Akın Olgun’dan bir anı, öykü, araştırma: “Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi”

Bazı edebi eserler için tür belirlemek, onları önden belirlenmiş kategorilerden birine yerleştirmek zor. Akın Olgun’un yeni kitabı Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi de böyle kitaplardan. Yayınevi tarafından –belki yazarın da önerisiyle– “anı” diye nitelendirilmiş. Oysa bu kitap pekâlâ “öykü” ya da “araştırma” diye adlandırılabilir, nitekim içinde bu türlerin her birinden parçalar barındırıyor. Bu yazıda da kitabın bu farklı türlere nasıl temas ettiğinin peşinden koşmaya, bu türlerin trükleri aracılığıyla kitabı deşifre etmeye çalışacağım.

Gazeteci-yazar Akın Olgun’un tanıklığı

Kitabı “anı” diye adlandırmak maalesef yerinde, çünkü yazarın başına gelenlerin aktarımıyla şekillenen bir hikaye bu. 2022’de Rodos’a yaptığı bir seyahatte Türkiye’nin talebiyle gözaltına alınan Akın Olgun, hem Rodos’un karakolu ve Kos’un nezarethaneleriyle tanışmak hem de yaklaşık yedi yıl süren Türkiye’deki cezaevi deneyimini hatırlamak zorunda kalıyor.

Bir yandan fazlasıyla sert, okuması zor bir tanıklık bu. Özellikle neo-faşizmin ayak seslerinin dünyanın pek çok noktasında gürleştiği, Avrupa’da göçmen karşıtı politikaların iyiden iyiye alenileştiği, Türkiye’nin siyasi nedenlerle “kaçak” addedilen göçmenleri Batı’ya karşı koz olarak kullandığı bir dönemde gazeteci ve yazar kimliğiyle tanınan bir figürün başına gelenleri okumak fazlasıyla çarpıcı. Öte yandan hikaye anlatıcılığının başlı başına sağaltıcı bir yanı olduğunu, yeri geldiğinde hayatta kalma stratejisi olarak kullanılabileceğini biliyoruz. Örneğin, Feride Çiçekoğlu’nun kaleminden çıkan Uçurtmayı Vurmasınlar da benzer bir yaklaşımın (belki de buna refleks ya da ihtiyaç demek lazım) ürünü. Nitekim Çiçekoğlu da hikaye anlatıcılığının iyileştirici, travmalardan arınmaya vesile olan yanından sürekli bahseden bir yazar.

Akın Olgun’un hikayesi elbette bir yanıyla öfkelendiriyor insanı. Ancak özellikle gözaltı haberinin ardından hızla kurulan dayanışma ağı, yılların birikiminin, dostluklarının böyle bir anda harekete geçmesi, eşzamanlı olarak olumlu duygulanımları okurun bünyesine zerk ediyor. Olgun ve eşi süreç boyunca birbirine moral vermeye çalışırken bitmek bilmez belirsizlik yüzünden hiçbir görüşme vedalaşmayla bitmiyor, yalnızca vakti geldiği için sonlanıyor. Tüm bunların yanında kitaba usulca serpiştirilmiş bir mizah da söz konusu. Sürprizini bozmamak için ayrıntı vermeyeyim, ama iki ayrı duvarda görünen BERAT yazısı rol çalarak okuru güldürüyor.

Kitabın ilk sayfaları bize aynı zamanda mekanın bağlamsallığına dair ipuçları veriyor. Romantik geziler için tercih edilen, günbatımının izlendiği Rodos, Akın Olgun için birden yıllar sonra yeniden gözaltına alındığı yere dönüşüyor. Yine de bu bağlamsallığın ilk andan itibaren farkında olduğunu hatırlatıyor bize. Adaya “Seni asla kötü anmayacağım,” diyerek kabus gibi başlayan hikayede ufak bir nefes almamızı sağlıyor.

Türkiye’de kitaplarını basan Tekin Yayınları üzerinden kendisine –ya da kendisi gıyabında– düzenli aralıklarla gönderilen tebligatları “devletin kendini hatırlatma biçimi” olarak yorumlayan Olgun, bir anlamda otuz yıla yakın süredir yaşadığı Britanya’daki devletin matbu iletişim takıntısına da açıklama getirmiş oluyor. Sahiden, bir kağıt parçası aracılığıyla evinize bilfiil buyur edilmek varken, devlet niye teknolojik cihazlarınızda bir anlığına görünmekle yetinsin ki?

Yazar Akın Olgun’un öyküsü

Gözaltına alınan insan hikayeci olunca, gözlemci kimliği de ister istemez devreye giriyor (hikaye anlatıcılığının hayatta kalma içgüdüsüyle bağını tekrar hatırlayalım). Biz de bu yolculuğa hapishane duvarlarındaki yazıların çoğunun Arapça olduğu tespitiyle başlıyor, bir kez daha zorunlu göçün demografik gerçekleriyle yüzleşiyoruz.

Akın Olgun hem Rodos’ta hem de Kos’ta pek çok karakterlerle tanıştırıyor bizi. Farklı zamanlarda, çoğunlukla benzer sebeplerden oraya düşmüş, farklı milletlere mensup kader ortakları, böylece birer birer can bulmaya başlıyor. Bu açıdan kitabın bir gizem/aksiyon hikayesi gibi seyrettiği anlar da var. Türkiye’ye iade edilip edilmeyeceği belirsizliğini korurken, başkarakterimizin karşısına nezarethane koşullarının doğurduğu birtakım engeller de çıkıyor. Eşyalarını, parasını çalmaya çalışıyorlar örneğin, onun da buna karşı geliştirdiği stratejileri okuyoruz bir yandan.

Tabii içerideki herkes ilk andan itibaren düşmanca bir tavır benimsemiyor. Bir yandan güçlü bir enternasyonal yoldaşlığın inşa edildiğini gözlemliyoruz. Mahkumlar yemeklerini, paralarını, hikayelerini, politik eğilimlerini birbiriyle paylaşıyor, biz de Olgun’un şahit olduğu kadarıyla dinliyor, çoğuyla da bağ kuruyoruz. Yunanların, Arnavutların ve Türklerin sabah mahmurluğunun birbirine benzemesi gibi tespitler, farklı dillerdeki farklı küfürler eşliğinde yorumlanan maçlar sayesinde gündeliğin birleştirici gücünü hatırlıyoruz. Nasıl ki en zor zamanda en güçlü dostluk ağları kuruluyor, bu tarz ayrıntılar da bize en karanlık anların içinde bile bir parça aydınlığa yer olduğunu gösteriyor. Aydınlık-karanlık ikiliğiyle sürekli oynayan True Detective dizisinde kötümserliği, nihilistliğiyle nam salmış Rust Cohle’un ilk sezonun sonunda kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde sarf ettiği sözlerde olduğu gibi: “Başlangıçta sadece karanlık vardı. Bana sorarsan, bugün aydınlık kazanıyor.” Dünyada olup bitenden umutsuzluğa kapılma eğilimindeyseniz, meseleye bu şekilde daha geniş bir çerçeveden bakmak fena bir başlangıç sayılmaz.

Aydınlık-karanlık ikiliği, kitabın adına kadar yansımış. Tahtakuruları nezarethaneyi, “içeriyi”, insanın kanını emen belirsizliği, kargalar meclisi ise “dışarıyı”, özgürlüğü, çoksesliliği temsil ediyor. Bu hayvanlardan birinin “istila etmek” fiiliyle bağdaştırılması, diğerinin ise uçabilmesi bu açıdan tesadüf olmasa gerek.

Gazeteci Akın Olgun’un araştırması

Rodos’tan itibaren karşılaştığı neredeyse herkesin Akın Olgun’a yönelttiği bir soru var: “Kaptan mısın abi?” Bu sayede tekil bir gazeteci-yazarın gözaltına alınmasından daha geniş bir meselenin kapısı da açılmış oluyor.

Kos’un nezarethanesi, Avrupa’ya geçmek isteyen göçmenleri Yunanistan adalarına taşıyan “kaptanlarla” dolu. Konunun Türkiye kamuoyunda fazla bilinmeyen kısmı ise onlara reva görülen muamele. Devletlerin kirli pazarlıkları ve şeffaf olmayan sınır politikaları arasında nefret öznesi hâline gelen “kaptanlar”, yalnızca “kaçak” addedildikleri için her türlü işkenceye maruz bırakılıyor. Devletin resmi eli kaptanlara karşı insanlık dışı yöntemlere başvururken, Akın Olgun’un araştırması Yunanistan’ın göçmenleri “geri itmek” için paramiliter yapılar oluşturduğunu da ortaya çıkarıyor.

Kitabın sonunda yer verilen Midilli Hukuk Merkezi röportajında geçen şu ifade, konuyu tam da buradan yakalıyor: “Göç yapısal bir mesele ama çoğunlukla yapısal olarak değil, sonuçları üzerinden ele alınıyor.” Hal böyle olunca kamuoyundaki öfkenin de yapısal sorunları doğuranlara değil, bu sorunların en büyük mağduru olan göçmenlere yönelmesinin önü açılıyor. Kaptanlar olgusuyla ilgili ayrıntılı bilgi edinmek isteyen, Olgun’un 2022’de Artı Gerçek için kaleme aldığı yazı dizisine göz atabilir.

Velhasıl, Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi’ni bir anı, öykü ya da araştırma kitabı olarak okumak mümkün. Siz nasıl tanımlarsanız tanımlayın, bir çırpıda bitireceğiniz bu kitabı okurken öfkelenecek, duygulanacak, en beklenmedik yerlerde umudu, hatta belki kahkahayı bulacaksınız.

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
daha fazla

Köşeleri tutmak

Sinema ve siyaset arasındaki ilişkinin niteliği dönem dönem farklı boyutlarıyla gündeme geliyor. Geçtiğimiz haftalarda film festivalleri, boykotlar ve…
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin