“Hayatını kaybetti”

Aklı başında, solduyulu hemen herkesin Twitter’dan şikayet ettiği ama yine de içinden çıkamadığı bir dönemdeyiz. Tıpkı kapitalizm gibi. Aklı başında, solduyulu hemen herkes şikayet edip duruyor yıllardır ama bir türlü içinden çıkamı… Neyse, konumuz bu değil. Konumuz, bir komedi serisinde, Lost dizisi için söylenen “Bozdu, çok bozdu, daha fazla bozamaz dedik, daha da bozdu” çizgisine paralel bir bozulma karşısında taktiksel olarak yapılabilecekler.

Evet, Nazi selamı da çakan tekno-soytarı Elon Musk iyice oyuncağı yapalı[i] ve algoritmaları hepten şaşırtalı beri iyice bozdu Twitter/X ama yine de “yararlı” bir biçimde kullanmak mümkün onu hâlâ. Musk’gillerin oligarşik kafasına, reklam ve pazarlama anlayışına, siyasi yönlendirme aklına göre doldurduğu “sana özel” akışını değil de salt “takip ettikleriniz” akışını esas almanız şart her şeyden önce. Bu “takip ettikleriniz” çok kalabalıksa, kimilerini kimi dönem sessize alarak etkisizleştirebilir, kimilerini de hiç kaçırmayacak şekilde öne çıkarabilirsiniz, etkileşim verdikleriniz daha fazla karşınıza çıkacaktır vesaire vesaire… Çoğu kullanıcının bildiği ve uyguladığı şeyler bunlar zaten.

Bunlara benim ekleyeceğim, arama butonunu etkili kullanmanın önemi. Gündemle ilgili bir ya da birkaç sözcüğü, örneğin “diploma” sözcüğünü ya da “Gene Hackman cause death” gibi belirli bir cümle oluşturmadan üç beş sözcüğü aratıp hem öne çıkanlara hem son dakika haber ve yorumlarına bakmak pratik çözümler sunabiliyor genelde. Konu, olay, kişi, gündem takibindeki bu kolaylık dışında aynı aramayı sürekli yaparak bir meseleyi kısmen araştırmanın da mümkün olduğunu da son zamanlardaki bir takıntım sayesinde fark ettim.

Evet, geçen Aralık ayından 19 Mart’a uzanan süreçte yaklaşık üç ay boyunca “hayatını kaybetti”[ii] ifadesiyle yaptığım aramalar, öylesine bir “üçüncü sayfa haberleri merakı” olarak başlayıp “takıntı” mertebesine ulaştı neredeyse. Gazete ve “üçüncü sayfa haberciliği” ölünce, boşluğa Twitter’ın arama butonu yerleşti. Kim, nerede, nasıl, ne zaman, neden ölmüş… Sırf meraktan günde iki üç kez arama yapıp olana bitene, daha doğrusu ölüp gidene baktıkça, fark ettim ki kimi “hatlar”, hatta “örüntüler” belirmeye başladı.

Sosyoloji disiplininin kurucu metinlerinden biri Emile Durkheim’ın İntihar çalışmasıdır, bilindiği üzere. Bir toplumsal olgu olarak intiharı, istatistiksel verileri esas alarak gayet soğukkanlı bir biçimde inceleyen bir kitaptır. Kişileri intihara sürükleyen toplumsal ve bireysel itkiler pek yoktur ortalıkta, istatistiki olarak da önümüze serilebilen sonuçlar/olgular vardır yalnızca. Sosyolojinin toplumu/tarihi değiştirme/dönüştürme iradesiyle buluşmayan eli, uzaklardan ölüme dokunmakta, “ilmî” bir ilgiyle kişilerin kendi canına kıyma iradesine bakmakta, bunları alt alta dizip farklı kategorilere ayırarak sıralamaktadır. Olguların böylesi bir dökümü, onu sıradan, normal bir şeymiş gibi de göstermektedir.

Uzak mesafeden, arama butonuna tıklayıp bir iki sözcük yazarak ölümleri ya da ölümlü dünyayı takip etmenin de benzer ve olgucu bir soğukluğu var sanki. Biraz daha yakından bakalım yine de.

Ölümcül emek rejiminin ortasında

İş kazaları ya da iş cinayetlerinin memleketin önemli bir gerçekliği olduğu hep biliniyor. İş güvenliğine dair yasa, düzenleme ve denetimlerin önemli olduğu, ciddi tedbirler alınması, sıkı denetimler yapılması gerektiği vb. gayet iyi biliniyor ama bunlar hep birer “maliyet kalemi” olduğundan “çok da bir şey yapılamayacağı” da aynı şekilde biliniyor. Bilgili ama önkabulleri nedeniyle pek de bilinçli olmayan bir toplum var ortada yani. Nereden ve nasıl baktığınıza bağlı olarak büyük “kaza”, “cinayet” ya da “katliam” yaşandığında ve ihmaller dizisi bir bir açığa çıktığında, örneğin Soma ya da İliç gerçeğiyle karşılaştığımızda, uyanır veya bilinçlenir gibi oluyoruz. Sonra tek tük kazalar döneminde yine bilgili ama önkabullü halimize geri dönüyoruz.

“Tek tük kazalar” mı bunlar peki gerçekten de? Yazın bakalım Twitter’ın arama bölümüne “hayatını kaybetti”, tek tük mü sahi? Yoksa neredeyse takip edilemeyecek denli yoğun bir gerçeklikle mi karşı karşıyayız?

İnşaat sektörü iş cinayetlerinde başı çekiyor kuşkusuz. Son derece sık bir biçimde yüksekten ya da iskeleden düşerek, onun dışında vincin devrilmesi ya da denge bomunun kırılıp kabinin aşağı düşmesi sonucu, geri manevra yapan kamyonun altında kalıp ezilerek, asansör ya da merdiven boşluğuna düşme nedeniyle, şantiyedeki toprak kayması sonucu, şantiye alanındaki konteynerde çıkan yangından kaynaklı, devrilen malzemelerin altında kalarak, kopan demir parçasının çarpması sonucu, beton mikserin üzerine devrilmesi sonucu, iki forklift arasında sıkışma neticesinde, seyyar merdiven devrilince… Ve yüzlerce!

Sonra sanayinin diğer kolları diziliyor peş peşe. Organize sanayi bölgelerinde ya da kentlerin çeperlerine dizilmiş küçük atölyelerde test aşamasındaki bir makineye kapılarak, kazan patlaması sonucu, elektrik akımına yakalanarak, krom fabrikasında kırma-eleme bölümündeki makinenin içine düşerek, kaçak maden sahasında göçük nedeniyle (ama elektrik çarptı denerek), mobilya fabrikasında kafaya sunta çarpması sonucu, fındık fabrikasında çatıdan düşerek, tersanede halatın çarpması sonucu, palet fabrikasında ezilme sonucu, tamir atölyesinde krikonun kayması sonucu çalıştığı aracın altında kalarak, tuğla fabrikasında ayağını tuğla taşıma bandına kaptırarak, geri dönüşüm tesisinde kolunu makineye kaptırarak, krom maden ocağında sızan metan gazından boğularak, sondaj çalışması yaparken ceketini makineye kaptırarak, mermer ya da tekstil atölyesinde yakalandığı silikozis hastalığı nedeniyle… Ve yüzlerce!

İşyerindeki bu “kazaların” yanı sıra işe gelip giderken gerçekleşen kazalar da hayli kabarık: İşçileri taşıyan servis aracının devrilmesi, dere yatağına düşmesi, uçuruma yuvarlanması, yoldan çıkması, tıra ya da başka bir araca çarpması sonucu… Ayda birkaç kez yaşanıyor bu “hadiseler” de.

Neticede, 2024 senesinde kayda geçen “iş kazası ölüm sayısı” 1.897 olarak açıklanıyor (trafikte yaşanan servis kazaları hariç üstelik). Bölüyoruz 365’e, günde 5.2 kaza… Bu kadar sık olan bir şeye “kaza” denebilir mi sahi?

Neoliberal emek rejiminde, kâr hırsıyla “seri katliam” var kısaca. Yaşlar da dikkat çekici. Küçük, daha çocuk yaştakiler, 14-17 yaş aralığında MESEM ve staj cenderesine sıkıştırılanlar ya da üniversite çağındakiler, harçlık peşindekiler bir yanda… Emekliler, ölene dek ve ölümüne çalışmak zorunda kalanlar, geçinemediğinden neredeyse 80 yaşına kadar inşaatta kazma kürek sallayanlar, hiç olmadı bekçilik yapanlar diğer yanda… Neoliberal emek rejiminin gelecek ve geçim kaygısıyla en çok ezdiği iki kesim “hayatını kaybetme” yarışında. Son 12 yılda kayıtlara geçen “iş kazalarında” ölen çocuk sayısı 762.

Sanayiden hizmete doğru kaydığımızda, “hayatını kaybetti” aramalarının ortaya koyduğu ve zaten bütün toplumun da gördüğü ama bir şey yapamadığı bir diğer gerçek daha çıkıyor ortaya: Motosikletli kurye ölümleri de artık çok fazla. Sipariş götürürken kaygan yolda savrularak, yandaki aracın sıkıştırması sonucu, seyir halindeyken belediye otobüsünün çarpması neticesinde, şerit ihlali yapan bir aracın çarpması sonucu, elverişsiz hava şartlarına rağmen çalışmaya zorlanarak… Bunlar her hafta muhakkak çıkıyor karşınıza. Yine gelecekten ve geçimden yoksun bırakılmış, kimisi üniversite kimisi lise mezunu yeni bir “motorize emek ordusu”, “yedek emek ordusu” olarak bir kenarda beklemektense son çare olarak geçim derdini bir nebze rahatlatan bu risk dolu işe dalmış durumda. Ölüm var hep ucunda.

Kesin önlemlere, denetimlere, etkili cezalara, yaş sınırlamalarına gidecek, insan hayatını her şeyden üstün gören, akla ve bilime dayalı bir iktidar yerine sömürünün acımasız çarkları arasında sıkışıp kalan, hayatından olan canlarımızın durumunu fıtratla, kaderle açıklayan din tüccarı bir akıl iktidarda kaldığı sürece çözüm de yok gibi. Kuşkusuz sermayenin de daha çok işine geliyor böylesi. Önlemlerin ekstra maliyetinden, denetimlerin basıncından kurtuluyor, cezasızlık ilkesinden yararlanıyor, küçük yaştakilerin ve ileri yaştakilerin görece çok daha ucuz emek gücünden yararlanıyor, staj adı altında çocuk emeği sömürüsünü artırıyor vb.

Peki ya biz, “duyarlı, solduyulu kamuoyu” ne yapıyoruz? Önlemlerin maliyeti ile kâr güdüsü arasındaki çelişkinin yüzümüze büyük katliamlarla, Soma’yla, İliç’le vb. vurduğu dönemlerden geçiyoruz, bir an yükleniyoruz, sonra alışıyor, “normal döneme” geri dönüyoruz (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği [İSİG] Meclisi dışında bu katliamı sürekli gündem yapan bir yapı, oluşum, parti var mı? Yok sanki.) “Hayatını kaybedenler” dünyasında “kanıksama” ya da “bir şeyler yapamama” da, bilincimizdeki ve eylemimizdeki en büyük acı ve kayıplarımız arasında galiba.

Sürekli kadın kıyımının ortasında “balkondan düşmeler”

Yine çok bilinen, çok görülen bir gerçek, yine “sıradan bir haber” gibi sürekli gözümüzün önünden geçen manşetler, sık yaşanan “olaylar”… Her gün ya da gün aşırı, bir erkeğin saldırısı yüzünden “hayatını kaybeden” kadınlar.

Yolda yürürken silahla vurulanlar, ayrıldıktan sonra uzun süre devam eden tehditlerin ve korunma için yapılan ama boşa çıkan onca resmi başvurunun ardından evde ya da sokakta vurularak, darp edilerek katledilenler, restoranda ya da kahvede otururken ateşli silahla vurulanlar (Diyarbakır’da “yanlış bir kadını” vurup öldürdü geçenlerde bir erkek)… Evde, çocuklarının gözü önünde boğularak, satırla, bıçaklanarak, av tüfeğiyle, başı defalarca yere vurularak öldürülenler… Son zamanlarda en çok “balkondan düşerek”… hayatını kaybedenler.

“Hayatını kaybetti” haberleri takip edildiğinde çıkan sonuca göre, üçüncü kattan sekizinci kata, balkondan düşerek ölenlerin sayısında muazzam bir artış var son zamanlarda. Büyük çoğunluğu kadın. Düşmelerin büyük kısmında “şüphe” belirtiliyor: Düştü mü, itildi mi, intihar mı etti? Ve peşinden “soruşturma başlatıldığı” haberi çıkıyor. Çoğu “ortada” kalıyor bu şüphe ve soruşturmaların, yani “soruşturmanın sonuçlandığı” haberi neredeyse hiç çıkmıyor karşınıza. “İntihar olarak kapatılan dosyalar” ya da “zaman aşımına uğrayarak kapatılan dosyalar” ise sonradan –katiller ya da potansiyel katiller sokakta serbestçe dolaşırken– “şüpheli ölümler” istatistiklerine geçiyor.

Onlarca örnekten bir tanesi: change.org sitesinde bir imza kampanyası var, genel olarak balkondan düşme sonucu ölümlerin aydınlatılması, özel olarak bir kişi için. Yaklaşık 5 ay önce ölen/öldürülen ablası için kardeşinin başlattığı bir kampanya bu. Ablanın ölümüne dair ön otopsi raporları, apartmanın ikinci katından bir tanığın ifadesi, komşuların gece 2’ye kadar süren yoğun tartışma ve boğuşma sesleri duyduklarını belirtmeleri vb. “derin şüpheye” işaret etse de şüpheli eş şu an serbest ve üniversitede profesör olarak ders vermeye devam ediyor örneğin. Sonuç şimdilik diğerleriyle aynı: “soruşturma sürüyor.” Özetle, delilleri karartma ya da belirsizleştirme, soruşturmaları uzatma ya da çıkmaza sokma, yargı sürecini erteleyip oyalama, nihayetinde de mümkünse “dosyayı intihar olarak kapatma” vb. açılardan en elverişli “yöntem” olarak “balkondan düşme” ortaya çıktı galiba.

