Türkiye üzerine politik film yapmak bugün başlı başına zor bir iş. Bunun nedeni yalnızca sansür, baskı ya da yasaklar değil. Daha sinsi bir mesele de var: Otosansür. İnsanlar çoğu zaman neyi söyleyemeyeceklerini, başlarına ne gelebileceğini, hangi kapıların kapanacağını, hangi fonların kesileceğini baştan hesaplayarak yazıyor, düşünüyor, çekiyor. Böyle bir iklimde sinema ister istemez ikiye ayrılıyor: Bir tarafta memleketin sert meselelerinden uzak durmayı seçenler var, diğer tarafta o meselelere değinmek isteyen ama bunu yaparken büyük bedelleri göze alması gerekenler.
Bu yüzden, İlker Çatak’ın Berlinale’de Altın Ayı ödülü kazanan Sarı Zarflar filmi gibi, buraya dışarıdan bakan yönetmenlerin Türkiye üzerine kurduğu politik anlatılar ilgi çekiyor. Çünkü o mesafe içeridekilerin çoğu zaman sahip olamadığı bir hareket alanı açıyor. Yönetmen daha rahat düşünebiliyor, daha rahat fon bulabiliyor, filmini daha rahat dolaşıma sokabiliyor. Bu durum ilk bakışta verimli görünüyor. Nitekim kimi zaman gerçekten verimli de. Bazı hakikatler, içeride gündelik hayatın baskısı altında donup kalırken, uzaktan bakıldığında daha belirgin hale gelebiliyor.
Ama mesafenin berraklaştırdığı kadar körelttiği yerler de var. Çünkü uzaktan bakış, çoğu zaman ayrıntıyı değil deseni görür. Desen ise kolayca şemaya dönüşür. Şema da insanları canlı karakterler olmaktan çıkarıp temsil nesnelerine indirger. Politik sinemanın en büyük tehlikelerinden biri burada başlar: İnsanlar artık yaşamaz, “meseleyi temsil eder.” Aile bireyleri, çevre figürleri, yan karakterler, sosyal sınıflar, etnik aidiyetler, iktidar tipleri birer insan olmaktan ziyade tezin parçaları gibi davranmaya başlar. Böyle olduğunda filmin politik iddiası artsa bile insani derinliği azalır.
Bence bugün Türkiye’yi konu alan birçok politik yapımın kırılgan tarafı tam da burası. Söyledikleri şey önemli olabilir ama kurdukları dünya çoğu zaman fazla temiz, fazla tasarlanmış, fazla açıklanmış hissi veriyor. Sanki hayatın düzensizliği ayıklanmış, geriye uluslararası dolaşıma uygun bir politik paket bırakılmış gibi duruyor. O paketin içinde haklılık olabilir, yer yer öfke olabilir, belli bir vicdan da olabilir. Fakat kir, çelişki, bulanıklık ve yerel hayatın öngörülemez sertliği yeterince olmuyor. Oysa Türkiye gibi bir ülkede politik olan tam da bu kirli ve çelişkili dokunun içinden çıkabilir.
Politik sinema, mağduriyetin vitrini olmamalı
Burada önemli bir ayrım var. Bir filmin baskıyı anlatması başka şey, baskıyı anlatırken kendisini ahlaki açıdan üstün bir konuma yerleştirmesi başka şey. İyi politik sinema, seyirciden peşin onay istemez. Kahramanlarını kutsamaz. Mağdur olanı lekesiz, güçlü olanı ise tek boyutlu çizmez. Çünkü gerçek hayatta insanlar böyle değildir. Baskı gören kişi de konforuna düşkün olabilir. Doğru yerde duran insan da daha önce uzun süre susmuş olabilir. Bedel ödeyen biri, o bedeli ödemeden önce epey rahat bir düzenin parçası olmuş olabilir. İşte politik sinemanın asıl gücü burada ortaya çıkar: Kişiyi aklamak ya da mahkum etmek yerine onun çelişkilerini görünür kılmak. Sarı Zarflar‘ın bu anlamda iyi bir iş çıkardığı söylenebilir.
Aydınlar, akademisyenler, sanatçılar üzerine kurulan hikayelerde bizi asıl ilgilendiren şey, onların “iyi insanlar” olup olmadığı değil neyi neden gecikerek gördükleri, neyi neden uzun süre görmezden geldikleri ve konforları bozulduğunda nasıl değiştikleri olmalı. Çünkü memlekette birçok insan için politik baskı yeni bir şey değil. Yeni olan, bu baskının belli sınıfların ve kültürel çevrelerin hayatına daha doğrudan girmesi. Bu fark, politik sinema açısından önemli. Çünkü bazen hikaye baskının kendisinden değil ayrıcalığın yıkılmasından doğar. İnsan bir anda çıplak kalınca, daha önce sahip olduğu rahatlığın ne kadar büyük bir körlük ürettiğini fark eder.
Burada politik sinema için değerli bir imkan var. Sanatçı ya da akademisyen karakterini mazlum bir figür olarak değil, geç aydınlanan bir figür olarak ele almak. Kırılmayı sadece dışarıdan gelen şiddette değil, aynı zamanda içerde çöken öz-imajda aramak. Kişi kendisi hakkında ne düşünüyordu, düzen onun kendisini nasıl görmesine izin veriyordu, o düzen bozulunca elinde ne kaldı? Böyle sorular filmleri güçlendirir. Çünkü seyirciye hazır hükümler vermek yerine düşünce alanı açar.
Temsilin kolaycılığı, hakikatin zorluğu
Yine de politik sinema, en haklı olduğu yerde bile kolaycılığa düşebilir. Ne yazık ki Sarı Zarflar da buna teslim oluyor. Çünkü temsilin dili, özellikle uluslararası fon ve festival dolaşımında, çoğu zaman kendi klişelerini üretiyor. Türkiye denince hemen devreye giren hazır karşıtlıklar, bu filmde de bolca mevcut: Laik aile-dindar çevre, merkez-taşra, aydın-iktidar yanlısı akraba, modern kadın-geleneksel baskı, devlet-Kürt hafızası, kurum-birey. Elbette bunların hepsi gerçek hayatta karşılığı olan fay hatları. Ama zaten mesele bunların varlığı değil sinemada ne kadar canlı işlendiği.
Bir karakter sırf seyirci onu hızla tanısın diye yazılıyorsa, o karakter artık bir insan değildir. Sadece açıklayıcı bir levhadır. Klişe bazen hikayeyi hızlandırır ama düşünceyi yoksullaştırır. Seyirci neyle karşı karşıya olduğunu hemen anlar fakat anlamakla yetinir, merak etmez. Oysa iyi politik sinema, tanınan tipleri bile yabancılaştırabilmelidir. İktidar yanlısı biri neden öyle biri olmuştur? Sadece çıkarı yüzünden mi? Korktuğu için mi? Ait olmak istediği için mi? Kendi kırgınlıklarını o dil içinde mi onarmaktadır? Aynı soru “aydın” karakterler için de geçerli. Onlar gerçekten ne kadar cesurdur? Hangi anlarda ilkelerini değil, itibarlarını korumaya çalışırlar? Bu sorular sorulmadığında film politik olarak doğru olsa da, dramatik olarak zayıf kalır. Sarı Zarflar da bundan kaçamıyor.
Hele Türkiye gibi herkesin birden fazla yüz taşıdığı, kamusal ve özel hayat arasında derin yarıkların olduğu bir yerde, tek çizgili karakterler inandırıcı durmaz. Bir akademisyen hem özgürlükçü olabilir hem kibirli olabilir. Bir muhafazakar hem baskıcı fikirler taşıyabilir hem de kişisel olarak incelikli biri olabilir. Bir sanatçı hem bedel ödeyebilir hem de yıllarca başkalarının bedelini görmezden gelmiş olabilir. İşte politik sinema bu karmaşıklığı taşıyabildiği ölçüde kalıcı olur.
Mekanın yer değiştirmesi ve yabancılaşmanın yeni biçimi
Filmde sorunlu bulduğum bir başka mesele de mekanın oynaklığı. Bir ülkeyi başka bir ülkede kurmak, bir şehri başka bir şehrin içine yerleştirmek, ilk bakışta yaratıcı bir tercih gibi duruyor. Hatta yer yer gerçekten etkileyici olabilir. Çünkü seyircinin alışkanlığını kırabilir, mekanı doğal ve şeffaf bir fon olmaktan çıkarabilir. Fakat bu tercih yalnızca estetik bir oyun olarak kalırsa zayıflar. Asıl mesele, bu yer değiştirmenin düşünsel sonuç üretip üretmediğidir. Sarı Zarflar‘da böyle bir üretim yok.
