Eski dünyanın yankısı: “Tren Düşleri”

TREN DÜŞLERİ (Clint Bentley, 2025).
TREN DÜŞLERİ (Clint Bentley, 2025).

Clint Bentley’nin Denis Johnson’ın aynı adlı romanından uyarladığı Tren Düşleri, sıradan bir insan ömrünü tarihi bir zaman diliminin içinden süzüp önümüze koyan bir film: Emekle örülen gündelik hayatın, ilerleme fikrinin ve doğayla kurulan ilişkinin, insanın içindeki yalnızlığı nasıl biçimlendirdiğini sakin ama sarsıcı bir berraklıkla gösteriyor. Rayların mesafeleri kısalttığı, buna karşılık yılların yakınlık duygusunu aşındırdığı bir çağın eşiğinde bir oduncunun sessiz yaşamı üzerinden hem kişisel kaybın hem de bir ülkenin dönüşümünün izini sürüyor.

Yalnızlığın kaderi, kiminle birlikte olunduğuna ve kimden söz edildiğine bağlı olarak bir lütuf da olabilir, bir lanet de. Bazen, enerjini emen, en güzel duyguları ve hisleri yerle bir eden insanlarla olmaktansa insanın kendini yalnız bulması daha iyidir; öte yandan, kimi zaman da yalnızlık yıkıcı olabilir.

Belirli bir açıdan bakıldığında, yalnızlık Robert Grainier’i iş peşinde şehir şehir dolaşan bir göçebe olarak yaşarken gerçekten rahatsız eden bir şey değildir. Anne-babasız büyümüş, gerçekten bağlanacağı ya da kendini adayacağı bir ailesi olmadan, hayat ve dünya hakkında bildiklerinin neredeyse tamamını kendi başına, yaşantısı ve kendine özgü gündeliği aracılığıyla öğrenmiştir. Ne var ki, yetişkinliğinde kendi seçtiği bir aileyi kurup “benim” diyebileceği bir yuvaya sahip olduğu anda dünyaya bakışı dönüşür. Daha önce nerede olduğu, ne yaptığı ya da neyi gözlemlediği pek önemli değilken, artık bir gereksinim —ve hepsinden önemlisi bir istek— geri dönme arzusunu doğurur, kaygı da tam burada belirir.

Robert Grainier (Joel Edgerton’ın adeta bu rol için doğduğu bir performansla), 20. yüzyılın başında elindeki baltayla demiryolu köprülerinin ve hatlarının inşasında çalışan bir oduncudur. Ülkenin bazı bölgelerini “açan” ya da birbirine bağlayan yapılardır bunlar. Mesafeleri kısaltırlar. Bu, kaybolana pek bakmadan ilerleyen bir “ilerleme” çağıdır. Film onlarca yılı, yetişkin bir insan ömrünün tamamını ve ABD’nin bugünkü biçimine büründüğü bir dönemi kapsar.

Kelimenin tam anlamıyla çıplak bırakılmış bir yamaç ve asırlık çamlardan oluşan bir ormanı yarıp geçen bir demiryolu hattı… İnsanın manzarayı kökten biçimde çizmeye başladığı çağdır bu. Kendini gitgide daha belirgin şekilde onun mimarı yapar (dolayısıyla sonuçlarının da). Oysa, filmde de savunulduğu gibi, yüzlerce yıllık bir ağacı kesmek insan ruhunun üzerinde bir çizik bırakır.

Bu aynı zamanda Tanrı’nın dünyadan çekildiği bir zamandır. Gökyüzünde bir kuyruklu yıldız belirir ama artık pek az insan bunu kıyametin habercisi sayar, kuyruklu yıldız daha doğru dürüst anlam yüklenemeden sönüp gider. Sanki açıklanamaz olgular, onlara bir anlam atfetmeyi artık mümkün kılmıyordur. Grainier, Tanrı’nın adamı değildir. Kiliseye düzenli gitmeye, ancak koroda şarkı söyleyen Gladys’le (Felicity Jones) tanışınca başlar. Gladys kendini ona tanıtır, âşık olurlar, evlenirler. Bir nehrin yakınında bir ev inşa ederler, bu çağda insanlar hâlâ kendi evlerini kendileri yapıyordur.

