Dikkatiniz dağılmadı, çalındı

Odaklanma becerimizi kaybediyoruz, çünkü hepimiz zayıf iradeli bireylere dönüştük.

Paylaş
Dikkat
İllüstrasyon: Eric Chow.

Vaftiz oğlum Adam, dokuz yaşındayken, Elvis Presley’e yönelik kısa süreli ama acayip yoğun bir saplantı geliştirdi. “Jailhouse Rock” şarkısını, Kral’ın pest mırıldanmalarını ve kıvırmalarını olduğu gibi taklit ederek, yüksek sesle söylemeye başladı. Bir gece, onu uyuturken, içtenlikle bakıp sordu: “Johann, beni bir gün Graceland’e götürür müsün?” Fazla düşünmeden evet dedim. İşler ters gidene kadar da hiç üstünde durmadım.

On yıl sonra, Adam kayıplara karışmıştı. 15 yaşında okulu bıraktı, uyanık olduğu bütün zamanı boş gözlerle ekranlar arasında gidip gelerek harcadı: Youtube’dan WhatsApp’a, oradan da pornoya (mahremiyetini korumak için adını ve bazı ayrıntıları değiştirdim). Sanki Snapchat hızıyla pır pır edip duruyordu, durağan veya ağırbaşlı şeyler merakını hiç celbetmiyordu. Adam’ın koca adam olduğu son on yılda bu zihinsel kırılmayı artık çoğumuz yaşıyor gibiydik. Dikkat becerimiz çözülüyor, parçalanıyor. 40 yaşına yeni bastım, bizim kuşak artık nerede olursa olsun odaklanma kapasitesini kaybetmenin yasını tutuyor. Hâlâ bir yığın kitap okuyorum, ama yıllar geçtikçe sanki aşağı inen yürüyen merdivende yukarı doğru koşturuyormuşum gibi geliyor. Bir akşam kanepede uzanmış, durmadan çığlıkların yükseldiği ekranlarımıza dalmışken Adam’a bakıp biraz endişelendim. Yavaşça “Adam, hadi Graceland’e gidelim,” dedim. Verdiğim sözü hatırlamıştım. Bu kendimizi uyuşturma rutininin dışına çıkma fikrinin onda bir şeyleri tetiklediğini görebiliyordum, ama yalnızca bir şartla gidebileceğimizi söyledim. Telefonunu gezi boyunca kullanmayacaktı. Öyle yapacağına yemin etti.

Graceland’e vardığınızda, size etrafı göstermekle yükümlü insanları artık göremiyorsunuz. Elinize bir iPad tutuşturuluyor, kulaklıklarınızı takıyorsunuz, ne yapmanız gerektiğini iPad’den dinliyorsunuz: Sola dön, sağa dön, dümdüz yürü. Hangi odaya girerseniz girin, bulunduğunuz yerin fotoğrafı anlatıcı etrafı betimlerken ekranda beliriyor. Anlayacağınız, etrafta dolaşırken alık bir ifadeyle ekranlarından gözlerini neredeyse hiç ayırmayan insanlarla çevriliydik. Yürüdükçe, gerildim de gerildim. Orman Odası’nda (Elvis’in malikanesinde en sevdiği oda), yanımdaki orta yaşlı adam bir şeyler söylemek için karısına döndüğünde iPad hâlâ gevezelik ediyordu. Elvis’in odayı bir ormana benzetmek üzere satın aldığı yapay bitkiler önümüzde duruyordu. Yanımdaki adam “Canım, bu inanılmaz bir şey. Baksana,” dedi. iPad’i karısına doğru çevirip parmağını ekran üzerinde oynatmaya başladı: “Sola kaydırırsan, Orman Odası solda kalıyor. Sağa kaydırırsan da sağda kalıyor.”

Karısı baktı, gülümsedi ve kendi iPad’inde ekranı kaydırmaya başladı. Öne doğru eğilip şöyle dedim: “Beyefendi, ekran kaydırmanın eski usulünü de deneyebilirsiniz. Yani kafanızı çevirebilirsiniz. Zaten buradayız, Orman Odası’ndayız. Odayı aracısız da görebilirsiniz. İşte, bakın.” Elimi sallayınca, yapay bitkinin yeşil yaprakları hışırdadı. “Bakın,” dedim. “Görmüyor musunuz? Gerçekten buradayız. Ekrana ihtiyacınız yok. Orman Odası’ndayız.” Aceleyle uzaklaştılar. Olan bitene gülmek üzere Adam’a döndüm, ama odanın köşesinde ceketinin altına sakladığı telefonuyla Snapchat’e göz atıyordu.