Çalışmanın olmadığı radikal bir dünya mümkün mü?
İş, modern dünyanın efendisi. Çoğu insan için çalışmanın olmadığı bir toplumu hayal etmek imkansız. İş, özellikle İngiltere ve ABD’de, yakın tarihte hiç olmadığı kadar gündelik hayata hükmediyor ve hayatın her alanını istila ediyor. Eğitim, bütünüyle bir istihdam edilebilirlik saplantısıyla şekilleniyor. Ağır engelli, sosyal yardıma tabi insanların bile iş aramaları bekleniyor. Şirketlerin gözde çalışanları alışılmışın dışındaki çalışma programlarıyla gösteriş yapıyor. Çok çalışan aileler, siyasetçiler tarafından yüceltiliyor. Arkadaşlar birbirlerine parlak iş fikirleri sunup duruyor. Teknoloji şirketleri, çalışanlarını yirmi dört saat çalışmanın oyun gibi bir şey olduğuna ikna ediyor. Gig ekonomisi şirketleri gece gündüz çalışmanın özgürlük olduğunu savunuyor. Çalışanlar işe gidip gelirken daha fazla zaman harcıyor, daha az grev yapıyor, daha geç emekli oluyorlar. Dijital teknolojiler işe ayrılan vaktin boş zamanı istila etmesine olanak tanıyor.
İş, karşılıklı olarak beslenen tüm bu yöntemlerle, rutinlerimizi ve zihinlerimizi giderek daha fazla biçimlendiriyor, diğer etkenleri dışarıda bırakıyor. Joanna Biggs’in 2015’te kaleme aldığı Sabahtan Akşama: Çalışan Britanyanın Bir Portresi [All Day Long: A Portrait of Britain at Work] kitabında ifade ettiği gibi “İş… din, parti politikaları ve toplum ortadan kalktığında hayatlarımıza nasıl anlam kazandırdığımız meselesidir.”
Oysa bu çalışma sistemi birçok çalışan için gitgide daha da “çalışmayan” bir hal alıyor. Çalışmanın inanç sisteminde oynadığı merkezi rol gibi sorunların istisnai örneklerden ibaret olmadığını kabul edemiyoruz, ancak bu sistemin başarısızlığının kanıtlarını baktığımız her yerde görebiliyoruz.