Organize suç örgütü lideri Abdullah Çatlı’nın hayatının film olacağını, aylar önce sinemada karşıma çıkan fragmanla öğrendim. Fragman bile yeterince tüyler ürperticiydi, filmin hangi tonda kurulduğunu sezmek zor değildi. Başta şunu söylemem gerekiyor: Bu yazı bir film eleştirisi değil, ortada eleştirilecek film de yok. Sahnelenen, kabarık bir suç sicilini kahramanlık masalına çevirme girişiminden, fazlasıyla kirli bir geçmişi temize çekmeye kalkışan ideolojik propagandadan ibaret. Bir suç makinesinin neden bugün yeniden parlatıldığını, bu hikayenin kimler tarafından yeniden dolaşıma sokulduğunu tartışma amacındaki bu yazı, Çatlı’nın neden yeniden çağrıldığını, bu çağrının hangi boşluğu doldurduğunu ve bu kirli anlatıyla nasıl bir gelecek tasarlandığını anlamaya çalışacak.
Bazı figürler yalnızca geçmişte kalmaz. Özellikle kirli olanlar ihtiyaç duyuldukça çağrılır, yeniden piyasaya sürülür. Bu, masum bir hatırlama eylemi ya da nostaljik bir yaklaşım değil doğrudan ideolojik bir operasyondur. Daha çok bugünün ihtiyaçlarına ve egemenin hayalini kurduğu yarına dair ipuçları verir. Abdullah Çatlı’nın hayatını konu alan bir filmin bugün dolaşıma sokulması, tek başına “estetik” bir tercih olarak okunamaz. Asıl mesele, bu hayatın neden bugün anlatılmaya ihtiyaç duyulduğu ve bu temsil ile nasıl bir gelecek tasarlandığıdır. Özellikle hukukun askıya alındığı siyasal ve toplumsal çöküş dönemlerinde sahte kahramanlık anlatıları bazı boşlukları doldurmaya hizmet eder. Bu figürler, suçun üzerini örtüp şiddeti aklarken bir yandan da sistemin taşıyıcısı olarak yön duygusu sağlarlar ve meşruiyet üretirler. Bu nedenle sahte kahramanlık yalnızca estetik bir tercih değil, ideolojik bir müdahale aracı olarak da işlev görür.
Memleketin bugününe baktığımızda, devlet, şiddet ve hukukdışılık arasındaki tarihsel olarak geçirgen sınırlar düşünüldüğünde, böyle müdahaleler daha da anlam kazanıyor. Çünkü bu tür anlatılar yalnızca geçmişi temsil etmez, o geçmişi geleceğin inşasına temel oluşturması amacıyla yeniden kurar. Türkiye’de sinema ve televizyon uzun süredir benzer estetiği üretiyor: Devletin kirli işlerini vatanseverlik kılıfıyla örtmek, failleri kahramanlaştırmak, şiddeti romantize etmek ve bunları kahraman birer erkek figürüyle taçlandırmak. Bu anlatı, izleyiciye yalnızca bir hikaye değil aynı zamanda bir devlet imgesi, erkeklik modeli ve tarih okuması sunuyor. Kanlı ve kirli işlerin faillerini kahraman yapan, hatta ödüllendiren, cezasızlığı bu isimler için kural olarak benimsemiş bir düzen, hukukun yalnızca sıradan insanlara işlediği bir düzende devleti için “kurşun atan, kurşun yiyen”, kahraman milliyetçi erkeklerimiz ve hiçbir saldırı karşısında asla yıkılamayan şanlı bir geçmiş anlatısı…
Artık sıradanlaşan şiddetin her gün her saat farklı veçhelerini yaşadığımız, adalet duygumuzun sistematik biçimde yok edildiği, hesap sorma talebimizin her türlü müdahaleyle ezildiği böylesi bir dönemde, elbette alkış garantili Abdullah Çatlı hikayesi parlatılır, onun kirli suçları görünmez kılınır. Devlet şiddetinin vatanseverliğe, faillerin fedakâr kahramanlara, hukuksuzluğun cesarete, hesap sormanın nafile bir çabaya dönüştüğü anlatısı beslenir. Sorgulamak itibarsızlaştırılır. Sorgulayan “hain”, susan “makbul” hale getirilir. Erkek egemenliğinin arşa çıkarıldığı günümüzde, tabii ki kahraman anlatısı belirli bir erkeklik estetiğiyle iç içe geçer. “Gözü kara”, “sadık”, “gerekirse kirlenmekten çekinmeyen” erkeklik, yalnızca bir karakter özelliği değil bir erdem olarak sunulur. Şiddet, bu estetik içinde suç olmaktan çıkar, kararlılığın ve cesaretin gösterine dönüşür. Böylece hukukdışılık meşruiyetini kaybetmez, farklı bir düzlemde yeniden kazanır.
Bugün özellikle gençler arasında farklı yönlerden beslenen ve yükselen bir milliyetçilik anlatısı var. Bu yükseliş yalnızca ideolojik bir tercih olarak değil, aynı zamanda bir yön bulma çabası olarak da okunmalı. Gelecek tahayyülünün daraldığı, güvencesizliğin sıradanlaştığı, yoksulluğun kural haline getirildiği ve siyasal alanın giderek kapandığı bir ortamda, güçlü ve açık kimlikler daha cazip görünür. Milliyetçilik burada yalnızca aidiyet ve fikir değil bir sığınak olarak devreye sokulur. Sistemin doğurduğu güvencesizlik milliyetçi bir kimlikle onarılırken, “sonunu düşünmeyen kahraman” anlatısı bir hayal değil bir çıkış yolu gibi sunulur. Bu açıdan bakıldığında, Abdullah Çatlı’nın hikayesi mevcut çaresizliği anlamlandıracak bir dil üretirken, milliyetçi hezeyanlarla, sermayenin ve iktidarın hayalini kurduğu bir gençlik yaratmaya da hizmet ediyor. Yani güçlü, kararlı, gerektiğinde hukukdışına çıkabilen figürler gençler için yalnızca bir hikaye değil, bir model haline getiriliyor. Tam da bu nedenle Abdullah Çatlı’nın hikayesi, yalnızca geçmişe ait bir anlatı değil hem bugüne hem de gençler üzerinden yarına seslenen ideolojik bir çağrı olma özelliği taşıyor.
Yaratılan bu sahte kahramanlıkla düzenin açıklayamadığı çelişkiler de bastırılıyor. “Neden bu karanlığı yaşıyoruz?” sorusunun üstü çiziliyor ve bu karanlığın nedenini sormak yerine, onu “vatan millet” anlatısıyla anlamlandırmaya çağrılıyoruz. Şiddet görünmez kılınıyor, failler ödüllendiriliyor, mağdurlar bastırılıyor ve sorgulama erteleniyor. Böylece geçmişin karanlığı, bugünün ihtiyacına uygun bir anlatıya dönüştürülürken yarının da zemini atılıyor.
Sahiden Abdullah Çatlı kimdi? Bahçelievler Katliamı’nın faili, uyuşturucu kaçakçılığından aranan, cinayetten yargılanan ve hayatını kaybettiği Susurluk’taki trafik kazasından sonra ortaya saçılan kirli ilişkilerin merkezindeki isimlerden biri. O kaza, devlet-mafya-siyaset üçgenini görünür kılmıştı. O gün bugündür bu üçgen dağılmadı, yalnızca biçim değiştirdi. Şimdi böyle bir hayat “sonunu düşünen kahraman olamaz” sloganıyla yeniden pazarlanıyor. Üstelik ailesinin eliyle, “tarihe damga vurdu” sözleriyle. Bu doğru. Ama bir onur nişanı değil, bu ülkenin hafızasına kazınmış bir leke olan o damganın ne olduğu, nereye vurulduğu ve kimde nasıl bir iz bıraktığı sorusu cevapsız kalıyor.
Abdullah Çatlı’nın kahraman olmadığı açık. Daha açık olan, onun kim tarafından ve ne amaçla kahramanlaştırıldığı. Mağdur olmayı güçsüzlük, bu memleketi sevmeyi milliyetçilik, katil olmayı kahramanlık sanan bu zihniyet ancak kendine benzeyen bir karanlık üretebilir. Çürümüşlüğü meşrulaştırmak için bir mafya figüründen, katilden ve suçludan kahraman üretecek kadar alçalmış, meşruiyetini kurmak için sahte kahramanlara yaslanacak kadar aciz bu anlatıya aldanmamak ve hikayemizi farklı bir yerden kurmak gerek. Gerçek mücadeleyi, gerçek direnişi, gerçek kahramanları arayıp bulmamız gerek. Mesele bu yüzden bir film değil, bu karanlığın normalleştirilmesine izin verip vermeyeceğimiz.
*Bu yazının ilk versiyonu Ayrım‘da yayımlanmıştır.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