Soruşturmaların sonucu genelde öğrenilemiyor ama kimi “hayatını kaybetti” haberlerinden isimler, olaylar bir kenara not edilirse, sonrasında onları aratak bazı haberlerin peşine düşmek, “fikrî takip” yapabilmek mümkün olabiliyor. Örneğin Muğla’da “yemek yapmadığı için karısını öldüren” kişiyle ilgili haberin peşinden, Köyceğizli kadınların protesto yürüyüşü gerçekleştirip bu katil için ağır ceza istemesi vb. haberler devam edebiliyor.

Neticede, sadece 2022’den itibaren bakıldığında, anıtsayaç verilerine göre 2022’de 409 (Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’na göre 334, İçişleri Bakanlığı resmi verisine göre 284), 2023’de 415 (KCDP’ye göre 315, bakanlığa göre 309) 2024’te 440 (KCDP’ye göre 394, bakanlığa göre yılın ilk on ayında 276) kadın, erkek şiddeti yüzünden “hayatını kaybetti”. Veriler arasındaki farkın nedeni ise “şüpheli ölümler”. Örneğin Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’na göre, yukarıdaki “katliam tablosu” dışında, 2022’de 245, 2023’te 248, 2024’te 258 “şüpheli kadın ölümü” daha var. “Soruşturmaları süren” ve fakat sonuçlanamayan ya da intihar olarak kapatılan “balkondan düşme” vakaları da hep bunlar arasında.

Sırasıyla kocalar, sevgililer, eski koca ve eski sevgililer, erkek kardeşler, babalar, oğullar ve ezcümle akrabalar failler arasındaki yerini alırken, katledilenler arasında kız çocukları da bulunuyor. KCDP’nin verilerine göre 2024’te 19 kız çocuğu babaları tarafından, bunlardan 9’u ise anneleriyle birlikte öldürüldü!

Tablonun her geçen yıl kötüleştiği ortada. Peki İstanbul Sözleşmesi’ni iptal edenler, cezai yaptırımları azaltanlar, yakaladıklarını birkaç yıl sonra “iyi hal”den salanlar, davanın orasında burasında “tahrik edici unsur” arayanlar, söze “rızası varmış” ya da “o saatte orada ne işi varmış” diye başlayanlar, “koruma verildiği” halde bir insanı korumayı başaramayanlar vb. iktidardayken… Düzelebilir mi bu tablo?

Silahlı bir halkı yenen kuvvet yahut husumet

“Hayatını kaybetti” haberleri arasında birkaç ay düzenli dolaştığınızda, işçi ve kadın katliamına dönük ortaya çıkan bu korkunç tablo dışında “normal üçüncü sayfa” ölümlerinin de belli bir yer kapladığını görüyorsunuz kuşkusuz. Her dönem yaşanan, azgelişmiş ülkelerde daha sık rastlanan sıradan olaylar ve cinayetler diye geçiştirilebilir mi peki bunlar? Sıklıkları, kapsamları ve ateşli silahların yaygınlığı düşünüldüğünde pek de öyle değil gibi sanki…

Hemen her yerde, hemen her gün sürekli cinayet işlenmesi, ülkedeki silahlanma gerçeği ya da “Teksaslaşma” eğilimi ile paralel değil mi? Ve hep gergin, hep öfkeli, hep bunalım halinde, her an patlamaya hazır, bir yerden gördüğü baskıyı başka bir yerden çıkarmaya hazır ve nazır, ekonomik açıdan sürüklendiği çaresizlik içinde debelenirken öfkesini nereye yansıtacağını bilemeyen, eğitimi yetersiz (daha doğrusu sistem tarafından cahil bırakılmış, cahilleştirilmiş), şiddete eğilimli kişiler ve kalabalıklarla… aile ve okul yaşamından itibaren uygar bir tartışma kültüründen çok güç kullanıp üstünlük sağlama kültürüyle yetişen gençlerle de paralel elbette.

Böylesi bir “toplumsal tabanın” eline bir de silah geçince, orada burada çatışma dışında ne olması beklenebilir ki başka? Hemen her memurda ve dolayısıyla onların ailelerinin ulaşabileceği yerlerde “ruhsatlı silahlar” bulunması bir yana ruhsatsız silaha erişim de gayet kolaylaşmış durumda. İçişleri Bakanı’nın 2025 başında yaptığı basın açıklamasına göre 2024’te ülke genelinde 106 binin üzerinde ruhsatsız silah ele geçirilmiş durumda. Ülkenin her köşesi Teksas’a dönmeyecek de neye dönecek bu koşullar altında? (Batıdan ithal “bireysel silahlanma” kavramıyla, toplumsallığı göz ardı edilebilecek, belli yerelliklerdeki mafyalaşma ve çeteleşme eğilimini görünmezleştirecek bir şey de değil bu elbette.)

Sonuçta silahlanma büyük boyutlara ulaşınca yaşanan vakalar da kapsamlı bir çatışma boyutuna tırmanabiliyor. En sıradan tartışmalardan büyük çatışmalar çıkabiliyor. Örneğin Mardin’de Artuklu’da kız istemeye gidiyor bir aile, tartışma çıkıyor aile üyeleri arasında, büyüyor tartışma, çatışmaya dönüşüyor ve iki aile arasındaki silahlı çatışma 3 ölü, 7 yaralıyla sonuçlanıyor. Ya da Diyarbakır Çermik’te husumetli komşu aileler arası taşlı sopalı silahlı kavga yaşanıyor, 3 ölü, 1’i ağır 5 yaralı gibi bir tablo çıkıyor karşımıza. (“Olay yerine polis, jandarma ve sağlık ekiplerinin sevk edilmesi, her tür güvenlik önleminin alınıp gerekli soruşturmaların başlatılması” türünden haber kalıpları, bu tür “hayatını kaybetti” haberlerinde can kayıplarından hemen sonra yerini alıyor).

Her yerde, her biçimde silahlar devrede: Nevşehir’de apartmanın önüne bıraktığı çöp nedeniyle komşusuyla tartışıyor, Bursa’da yolda yürürken yanından geçenle “niye bana yan baktın” diye didişiyor, İstanbul’da trafikte neden yol vermedin diye atışıyor, Kastamonu’da gittiği berberde saç kesimini beğenmeyip, Sivas’ta gittiği restoranda gelen hesabı beğenmeyip kapışıyor… tartışıyor da tartışıyor ve tartışmalar “silahlı bir halk”ın elinde genelde “Çehov yasası”yla sonuçlanıyor. Tartışma tırmanırsa, karşılıklı tehdit, küfür ve dayılanmaya uzanırsa ve yanınızda yörenizde silah varsa/gözüküyorsa bu tabanca illa ki patlıyor. Biri(leri) hayatını kaybediyor.

Bu türden “hayatını kaybetti” haberleri arasında “husumetli” ya da “husumetlisi” sık rastlanan sözcükler arasında yer alıyor. Anlıyoruz ki taşrada “feodal ilişkiler” biraz çözülmüş sanki, bu yüzden “kan davası”na pek rastlanmıyor, ama onun yerini de “husumetliler” almış işte!

Bu husumetten kaynaklı “bireysel adli vakalar”ın, “psikopatça ya da sadistçe saldırılar”ın, “bireysel bunalımlar”ın vb. perdelememesi gereken bir gerçek ise ortada “örgütlü bir terör” de olduğu.

İlk bakışta yine her şey “bireysel” gibi: 30 yaşındaki memur ATM’den para çekerken, Çorluspor teknik direktörü Çorlu’da yolda yürürken, bir başkası Beşiktaş’ta Balık Çarşısı’nda eşiyle birlikte bir restoranda otururken vb. “kimliği belirsiz kişiler tarafından” sırtına birçok kurşun ya da ensesine tek kurşunla vurulup “hayatını kaybedebiliyor”. Peki ne var bu husumetin arkasında ve bu öldürme eyleminin içinde? Alacak-verecek davaları, zamanında ödenmeyen borçlar, kumarda ya da bahiste kaybedilenler, kiracı-ev sahibi anlaşmazlıkları, miras ve arazi tartışmaları, uyuşturucu ya da fuhuş paraları… ve tahsil işiyle görevli mafya, 50 ila 100 bin lira arasında değişen “makul” bir ücret mukabilinde bu basit işi yapan mafya uzantısı tetikçiler. Özetle münferit olay, adli vaka ya da bireysel terör eylemi denen şeyin arkasında fink atan bir toplumsal gerçeklik olarak mafya/çete örgütleri…

Enseye sıkılan kurşunların çıktığı ateşli silahlar dışında, bilhassa gençler arası “bıçaklı kavga” da hayli yaygınlaşmış durumda. Özellikle lise önleri, bu eğitim kurumlarını saran çeteleşmelere, okul önlerinde uyuşturucu satışlarına vb. paralel biçimde aynı zamanda bir kavga meydanı gibi. Birbirlerini sosyal medyadan davet edip karşılıklı bıçaklaşanlar da az değil… Sosyal medya tartışması neticesinde birbirine karşılıklı meydan okuyan gençlerden biri “hayatını kaybediyor” yine sonunda.

Tıpkı kadın cinayetlerinde olduğu gibi “soruşturma başlatıldığı” bilgisi hemen her “şüpheli ölüm” haberinin sonunda var. Ne işe yarıyor bu soruşturmalar, ne kadar sürüyor, belli bir sonuç çıkıyor mu… haber takibi vb. olmadığından yine bilemiyoruz. Açıldıkları gibi delil yetersizliği, zaman aşımı vb. nedenlerle zamanla kapanıyordur büyük bölümü herhalde. Mayfayla bağlantılı tetikçiler ise eğer yakalanır ve yargılanırlarsa üç beş yıla iyi hal indirimleri, pişmanlık vesaire ile yine aramızda, yine görev başında!

Doğal ölümlerde dikkat çekenler

Son olarak, normal “hayatını kaybetti” haberleri ya da daha doğru bir ifadeyle “doğal ölümler” de, aramaların sonucunda sık sık karşınıza çıkıyor kuşkusuz.

Twitter’dan sözcükleri aratarak gerçekleştirilen takibin bir sonucu, ülkedeki ve dünyadaki ünlülerin ölümünden anında haberiniz olabilmesi… Her sanat dalından sanatçılar, sağlı sollu siyasi kişilikler, iyi kötü yazarlar, irili ufaklı patronlar, gazeteciler, ünlü dolandırıcılar, mafyanın ya da dinî tarikatların liderleri, toplumda/medyada bir dönem adı gündem olmuş kişiler vb. yakalandıkları hastalıkları ve yaşları gereği doğal olarak “hayatını kaybedip” gidiyor, kimisi daha erken yaşta, kimisi 75 yaş “çıkış kapısını” geçtikten sonra. Özellikle yakınları için “her ölüm erken ölümdür” kuşkusuz ama Twitter mesafesinden ve soğukluğundan baktığınızda hepsi de “normal ölüm” olarak gözüküyor esasında. Bu önünüze sık sık düşen haberlerde şaşırtıcı bulabileceğiniz şeyler de çıkıyor arada. Örneğin popüler kültürle yeterince ilgili biri değilseniz, ne kadar çok “dizi oyuncusu” öldüğüne şaşırabilirsiniz, “hayatını kaybetti” haberlerinin takibiyle. Tiyatro ve sinema sanatçılarının, daha çok “falanca dizide oynadığı filanca karakteriyle tanınan” kişiler olduklarını, bu ünvanlarıyla “hayatlarını kaybettiklerini” de öğreniyorsunuz aynı zamanda. “Hayatını kaybedenin” kimliğine bağlı olarak cenazesine katılanlardan hareketle –güncel siyasi durum özelindeki– dostları ve düşmanları ayırt etmek mümkün olabiliyor ya da.

Ünlüleri bir kenara bırakırsak “hayatını kaybedenler”in önemli bir bölümünü trafik kazalarındaki “kayıplar” oluşturuyor hiç şüphesiz. Geçmişten günümüze “trafik canavarı” hep devrede. Twitter akışında, görsel yönleri de güçlüyse ya da kayıp sayısı fazlaysa haber değeri buluyor genelde. Ama hemen her ölümlü kaza, özellikle kazanın yaşandığı şehrin yerel gazetesinin X hesabında yerini alıyor bir şekilde ve günlük aramalarda karşınıza çıkıyor.

Doğal ölüm nedenleri arasında yaygın olan kalp krizlerinin haber olması için ise bir değişiklik aranıyor illa ki. Camide namaz kılarken, yolda yürürken aniden düşerek, yorulup sandalyeye oturmuşken birdenbire fenalaşarak vb. vb. Bazı yerel gazeteler ilgili şehrin günlük çetelesini de tutuyor: “Manisa’da dün 46 kişi hayatını kaybetti, 11’i kalp krizi, 8’i çoklu organ yetersizliği, 4’ü beyin kanaması, 2’si trafik kazası…” vb.

Hazır yerel yayınlardan bahsetmişken, “memleketçilik” olgusunun da “hayatını kaybetti” haberleri vesilesiyle sosyal medyada görünür olduğunu belirtelim. Eh, yerel yayın dediğiniz eşyanın doğası gereği memleketçilik yapmayacak da ne yapacak zaten? Ölüm bilgileri nüfus kütüğüne işlendiği için olsa gerek, yerel gazeteler bunları kaçırmadan haber yapabiliyor. Gurbete çalışmaya gidip iş kazasında ölenler de genelde “memleketlerinde ya da aile mezarlıklarında toprağa verildikleri” için, onlar da unutulmuyor. Denizli’de Gündem, Kırşehir Olay, Gümüşhane Postası gibi yayınlarda hep haber konusu bu “kayıplar”. Her tür sohbete “Nerelisin, neresinden” sorularıyla başlayabilen bir toplum için doğal bir olgu bu da.

Son olarak, pek de “doğal” denemeyecek ama sık yaşandığı için “doğaldan sayılan” ölümler de var. “Sahte alkol” nedeniyle “hayatlarını kaybedenler” en başta. Bu ölüm şeklinde çok büyük artış yaşandığı da haber takiplerinden açıkça görülüyor. Özellikle bu yılın ocak-şubat döneminde İstanbul ve Ankara’dan haberler peş peşe geldi. “Hayatını kaybeden” hayli çok, sahte alkol üretimi ve tüketiminin gerisindeki vergi gerçeğine dikkat çeken daha az, bunun da gerisindeki “iktidarın yaşam tarzı müdahalesi”ne dikkat çeken ise daha da az. Böyle bir hiyerarşi de var haber ve yorumlarda.

“Hayatını kaybetti” aramalarını yaptığım mevsim itibariyle, sobadan kaynaklı yangın ve zehirlenmelere dayalı ölümler de sık çıktı karşıma. (Takip ettiğim dönemde, Fethiye’de çok yaşandı bu tür ölümler nedense.) Kabarık doğalgaz faturalarından kaçanlar ya da metruk ve yoksul konutlar yangınların odağında. Ama yoksullaşmaya bağlı bu gerçeğe dikkat çeken de pek yok.

Görüngü ve görüntülerden örüntülere, örüntülerden gerçeğe

Evet, “hayatını kaybetti” haberleri, kısa bir aramanın ardından birer birer geçiyor gözünüzün önünden ama bazı ölümlerin yan yana dizilişindeki örüntülere ve arkasındaki gerçeklere dikkat çeken pek olmuyor.

Haberler daha çok bir görüntü sunuyor bize. Oysa çok sayıdaki iş kazasından hareketle sermayenin çıkarlarını öne çıkaran toplumsal çelişkileri, bu ölümleri kaderle, fıtratla açıklayanların din tüccarlığını ve halkı dinle uyutmaktan nasıl yararlandıklarını; çok sayıdaki kadın cinayetinden hareketle erkek egemen kültürün iktidarca desteklenmesini ve silahla buluşturulmasını, genel olarak silahlanmanın boyutlarını; “şüpheli” denebilecek birçok ölüme baktığınızda balkondan düşmelerdeki artışı; “doğal” denebilecek birçok ölümü biraz irdelediğinizde, bunların arkasındaki yoksullaşmayı, adaletsizliği ve sosyal yarılmaları vb. görmek için tek tek ölüm ya da kayıp görüntülerinin ötesine, bunların ilişkisine, birleştikleri ve ayrıldıkları noktalara, bütünlüğüne bakabilmek gerekiyor. Kısacası, görüntüden örüntüye, örüntüden gerçeğe giden yollar oluşturabilmek gerekiyor.

Meseleyi görüntü/görüngü noktasında bırakmaya meyilli olguculuk ile birlikte derinlemesine irdelemenin yerine yüzeysel bir imgeyi geçiren karikatürleştirme de bu yolları tıkayanlardan. İkinciye örnek olarak “canavar” verilebilir. Haber akışının gözünüzün önüne getirdiği görüntü ve görüngülerle yetindiğinizde “enflasyon canavarı” gibi karikatürleştirilmiş bir imgeyle idare ediyor, gerçekliği eğip büken canavarlar tahayyül ediyorsunuz: “trafik canavarı” her gün onca can alıyor, “canavar ruhlu kötü erkekler” kadınları katledip duruyor, “sanayi dünyası, insanları çarkları ve üretim bantları arasında ezip yok eden canavar görünümlü devasa makinelerle deviniyor”, “geleneksel değerlerimizden nasibini almamış toplumdaki çürük elmalar, psikopat ve sapıklar ellerine silah aldığında korkunç birer canavara dönüşüyor” vesaire…

Görüntüleri izlemek, görüngüleri kaydetmek, örüntüleri yakalamak bir yere kadar anlamlı olsa da, önemli olan bunlardan hareketle gerçeğe ulaşmaya çalışmak değil mi? Gerçek olan devrimcidir zira. Görüntülerden/görüngülerden ve örüntülerden yola çıkıp gerçeğe bakılabildiğinde, ona müdahale olanakları, onu dönüştürmeye dönük mücadelenin tutamakları da ortaya çıkabiliyor. “Hayatını kaybetme” görüntüleri/görüngüleri de bunun dışında değil.

Olguculuğun bir diğer açmazına ise girişte değinmiştik. Belli bir mesafeden, belli bir soğuklukla, müdahale olanaklarını hiç düşünmeden/tasarlamadan olguların serimi, bu olayların sıradanlaşmasını, onları gözleyen bireyin giderek onları normalleştirmesini ve kayıtsızlaşma tuzağını da beraberinde getiriyor. Topluma ya da toplumdaki “kayıplara” bakış, salt sosyolojinin değil de “toplumsal ve toplumcu devrimin” peşindeki siyasetin de konusu olursa bu tablo değişebilir ancak. Görüntülere ve sorunlara bakanlar, onların arkasındaki gerçekleri arayanlar, bunun için bir mücadele orta koyanlar devrimci öznenin birer parçası haline gelebilir.

Olguculuğun donukluğundan ya da haberlere Twitter mesafesinden bakmanın soğukluğundan da söz ettik. Evet, son bir not olarak, olguculuğun, gerçeklere ulaşmaya çalışan toplumcu ve eleştirel bakış açısıyla birlikte, duygusallığı ve empatiyi de epey törpülediğini söyleyebiliriz.

Duygu demişken, haberlerin bütününe baktığımızda “hayatını kaybetti” haberleri arasında –daha doğrusu bu haberleri paylaşanların yorumlarında– şimdilik “yaşamını” olmasa da “yaşama sevincini” yitiren bir ülke olduğunu da görüyoruz karşımızda. Kıyım ve kırım gündelik hale gelmiş durumda ama buna karşı bir şey yapamamanın, toplu ve etkili bir ses yükseltememenin, kadınların sokakta, çocukların organize sanayi bölgelerinde katledilmelerini engelleyememenin getirdiği büyük bir yük var. Anlık/günlük tepkiler ortaya koysak da sosyal medya mesajları ötesine geçemedikçe, çaresizlik ve keder içinde yazıp çizdiğimizi hissediyoruz. Önüne geçilebilir, önlenebilir ölümlerin önlenememesinin getirdiği bir yaşama sevinci kaybı… Başka şeye benzemiyor.

Neticede “dünyaya geldi” ile “hayatını kaybetti” haberleri arasında geçen kişisel hayatlarımız ya da tarihlerimizde, ikincinin de ilki gibi “doğal” olmasına çalışmak değil mi biraz da bizim meselemiz? Herkes için.


[i] Yazının çatısı, 19 Mart’tan önce, muhalif hesaplar bir bir kapatılmadan önce çatıldı, dolayısıyla Musk’ın burada bahsedilen “günahları” hafif kaldı. Lakin, Twitter’a alternatif olarak beliren Bluesky platformuna arada toplu halde geçişler yaşansa da orası çok “tenha” kaldığı için olsa gerek, yeni hesaplarla vb. bir şekilde geri dönülüyor Musk dünyasına sonunda.
[ii] Türkçenin acı kaybı: Türkçe açısından bozuk bir ifade olsa da en iyi, en fazla, en yerinde arama sonuçlarını o veriyor maalesef. “Öldü” sonuçları o kadar iyi değil ve dağınık. “Vefat etti” eski sözcük olduğundan kullanan azalmış epey. Öztürkçecilik yapıp “yaşamını yitirdi”yi denerseniz, o da zayıf. “Hayata gözlerini yumdu”, “melek oldu” gibi tercihler günlük sonuç veremeyecek kadar seyrek. (İngilizcede de arama yapacaksanız “passed away” bir yere kadar idare ediyor. “RIP” ve “died”dan yeterince “verim” alınamıyor, onu da bilesiniz!) Özetle en iyisi –bozuk ve “kayıp” bir Türkçeyle de olsa– “hayatını kaybetti” işte. İngilizceden apartılmış olması en büyük (k)ayıbı. Kaybolan bir şey bulunabilme ihtimali de taşımaz mı aynı zamanda? Ölünce “kaybedilen hayat”ı sonrasında bulma ihtimaliz hayli düşük olsa gerek… Türkçesi hayli bozuk bir toplum, daha doğrusu topluluk haline geldiğimiz için önemseyen pek yok artık böyle şeyleri. İngilizce “loss”dan türetilen “hayatını kaybetti” kalıbı yaygınlaştı, oldu bitti. Galat-ı meşhurlara yeterince alıştık, “hayatını kaybetti”yle birlikte Türkçedeki “kayıp”ların sayısı da varsın artmış olsun, ne yapalım!

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Muhabbetimiz daim olsun...

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
daha fazla

Parmağa bak

Bu ülkede gündem ağırlaştıkça genelde nedense aynı şey oluyor: Bir yerlerden mutlaka bir futbol müsabakasının sesi yükseliyor. Ekonomi…
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin