Batı merkezli uluslararası edebiyat çevrelerinde, uzun yıllar modernleşme trenine gecikmiş ulusların folklorik edebiyatının bir çeşidi olarak görülen Latin Amerika edebiyatı 1960’larda hem bir kırılma hem de bir patlama yaşadı.
Carlos Fuentes’in ilk kez 1962’de yayımlanan Artemio Cruz’un Ölümü, parçalanmış bilinç ve zaman kurgusuyla Meksika Devrimi’nin mirasını sorgularken; Julio Cortázar’ın 1963 tarihli Seksek’i, okuma sırasını bozan deneysel yapısıyla romanın doğrusal kuruluşunu ve okurun edilgen konumunu dağıttı. Mario Vargas Llosa’nın 1966’da yayımlanan Yeşil Ev’i ise iç içe geçen zamanları, mekanları, anlatıcıları ve olay örgülerini tek bir karmaşık roman yapısı içinde birleştirdi.[i]
Bu eserler, Küba Devrimi’nin siyasal alanda yarattığı ufku romanın içeriğinde, dilinde, üslubunda bir kırılma yaratmaya cüret emişlerdi. Artık Latin Amerika romanının yalnızca yerel hayatı betimleyen geleneksel kalıplara dayalı bir anlatı olmadığını, modern romanın biçimsel olanaklarını yeniden kurabilme kapasitesine sahip olduğunu göstermişlerdi. Kırılmayı Latin Amerika Boom’u olarak adlandırılan patlamaya sıçratan ise Gabriel Garcia Marquez’di. 1967’de yayımlanan Yüzyıllık Yalnızlık öyle büyük bir edebiyat olayına dönüştü ki etkisi küresel düzeyde oldu. Marquez, Latin Amerika’yı Avrupa tarihinin çeperinde duran bir coğrafya olarak değil, kendi çelişkileri, açmazları, savaşları, hafızası, hatta kıyameti bulunan bir tarihsel evren olarak sundu.[ii] Bunu yaparken devrimci siyasal bağlılık ile biçimsel yeniliğin birbirinin karşıtı olmadığını da gösterdi.
Boom’un iki simge ismi Llosa ve Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık’ın yayınlanmasından sadece aylar sonra Peru’nun Lima kentindeki Ulusal Mühendislik Üniversitesi’nde halka açık bir söyleşi gerçekleştirdiler. Geçen ay Kaan Öztekin çevirisiyle Türkçede yayımlanan İki Yalnızlık: Latin Amerika’da Roman[iii], Luis Rodríguez Pastor’un hazırladığı metin üzerinden bu iki yazarın söyleşisini okurlara ulaştırıyor. Kitabın tanıkların gözünden kısmında bir yazısı bulunan Perulu şair Ricardo González Vigil bu tarihi karşılaşmayı “edebi konser” diye tanımlıyor. (s.100)
31 yaşındaki Perulu romancı Vargas Llosa, henüz o tarihte uluslararası bir üne sahipti; Rómulo Gallegos Ödülü’nü kazanmıştı. Böylesine tanınmış bir yazarın Márquez’le yapılacak söyleşiyi yönetmeyi kabul etmesi, kitapta yazıları yer alan çeşitli tanıkların ifade ettiği gibi önemli bir tevazu göstergesi olarak değerlendirilmişti. Ancak söyleşi başlar başlamaz, yine Vigil’in deyişiyle “Prometevari bir dil kudretine sahip” olan Márquez (s. 101) odağa yerleşti.
Edebiyat eleştirmeni José Miguel Oviedo da 1968 tarihli sunuşunda bu karşılaşmayı iki ayrı edebi mizacın sahneye çıkışı olarak tarif eder. Ona göre Llosa, kavramları ayıran, düşünceyi sistemleştiren, teorileştirmeye ve polemiğe yatkın bir romancıyken; Márquez paradokslarla konuşan, sezgiyi önceleyen, düşüncesini soyut önermelerden çok hikayeler ve anekdotlar aracılığıyla kuran ironik bir anlatıcıdır. (s.25)
“Sırf arkadaşlarım beni daha çok sevsinler diye yazıyorum”
Söyleşi boyunca Llosa’nın soruları karşısında zihnini bütün çıplaklığıyla ortaya serdiği izlenimi uyandıran bir Marquez görüyoruz. “Hayatta hiçbir baltaya sap olamayacağımı anladığım gün yazar olmaya başladım” (s.29) derken de “teoriden falan da anlamam” (s.30) derken de sadece samimiyetini değil özgüvenini de seziyoruz. Ona “sırf arkadaşlarım beni daha çok sevsinler diye yazıyorum” (s.30) dedirten özgüvenin bir gerekçesi Küba Devrimi’nin yarattığı iyimser politik atmosferde kendisini devrimci hareketin bir parçası kabul etmesi ise diğer gerekçesi de kelimelerin, hikayelerin, mitlerin kendi başına dönüştürücü bir güç olduğuna dair sarsılmaz kanaatidir.
Marquez her ne kadar “gerçek edebiyat her zaman kurulu olanı sarsar, dayatılanı yıkar, yeni bir hayatın ve toplumun kapılarını aralar” (s.30) çizgisinde politik yükü güçlü tarifler yapsa da, bunu asla yazara bir görev yükleyen estetik anlayışlar gibi tartışmaz. Tam tersine, edebiyatın dönüştürücü gücünün hesaplanmış bir niyetten değil, anlatının sanatsal hakikatinden doğduğunu savunur. “Yıkıcı güç baştan hesaplanmışsa, yazılan kitabın bu işlevi bilinçli bir tercihse, o kitap daha en başından kötüdür” (s.31) derken romanın kendi iç doğrularını esas alan bir estetik anlayışı savunur. Ona göre, politik olan yazarın dünyayla kurduğu ilişkinin kaçınılmaz olarak anlatıya sızan izidir. Nitekim bunu şu sözlerle ifade eder: “…samimi bir yazar ister Kırmızı Başlıklı Kız‘ı anlatsın ister bir gerilla hikayesini -ki bunlar iki uç örnektir- eğer sağlam bir ideolojik duruşa sahipse bu duruş mutlaka hikayesine sızar.” (s. 32)
“Sana fantastik gelen şeyler, aslında hayatın en sefil, en acı gerçeklerinden damıtılmıştır”
Bu estetik anlayış, söyleşinin Yüzyıllık Yalnızlık üzerine yoğunlaşan bölümlerinde daha da belirginleşir. Llosa’nın romanın yazılış sürecine ilişkin soruları karşısında Márquez, on altı yaşından beri içinde taşıdığı anlatının ancak doğru sesi bulduğunda romana dönüşebildiğini anlatır. Onun için belirleyici ne hikayenin konusu ne de yazarın niyetidir; anlatının kendi sesidir. Nitekim şöyle der: “…İşin en çetrefil kısmı bu zaten. Mesleğin o gizemli doğuştan gelen tılsımı burada yatar: kişiyi gerçek bir yazar ya da alelade bir stenograf yapan şey budur.” (s. 54). Romanın hakikati, tam da anlatının kendi iç mantığında ortaya çıkar. Bu açıdan Márquez için anlatı biçimi romanın varlık koşuludur. Anlatım biçimi bulunmadan romanın dünyası da kurulamaz. Belki de Yüzyıllık Yalnızlık’ın bugün hâlâ eskimemesinin nedeni budur. Márquez, Latin Amerika’nın tarihini anlatabilmek için önce Latin Amerika’nın sesini bulur. Ezcümle, Macondo’yu inşa eden yalnızca Kolombiya’nın tarihi değildir; o tarihin nasıl anlatılacağına ilişkin anlatısal keşiftir.
Bu nedenle Yüzyıllık Yalnızlık’ın en politik kabul edilen bölümü bile romana dışarıdan eklenmiş gibi işlemez. Márquez’in “…bu muz işçileri vakası bütünüyle gerçektir” (s. 47) dediği muz işçileri katliamı, gazeteci gözüyle metne iliştirilmiş tarihsel bir olay değil Macondo’nun tarihsel gelişiminin anlatısal mantığı içinde kaçınılmaz biçimde ortaya çıkan düğüm noktasıdır. Steven Boldy’nin de işaret ettiği gibi bu bölüm, Kolombiya tarihinin, mitik anlatının ve romanın kendi iç yapısının kesiştiği eksendir.[vi] United Fruit Company’nin gelişiyle kasabanın kaderini değiştiren grev, katliam ve ardından gelen sistematik inkar, romanın kurucu dinamiklerinden birine dönüşür. Fantastik olan, binlerce işçinin öldürülmesi değildir; devlet ile şirketin ortaklığı sayesinde bunun hiç yaşanmamış gibi kabul ettirilebilmesidir. Böylece büyülü gerçekçilik, gerçeklikten kaçan bir estetik olmaktan çıkar; resmi tarihin görünmez kıldığı hakikati anlatının imkanlarıyla yeniden görünür kılan bir poetikaya dönüşür. Márquez’in “Sana fantastik gelen şeyler, aslında hayatın en sefil, en acı gerçeklerinden damıtılmıştır” sözü, yalnızca büyülü gerçekçiliğin değil romanın kendi hakikatine ilişkin bütün anlayışının da özeti gibidir.
Aynı masadan ayrılan yollar
Bugünden geriye bakıldığında 1967 söyleşisinin tarihsel ağırlığı, Márquez’in siyasal bağlılık ile romanın estetik özerkliği arasında kurduğu özgün ilişkiyi açığa çıkarmanın yanında Boom’un farklı düzeylerde sosyalizmden etkilenmiş iki yazarının daha sonra birbirinden bütünüyle farklı siyasal güzergahlara yönelmesinden kaynaklanır. García Márquez’in Küba yönetimiyle ilişkisi, Fidel Castro’yla dostluğu ve devrimin baskıcı uygulamaları karşısında kamusal eleştiriden çoğu zaman kaçınması hayatı boyunca tartışıldı. Tartışmasız olan Márquez’in, sosyalist ve anti-emperyalist konumu hiç terk etmediğiydi. Küba yönetiminin şair Heberto Padilla’yı 1971’de tutuklayarak kamuoyu önünde özeleştiriye zorlaması karşısında Marquez, Küba yönetimine yönelik iki eleştiri mektubunu da imzalamaz. Ancak, “Padilla’nın davranışıyla devrime gerçekten zarar verip vermediğini bilmiyorum, ama özeleştirisi zarar vermekte, hem de büyük bir zarar”[v] diyerek konumu belirtir. Buna rağmen Küba Devrimi’yle kopuşu reddeder, Latin Amerika ve dünya açısından taşıdığı tarihsel önemin bir kültür politikası hatası nedeniyle ortadan kalkmayacağını savunur.[vi]
Márquez, Küba Devrimi’yle dayanışmasını sürdürürken edebiyatın ve yazarın özerkliğinden vazgeçmez. Devrim adına uygulanan kültürel kısıtlamaları kabul etmez, ama tersine, devrimin toplumsal dayanaklarına duyduğu güven nedeniyle sansürü gereksiz bulur. Eleştirel yazarı devrimin düşmanı olarak gören anlayışı, sanatçının gücünü abartan ve devrimin kendi gücünü küçümseyen bir tutum olarak değerlendirir. “Devrim onu hazmetmek için artık yeterince olgun olacak”[vii] derken, yazara tanınacak özgürlüğü sosyalizmden verilmiş bir taviz olarak değil devrimin olgunluğunun ölçüsü olarak görür. Márquez, hayatı boyunca devrimi dışarıdan mahkum etmek yerine onun içinden konuşmayı tercih etmiş;,sosyalist dönüşümün edebiyatın özgürlüğünden korkmakla değil onu taşıyabilecek kadar güçlü ve çoğulcu olmakla mümkün olduğunu savunmuştur.
Vargas Llosa’nın yolu ise Padilla Olayı’yla Küba’dan kopuşun çok ötesine uzandı. Edebi ve siyasal özgürlük adına başladığı itiraz, zamanla serbest piyasayı toplumsal örgütlenmenin temel ilkesi sayan militan bir liberalizme dönüştü. 1990’da özelleştirme, piyasa reformları ve ağır ekonomik uyum programıyla Peru devlet başkanlığına aday oldu; sonraki yıllarda Latin Amerika sağının seçim mücadelelerine doğrudan müdahil bir kamusal figür haline geldi. Bir zamanlar Alberto Fujimori’nin otoriter rejimine en sert biçimde karşı çıkan Llosa, 2021’de onun siyasal mirasını temsil eden kızı Keiko Fujimori’ye Pedro Castillo karşısında oy verilmesini istedi. 2022 Brezilya seçimleri öncesinde Bolsonaro’nun davranışlarını “soytarılık” olarak nitelese bile, Lula’ya karşı tercihini açıkça Bolsonaro’dan yana kullandı. 2023’te ise Javier Milei’yi Arjantin’in “değişim umudu” olarak sunan destek bildirisinin imzacıları arasında yer aldı. Böylece 1967’de devrim, edebiyat ve Latin Amerika’nın geleceği üzerine Márquez’le aynı dili paylaşan genç romancı, hayatının son döneminde kıtanın sosyalist ve halkçı hareketlerine karşı en sert liberal sözcülerden birine dönüşecekti.
İki Yalnızlık bu nedenle yalnızca Boom’un en parlak anlarından birinin kaydı değildir: Lima’da aynı masada oturanlar, Latin Amerika’nın henüz birbirinden ayrılmamış iki geleceğidir; biri kıtanın sosyalist ve anti-emperyalist umuduna bağlı kalacak, diğeri o umudun karşısında konumlanan siyasal sağın en etkili kamusal seslerinden birine dönüşecektir.
[i] Carlos Fuentes, Artemio Cruz’un Ölümü, Çev. Seçkin Selvi (İstanbul: Can Yayınları, 2008); Julio Cortázar, Seksek, Çev. Necla Işık (İstanbul: Can Yayınları, 2019); Mario Vargas Llosa, Yeşil Ev, Çev. Alev Er (İstanbul: Can Yayınları, 2023). Bu yorum için bkz. John King, “The Boom of the Latin American Novel,” Bulletin of Latin American Research 28, no. 2 (2009): 159–172.
[ii] Steven Boldy, “On One Hundred Years of Solitude,” in The Cambridge Companion to Gabriel García Márquez, ed. Philip Swanson (Cambridge: Cambridge University Press, 2010), 258-263.
[iii] Gabriel García Márquez ve Mario Vargas Llosa, İki Yalnızlık: Latin Amerika’da Roman, Çev. Kaan Öztekin (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2026). Bu eserden yapılan alıntılar metin içinde yalnızca sayfa numarasıyla gösterilmiştir.
[iv] Boldy, “On One Hundred Years of Solitude,” 259–260.
[v] Ángel Esteban ve Stéphanie Panichelli-Batalla, Gabo ve Fidel: Gabriel García Márquez ve Fidel Castro—Bir Dostluğun Hikayesi, Çev. Süleyman Doğru (İstanbul: Doğan Yayıncılık, 2011), 65.
[vi] Esteban ve Panichelli-Batalla, Gabo ve Fidel, 66.
[vii] Esteban ve Panichelli-Batalla, Gabo ve Fidel, 64.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.