Acının siyaseti olur mu?

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Hastanesi morgu, 15 Nisan 2026. Fotoğraf: Umut Taştan.

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Hastanesi morgu, 15 Nisan 2026. Fotoğraf: Umut Taştan.

Bizim gibi acısı bol ülkelerde yaşanan her türlü felaket, her türlü katliamdan sonra aynı eleştiri gelir egemenlerin cephesinden: “Acının siyaseti olmaz.” Sanki felaketin ardına bakmak kolaycılıktır, katliamın nedenlerini sorgulamak fırsatçılıktır gibi anlatılır. Acıyı, kaybı, felaketi hep derin bir tevekkülle karşılamamız, olmuyorsa çaresizliği kabullenmeye, nihilizme savrulmamız beklenir. Depremde on binlerce canımızı kaybederiz “siyaset yapmayın” derler, çocuklar ölür “sırası değil” derler, kadınlar katledilir “şimdi zamanı değil” denir.

Önce Şanlıurfa, sonra Kahramanmaraş… Okullardaki silahlı saldırılar arka arkaya geldi. Öğretmenler ve öğrenciler tehlikede, bu memlekette artık okullar bile çocuklar için güvenli olmaktan uzak. Kahramanmaraş’ta arkadaşlarını ve öğretmenini öldürdükten sonra intihar eden çocuğun fotoğrafları sosyal medyada hızla yayıldı. Bakıyorum, gözlerinin ta içine. Bir suçlu görmek istiyorum. Çünkü suçluyu bilmek herkese iyi gelir, suçu üstüne yıkacağımız, bütün sorumluluğu omuzlarına yükleyeceğimiz bir özne felaketi kabullenişe götüren en önemli adımdır. Kabusla aramıza mesafe koyar, olan biten her şeyi birbirinden bağımsız, münferit, anomali gibi kabullenmemizi sağlar. Görüyorum da suçluyu, ama bir çocuğun gözlerinde değil.

Memleketteki çocuk yoksulluğu tarihimizin en yüksek seviyelerinde. Beslenme çantasını dolduramadığı için okula gitmek istemeyen, okula gitse açlıktan başını sıradan kaldıramayan çocuklar var bu ülkede. Aileler işsiz, çocuklar geleceksiz. Türkiye’de çocukların yüzde 36,8’i, yani yaklaşık 8 milyon çocuk, yoksulluk veya sosyal dışlanma riskiyle yaşamını sürdürüyor. Her üç çocuktan biri, yeterli beslenmeye, yeni giysiye, ders çalışabilecek bir alana ve güvenli bir çocukluğa erişemiyor. Aynı tabloda nüfusun yüzde 35,1’i iki günde bir protein içeren yemeği karşılayamıyor, yüzde 19,6’sı ısınma ihtiyacını gideremiyor ve yüzde 56,4’ü borçlu. Çocuklar beslenemediği için bodur kalıyor. Yani işsizlik, güvencesizlik ve yoksulluk çemberindeki aileler aynı döngüyü paylaştıkları, aynı mirası taşıyan çocukları büyütüyor.

Bu yoksulluğa yüzde 25’lere dayanan çocuk işçiliği eşlik ediyor. 1 milyona yakın çocuk karnını doyurabilmek, geçinebilmek ve eğitimine devam edebilmek için çalışmak zorunda kalırken, 1 buçuk milyon çocuk eğitim dışında bugün Türkiye’de. İSİG verilerine göre 2025’te 94 çocuk “çalışırken” hayatını kaybetti. Eylül 2023’ten bu yana MESEM çarkında çalışırken ölen çocuk sayısı 18 oldu, bu çark çocukların kanıyla ve canıyla beslenmeye devam ediyor. Yüz binlerce çocuk, haftanın dört ya da beş günü işyerinde, 10–12 saat korkunç koşullarda çalıştırılıyor ve patronların cebinden üç kuruş bile çıkmıyor; çocukların aldıkları ücretler İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanıyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre, yaklaşık 2 milyon çocuk “mesleki eğitim” adı altında işçileştirme sürecinin içinde. Bu düzenin çocukları öğüttüğü çarklar böyle dönüyor: Yoksullaştır, aç bırak, işçileştir…

Bu çarkın önemli ayaklarından birini de elbette suç, adalet, kent ve güvenlik politikaları oluşturuyor. Yoksul mahallelerin bizzat devlet eliyle sistematik şekilde devrimcilerden arındırılması, bu mahallelerde “yeni nesil” çetelerin yükselmesini sağladı. Bu mahallelerin kamusal, kolektif ve politik örgütlenme imkanlarından arındırılmasıyla açılan boşluk hızla başka yapılar tarafından dolduruldu. Bugün o mahallelerde karşılaştığımız çeteler, yalnızca kriminal yapılar değil aynı zamanda birer ikame düzen, alternatif otorite biçimi olarak da işliyor. Memleket adım adım suç cennetine dönüştürülürken suçu var eden siyasal, ekonomik ve hukuki zemin elbette görünmezleştiriliyor. Mahallelerde göz yumulan çeteler, adaletin her geçen gün biraz daha içinin boşaltıldığı bir hukuk düzeni, hatta adalet tesis mekanizması olarak mafya liderlerinin pazarlanması, sırtını siyasetin güvenli kollarına teslim edenler için cezasızlık politikaları içinde çocukların suça teslimiyeti tesadüf olamayacak kadar sistematik ve planlı.

Devletin işlevsizleştiği ya da çekildiği alanların bu yapılar tarafından doldurulmasıyla belirli bir toplumsal zeminde büyüyen, göz göre göre genişleyen ve kimi yerlerde neredeyse teşvik edilen bir düzenin içinde artan bir suç mekanizmasına tanık oluyoruz. Bu yüzden mesele yalnızca suçun varlığı değil, suçun nasıl bir toplumsal işlev kazandığı. Sahiden ne görüyor bu çocuklar? Hukukun yerini ilişki ağlarının ve güç dengelerinin aldığı, güçlü olanın kazandığı, kuralsızlığın cezalandırılmadığı, hatta çoğu zaman ödüllendirildiği, polis şiddetinin “güvenlik”, tarikat yurtlarının “koruyucu” ilan edildiği bir memleket. Adaletin içinin boşaltıldığı, cezasızlığın sıradanlaştığı bir yerde suç, risk olmaktan çıkar, imkan haline gelir. Hele ki bu imkan, yoksullukla, dışlanmışlıkla ve görünmezlikle birleştiğinde, çocuklar için neredeyse tek çıkış yolu gibi görünmeye başlar. Çünkü başka hiçbir yerde kendilerine alan açamayan çocuklar, bu yapılarda bir yer, bir kimlik, bir güç hissi bulur.  Memleket gerçeğinin güvence, gelecek veya umut sunamadığı bu çocuklara, çetelerin sunduğu para, güç ve görünürlük maalesef bugünün Türkiye’sinde gerçekliğe yaslanan bir gelecek sunuyor.

Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde isabetle tespit ettiği üzere, suç da hak gibi salt keyfiyetin ya da bireysel sapkınlığın ürünü değil, egemenlik ilişkileriyle aynı koşulların zorunlu bir çıktısıdır. Buna karşın bugün “suça sürüklenen çocuk” denen her bir çocuk, suçlu olarak değil suçun bizzat tanığı olarak ele alınmak zorundadır. Zira bu çocuklar sosyal devletin çözüldüğü, eğitim hakkının piyasaya devredildiği, mahallelerin uyuşturucu ve çete ağlarıyla kuşatıldığı bir düzende büyümektedir. Gerçek tehlike bu çocuklar değil, onları o koşullara mahkum eden düzdenin kendisidir. Suçun nedenlerini besleyen bir düzende yalnızca cezaları artırmak ya da güvenlik önlemlerini sıkılaştırmak, sorunu çözmekten öte onu derinleştirmekten başka bir işe yaramaz.

Başladığımız yere geri dönelim: Acının siyaseti olur mu? Evet, en çok acının siyaseti olur. Siyasetten arındırılmış acı bizi yalnızca kaderciliğe, çaresizliğe, nihilizme götürür. Halbuki bugün bize lazım olan en son şey kabullenmek ve kaderciliktir. Çünkü acıyı siyasetsizleştirmek, onu yeniden üretmenin en garanti yoludur. Son birkaç günde okullarda yaşanan silahlı saldırıları anlamak istiyorsak, “suçlu” diye yaftalayıp kenara çekildiğimiz o çocukların ne yaptığına baktığımız kadar bu ülkenin de çocuklara ne yaptığına bakmak zorundayız.

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Exit mobile version