Bir kentin başka bir kentin rolünü oynaması bana şunu düşündürüyor: Acaba bugün politik hikayeler artık yerel olmaktan çıkıp dolaşıma uygun örneklere mi dönüşüyor? Yani hikaye Ankara’da geçse de Berlin’de okunabilir, İstanbul’u anlatsa da Hamburg’da finanse edilebilir, Türkiye’yi işaret etse de Avrupa seyircisinin kendi vicdanına seslenecek biçimde kurulabilir. Bunun kötü bir tarafı olduğu kadar açıklayıcı bir tarafı da var. Çünkü günümüzün politik sinemasında hedef çoğu zaman doğrudan “orası” değildir, aynı anda “burası” da hedeflenir. Film hem Türkiye’yi anlatır hem de Avrupa’ya kendi aynasını tutmak ister. Bu çift yönlü bakış verimli olabilir. Fakat aynı zamanda anlatının yerelliğini seyreltebilir.
Yerel doku seyrelince, film yaşanmış bir dünyanın içinden değil de hazırlanmış bir tartışma alanının içinden çıkmış hissi verir. Seyirci olayları yaşamaz, onları olsa olsa teşhis eder. İşte bu yüzden politik sinemada atmosfer tek başına yetmez. Doğru fikir, doğru pozisyon, doğru tarihsel referans da yetmez. Filmin yaşadığı toprağın çamurunu biraz üstünde taşıması gerekir. Kusurlarıyla, taşmalarıyla, garip ayrıntılarıyla, ton kaymalarıyla, hatta bazen ölçüsüzlükleriyle.
Uzlaşmanın ahlâkı, çaresizliğin dili
Sarı Zarflar‘ın sonunda bir uzlaşma duygusu belirir. Karakterler çok şey kaybetmiştir, dünya değişmemiştir, büyük hesaplaşmalar yarım kalmıştır, buna rağmen film belli bir denge duygusuyla kapanır. Bunun anlaşılır yanları var. Hayat çoğu zaman devrimci sonuçlar üretmez. İnsanlar kırılır, yorulur, geri çekilir, yeni bir yaşam kurmaya çalışır. Fakat burada ince bir çizgi var. Bir filmin çaresizliği anlatması başka şeydir, çaresizliği makul ve kaçınılmaz tek seçenek gibi sunması başka şey.
Politik sinemanın görevi insanlara kahramanlık dersi vermek değil, doğru. Ama politik sinemanın görevi yenilgiyi normalleştirmek de değil. Bir karakterin geri çekilişi anlaşılabilir, hatta kimi durumlarda son derece insani olabilir. Yine de filmin buna nasıl baktığı önemlidir. Seyirciden bu geri çekilişi onaylaması mı istenir, yoksa sadece anlaması mı? Bence kritik fark burada. Anlamak, ahlaki karmaşıklığı kabul etmektir. Onaylamak ise çoğu zaman düzenin diline yaklaşmaktır.
Sarı Zarflar da tam burada sınanıyor ve bence sınıfta kalıyor. Türkiye’nin insanları daralttığını, seçenekleri azalttığını, bedellerin ağır olduğunu gösteriyor. Buna hiçbir itirazım yok. Ama bunu yaparken, daha baştan ufku kapatıyor. Bu yüzden baskının eleştirisini yaparken, onun duygusal mantığını da yeniden üretiyor: Fazlasını isteme, hayatta kalmaya bak, uzlaş, bunu da olgunluktan say.
Bize nasıl bir politik sinema lazım?
Bugün ihtiyaç duyduğumuz politik sinema, ne uzaktan bakanın güvenli doğruculuğuna sığınmalı ne de içerdekinin korkulu suskunluğuna teslim olmalı. Daha zor bir yere ihtiyacımız var. Hem somut politik baskıyı gösterebilen hem de bu baskı karşısında her kesimden insanın kendi payını da açığa çıkarabilen bir sinema. Kendini haklı çıkarmaya çalışmayan, seyirciden otomatik alkış beklemeyen, temsil ettiği toplumsal fay hatlarını klişeye indirgemeyen bir sinema.
Çünkü Türkiye’nin hikayesi, basit çerçevelerle anlatılabilecek kadar basit değil. Burada suç kadar suskunluk da önemli. Baskı kadar konfor da önemli. Bedel kadar gecikme de önemli. Politik sinema, bütün bunları aynı anda taşıyabildiğinde güçlenir. Sadece doğru tarafta durduğu için değil, doğru soruları sormayı göze aldığı için. Belki de en çok şu yüzden: Bu ülkede hakikat, çoğu zaman bir çatlak gibi ortaya çıkar. İyi politik sinema da o çatlağın içine bakabilen sinemadır.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.