Özellikle filmin başlarında belirgin bir anlatıcı vardır (Will Patton). Bu anlatıcı yalnızca Grainier’in hayatında olanları anlatmakla kalmaz, asıl olarak bunların Grainier’de nasıl izler bırakacağını, yıllar sonra neleri nasıl hatırlayacağını da söyler. Grainier aylar süren iş seyahatlerinden sonra kısa bir süreliğine eşi ve küçük kızıyla evdeyken anlatıcı susar. Sanki buraya sızamaz. Grainier’in hayatının kısa bir anlığına yerine oturduğu bu alana… Ta ki büyük bir felâket onu ve ailesini vurana dek. Zamanın içinde çatlaklar açan bir felaket…

Evde geçen bu dönemlerde, karakterler kadrajın merkezinde daha sık yer alır. Dışarıdaysa çoğu kez kenarlara itilmişlerdir. Göğe uzanan ağaçlara yaslanmış minyatür figürler gibi. Kamp ateşinin aydınlattığı yüzler, geri kalan her yerin tamamen karanlığa gömüldüğü planların kıyısında… Yönetmen Clint Bentley ile görüntü yönetmeni Adolpho Veloso, Grainier’in dünyasını ne kadar duyusal kurarsa kursun, bu film başkahramanın iç deneyimine “yerleşen” bir film değil. Bir insan ömrüne, daha büyük bir düzenin içindeki etkileşimler bağlamında bakan bir film.

Filmin ilerleyen bölümünde Grainier baltasını bir at arabasıyla değiştirir. Aylar süren yolculuklar artık şehre gidip gelme seferlerine dönüşmüştür. Bir kadını, araştırma yaptığı bir gözetleme kulesine götürür. Sonra onu tekrar bulur ve ikisi kulenin korkuluğunda konuşurlar. Bu konuşma, bir dizi yakın planla çekilmiştir. Grainier başından geçenleri, daha önce hiç yüksek sesle söylemediği şeyleri anlatır. Sahnenin son planında geniş açıya geçilir ve iki kişinin aslında birbirinden metrelerce uzakta durduğunu görürüz.

Filmin daha önceki bir ânında Grainier akşam bir arkadaşıyla konuşmaya dalar, ikisi yan yana iki çadırdalardır. Bentley burada iki insan arasındaki mesafeyi kısa süreliğine ses aracılığıyla ortadan kaldırır. Çünkü bağ kurmak dediğimiz şey budur: Kendinden bir parçayı bir başkasıyla paylaşmak. Fiziksel mesafe yerinde kalsa bile, mesafenin silinmesi…

Tren Düşleri, kendi hayatlarımıza nasıl baktığımız üzerine de bir film. Yıllar geçtikçe bu bakış değişir. Bentley bunu, filme serpiştirilmiş bazı planlarla anlatır: Grainier giderek daha yüksek bir noktadan manzaraya bakar. Yine de mesele, daha fazla “genel görüş” kazanması değildir. Daha çok, onu hayata bağlayan şeylerden kopuşudur. Grainier’in dünyası küçülür ama mesafeler büyür. Ona yakın olan ama zamanın yarıklarında kaybolup giden insanlara olan mesafeler. Hayatın bir anlığına “doğru” geldiği anlara olan mesafeler. Anlam taşıyan anlar. Artık sabitlenmeyen, yukarının ya da aşağının ne olduğuna dair bir kavrayış olmaksızın Grainier’in içinden akıp giden anlar…

Finaldeyse doğru yolun hangisi olduğu sorusu, tam da üzerinde ilerlediği raylarda kesin bir yanıt bulur. Çünkü gelecek kimseye ait değildir, yalnızca zamana aittir. Bu yüzden, filmin de öğütlediği gibi, bu uzun (belki de çok kısa) yolculuk boyunca bir şeylere tutunmak, yapabileceğimiz en iyi şeydir.

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Muhabbetimiz daim olsun...

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin