Kapitalizmin eleştirisine psikanalitik katkı

Okurlar Freud’un metinlerine kapitalizm eleştirisi bulmak amacıyla baktıklarında çoğunlukla tatminsiz kalırlar. Kapitalizmden ismiyle nadiren bahsedilir ve zarar verici özelliklerine yalnızca birkaç açık pasajda değinilir. Freud belirli tarihsel koşulların ötesinde, öznel veya toplumsal fark etmeksizin sadece genel simgesel mekanizmaları hedef aldığı izlenimini yaratan, daha nötr bir tınısı olan kültür terimini tercih eder. Bu anlamda Freud, bilinçdışının zaman tanımadığı teziyle uyumlu hareket etmektedir. Tarihsel anlayışın bu bariz yokluğu bizi eninde sonunda bilinçdışının kapitalist kültürlerin tesisi ve işleyişine özgü koşullara karşı bağışık olduğuna inandırabilir. Böyle bir bilinçdışı, tarihötesi içeriklerin bir taşıyıcısı olacaktır ve Jungcu kolektif bilinçaltıyla örtüşecektir. Ancak daha yakından bakılırsa nevrotik karmaşaların önyüzünde her zaman kapitalizmin ilerleyişine özgü somut toplumsal olgu ve süreçlerin, bilhassa baba işlevinin aşınmasının (sözümona otorite krizi), savaş, ekonomik kriz gibi olaylar vasıtasıyla travmatizmin artışının yer aldığı görülür.

Bilinçdışı ve ekonomi

Freud’un çalışmalarında özellikle ilgi çekici olan bir özellik, bilinçdışı mekanizmaların mantığını anlatmak için sürekli olarak ekonomik metaforlar kullanmasıdır. Freud soyut bir ekonomiden bahsetmez fakat onun spesifik kapitalist karakterinden söz eder. Libido, zihinsel para birimi olarak tanımlanır, ayrıca libidinal yatırım kavramı mevcuttur, zihinsel aygıt haz artışı (Lustgewinn, haz kazanımı) üretimini talep eden bir baskı içerir[i], Freud ayrıca bağlı olan duygulanım miktarının (Affektbeträge), zihinsel enerjisini (libido) harcamak (Aufwand) ve biriktirmekten (Ersparnis) de bahseder (libidinal bağlar ve yatırımlar düşüncesi). Tüm bunlar ve daha fazlası, libidonun ölçülebilir olduğu ve düşünce süreçlerinin ölçülebileceği, hesaplanabileceği ve tedavinin dönüştürücü amaçları için söylemsel (sözlü) olarak harekete geçirilebileceği epistemik bir nesne haline gelebileceği şeklindeki (epistemolojik) bir kanaate dayanmaktadır.

Böylelikle libido, simgesel aygıt (dil, değer, söylem) yoluyla manipüle edilir. Libidinal ekonomi ya da dürtü ekonomisi (Triebökonomie) konuşan bedende hazza ve hazsızlığa sebebiyet veren gücü elinde bulunduran simgesel kurgular, gösterenler ve fantezilerden oluşmaktadır. Veya bu kurgular tarihsel olarak koşullanmıştır ve bu doğrultuda Freud’un belli bir mekan ve zamanda analiz ettiği libidinal ekonomi pek tabii kapitalist ekonomiye benzetilebilir. İkincisi de kurgular olmadan düşünülemez, özellikle Marx’ın hayali sermaye (finans, kredi, faiz) olarak isimlendirdiği, nedensellik gücüyle donatılmış başka bir kurgu olmadan düşünülemez. Son olarak Freud’un bilinçdışı kuramının, bilinçdışı emek (Arbeit) kuramından bahsedilebilecek kadar, onsuz düşünülemeyecek emek kavramı mevcuttur.

Tüm bunlar bizi bilinçdışının problematik durumuna geri götürür: Ne zamandışı ne de zamansal, ne bir çeşit değiştirilemez insanlık hali gibi tüm tarihi koşulları aşkın ne de kapitalist üretim tarzıyla icat edilmiş ve dayatılmış bir tür yabancılaştırıcı örnek olarak verili tarihi koşullara büsbütün içkindir. Lacan bilinçdışının bu içkin aşkınlığını tarif etmek için mükemmel bir terim türetti: extimity. Bilinçdışı, konuşan bedendeki simgesel düzenin (dil, söylem, değer) gerçek bir sonucudur fakat tamamen bilfiil var olan toplumsal bağlar ve üretim tarzlarına dayalıdır. Bu, her şeyden önce bilinçdışının yasaları ve mantığının, bu tür toplumsal bağlar ve üretim tarzlarının yasaları ve mantığına göre değiştiği anlamına gelir.

Kapitalizmin eleştirisine psikanalitik katkı aşağıda iki açıdan irdelenmektedir. İlk kısımlar Freud’un kapitalizmin zihinsel aygıttaki zarar verici sonuçlarıyla yüzleşmesinin süregiden gerçekliğine daha kapsamlı şekilde odaklanıyor. İkinci bölüm Lacan’ın yapısalcı yaklaşımına dönüyor, yapısal nedensellik kuramını irdeliyor ve keyif ve sömürü arasındaki bağlantıyı vurguluyor. Tartışma Lacan’ın, Freudcu buluşun Marx’ın ekonomi politik eleştirisiyle güçlerini birleştirdiği eleştirel gelenekte psikanalizin yer edinmesine yaptığı vurgunun yeniden doğrulanmasıyla sona ermektedir. Her iki çerçevenin de özünde bir taraftan emeğin ve üretimin örgütlenmesi, diğer taraftan düşüncenin örgütlenmesi arasındaki bağlantıyla karşılaşmamız şaşırtıcı değil.

Kapitalist bilinçdışı

Freud kapitalist ekonomik mekanizmalar ile Rüyaların Yorumu’ndaki rüya çalışması kuramında bilinçdışı düşüncenin mantıksal mekanizmaları arasındaki bağlantıya ve travmatik nevrozların hızlı yayılımının kapitalizmin iki ana özelliğiyle ilişkilendirildiği Uygarlığın Huzursuzluğu’ndaki nevrozların kültürel etiyolojisine değinir: savaş ve kriz. İkili bir etiyolojik perspektif mevzubahistir: Kültürel etiyoloji, sosyoekonomik olaylar ve teknolojik yeniliklerin travmatik etkisine odaklanır ve böylelikle bir travmatik niteliğin, kültürün temellerine ait olduğunu iddia ederken bilinçdışı emek sorunsalı, nevrozun Almanca’da Verausgabung denen şeyden kaynaklanan bir hastalık olduğunu öne süren bir tezi içerir. Hem ekonomik anlamda harcanma hem de psikolojik anlamda tükenme anlamına gelen terim, ekonomik sömürü ve prekarizasyonla doğrudan ilişkilendirilebilir. Bu bakış açısından, Freudcu bilinçdışı kuramı önemli bir eleştirel görüş içerir: Bu görüş Adorno, Horkheimer, Marcuse gibi eleştirel düşünürler ve diğer erken dönem Frankfurt Okulu temsilcileri tarafından çabucak benimsenen psikopatolojik karmaşaların sosyogenezini önerir.[ii]

Freud’un bilinçdışı kuramında emeğin merkeziliğinin farkında olmak için yalnızca psikanalizin kurucu eseri Rüyaların Yorumu’na başvurmak yeterlidir, bu kitapta açık ara en uzun bölüm rüya çalışmasına ayrılmıştır. Freud’un sonraki yayınları diğer bilinçdışı emek türlerini sundu; espri çalışması, yas çalışması, hatta bastırma çalışması. Bu düşünsel emek hem kişisel olmayan hem de soyut bir emektir, “hiçbir şekilde düşünmediği, hesaplamadığı veya muhakeme etmediği” (Freud 2001 [1900]: 507) göz önünde bulundurulduğunda niteliksiz bir emektir; bu özellik onu sürekli düşünen, hesaplayan ve muhakeme eden, dolayısıyla nitelikli emek veren bilinçten büsbütün ayırır. İroni olmaksızın bilinçdışı “ideal işçi” olarak adlandırılabilir (Lacan 1990: 14) çünkü bilinçli işçiden farklı olarak hiçbir zaman greve gitmez, protesto etmez veya üretimi herhangi bir şekilde sabote etmez. İlaveten Freud’un çalışmayı, merkezi bir emek verme örneğinden ayırması, bu süreci Marx’ın soyut emek ve emek gücü kavramına en yakın hale getiriyor.

Bilinçdışı emek kavramı düşünce ve emeği kesin bir şekilde eşitler (ki bu düşünme üzerine emsalsiz bir tezdir). Freud rüyalar, espriler, edim hataları, perde anılar vb. olgulardaki çeşitli düşünsel edinimleri analiz ederken bunları iki temel işleme (yoğunlaştırma ve yer değiştirme) ayırır ve bunları zihinsel yaşamdaki nitelikli işçiler (Werkmeister, usta işçiler) olarak tanımlar. Dolayısıyla düşünce; içeriğini işlemenin, biçimini ve ifade edilişini değiştirmenin iki biçimsel yoluna indirgenebilir. Lacan, Roman Jakobson’ı takip ederek yoğunlaştırmayı ve yer değiştirmeyi iki temel dilsel işleme dönüştürdü: metafor (yoğunlaştırma için) ve metonimi (yer değiştirme için). Bunu yaparak Freud’un bilinçdışı emek kuramını dilin emek kuramı olarak adlandırılabilecek şeyle destekledi. Dil zaten bir üretim tarzıdır, dolayısıyla belirli bir ekonomik düzendir. Lacan’ın “üstdil yoktur” ifadesi, dilde tarafsızlığın olmadığının, hakim toplumsal üretim tarzına dair söylemsel bir üst-konum varsayma imkanının olmadığının altını çizer. Eğer dil bir araçsa o zaman Freudo-Lacancı bakış açısı bu aracın asla tarafsız olmadığı konusunda ısrarcı olur. Üretimin toplumsal tarzının damgasını taşımayan bir dil ve sonuç olarak toplumsal çevre tarafından dayatılan ifade biçimleri içinde iş görmeyen bir düşünce yoktur.[iii]

Bilinçdışı emeğin ana özelliği zamandışılık karakterinde yattığından ötürü -gece veya gündüz bilmez ve bilincin arkasında çalışmaya devam eder- zihinsel aygıtta zihinsel enerjinin sürekli harcanma-tükenmesi vardır. Özne doyumsuz bir emek talebiyle karşı karşıyadır ve Freud bu talebe iki isim verir: arzu ve dürtü.[iv] Bu bağlamda, şaşırtıcı veya değil, Freud’un eserlerinde kapitalizme yapılan tek gerçek göndermeyi buluyoruz. Freud bilinçdışı arzunun durumunu açıklamak için aşağıdaki ekonomik analojiye başvurur:

Gündüz düşüncesi, bir rüya için girişimci rolünü pek tabii oynayabilir; fakat söylendiği üzere, fikri ve bunu gerçekleştirecek inisiyatifi olan girişimci sermaye olmadan hiçbir şey yapamaz; masrafları karşılayabilecek bir kapitaliste ihtiyaç duyar ve rüya için ruhsal masrafları karşılayan kapitalist önceki günün düşünceleri ne olursa olsun her durumda ve su götürmez şekilde bilinçdışından gelen bir dilektir. (Freud 2001 [1900]: 560-561)

Bilinçdışı emek ekonomik karşılaştırmada mevcut değildir fakat Freud’un metninin geri kalanında enine boyuna tartışılmıştır. Bu çalışma, her şeyin ötesinde düşünsel içeriğe bilinçdışı arzunun tatminini sürdürecek olan bir biçim vermekten ibarettir. Freud bilinçdışı emeğin başarısının içerik manipülasyonundan ziyade biçim vermekten ibaret olduğu konusunda kuşkuya yer bırakmıyor. İçerik değişmemiş olarak kalır fakat biçim, ifade edildiği haliyle materyalin yoğunlaşmasını ve yer değiştirmesini ve daha yüksek bir düzeyde ürünü ambalajlayan görselleştirmeyi ve ikincil gözden geçirmeyi içerir. Bu sürecin sonucu, yani somut bir rüya, meta ile kıyaslanabilir; Marx, metanın onun ikili karakteriyle birlikte analiz edilmesi gerektiğini bize hatırlatır: Kullanım değeri olarak, bu sınırlı bir ihtiyacı doyurur; değişim değeri olarak, bu ise sermayenin sonsuz ve doyumsuz artı-değer talebini karşılar. Bilinçdışı arzu, aynı zamanda içerik ve nitelik aracılığıyla değil biçim ve nicelik aracılığıyla da doyurulur ve aynısı Freud’un, alıntılanan satırların yazılmasından beş sene sonra sunduğu bilinçdışı eğilim, yani hayatının geri kalanında çalışmalarını meşgul eden dürtü için de geçerlidir.

Freud’un tezi, düşünsel süreçlerin metaların üretimini işaret eden metamorfoz benzeri bir şey içerdiğidir. İki ölçülebilir nesne arasındaki ilişkiyle başlar: Bilinçdışı üretim ve bilinçdışı emeğe yatırılan libidinal masraf. Ayrıca, emek ve düşünce bu düzeyde kesinlikle eşdeğerdir: Düşünce emektir fakat asla bitmeyen bir emektir. Hiç bitmeyen, neredeyse sonsuz karakteri, yalnızca analitik bakışın düşünce süreçlerini niteliksiz düşünce olarak -veya Marx’ın sözcükleriyle anlatırsak soyut düşünce olarak- niceliksel karakterleri açısından incelemesi şartıyla ortaya çıkar. Doyumsuz talep kesintisiz bir düşünsel emekle karşılaşır. Bu süreç kesintisiz olarak haz uğruna haz ürettiği için Freud’un bilinçdışı emek süreci eskizi bir başka denklem içerir: “düşünce keyiftir.”[v] Emeğin zamandışılığı ve keyfin bitmezliği bir ve aynıdır ve nevrotik kişi düşünce, emek ve keyiften oluşan bu kimlik bağı tarafından radikal olarak tüketilen ve tükenen biri olacaktır.

Ekonomik mantıktan ekonomik nedenselliğe

Böylece Freud tarafından analiz edilen süreç üç adımdan oluşmaktadır: Masraf yatırımı, bilinçdışı emek ve tüketim. Bu süreç sonlu değil sonsuzdur; bu, mevzubahis üç adımın bilinçdışı eğilimin talep etmeyi ve tüketmeyi asla bırakmadığı ve bilinçdışı emeğin üretmeyi asla sonlandırmadığı bir kısır döngüyü biçimlendirdiği anlamına gelir. Yeri gelmişken neredeyse sonsuz bir sürecin en iyi örneği Marx’ın iki dolaşıma dair tartışmasında bulunabilir: Meta mübadelesi, M-P-M (meta-para-meta) ve kapitalist dolaşıma uygun olacak şekilde P-M-P’ (para-meta-paranın artışı).[vi] İkinci formülde para, değerli nesnelerin (metaların) üretimini devam ettirmek için yatırılır, nitekim Marx kapitalist üretimi “üretim uğruna üretim” ve “aşırı üretim” terimleriyle nitelendirir. Metalar, tüketicilerin taleplerini karşılamak amacıyla değil tüketicide talebe (ya da daha açık olarak Marx’ın Grundrisse’de belirttiği üzere ihtiyaçlar üretmek için: Meta üretimi ihtiyaç üretimidir; bkz. Marx 1993: 92) sebebiyet vermek ve tatminden ziyade daha fazla tatminsizliğe sebebiyet vermek için piyasaya sürülür çünkü yalnızca bu tatminsizlik kesintisiz bir kâr elde edilmesini mümkün kılar.

Eğer kapitalist üretimin özü üretim uğruna üretim (neredeyse sonsuz veya bitmek bilmez üretim) ise o zaman libidinal ekonominin haz uğruna haz (ya da Lacan’ın jouissance olarak adlandırdığı şey veya keyif) üretimine sabitlenmesine dair psikanalitik kavrayış, üretimin kapitalist toplumsal örgütlenmesinin öznel yüzüne değinir. Daha önce belirtildiği üzere Freud için haz, kârın eşdeğeridir. Bilinçdışı dolaşım H-E-H’ (haz-emek-haz kazanımı) şeklinde yazılabilir, burada bilinçdışı eğilim tarafından emek sürecine yatırılan masraf olumsuz hazdan, “keyiften feragat etmekten” başka bir şey değildir (Lacan 2006b: 17). Arzu ve dürtü, daha çok haz elde etmek için durmaksızın bu feragat edişi -ki bu emeğin zorunluluğunun gizli hakikatidir- talep eder. Tam da bu yönüyle arzu ve dürtü, toplumsal üretim tarzındaki kapitalist rolüyle örtüşür. Kapitalist, aynı zamanda artı-değerin sistemli talebini, yani sistemin keyfini doyurmak için her öznenin keyiften vazgeçmesini talep eder.

Öznel ve toplumsal alan, metamorfoz vasıtası ile benzeşen bir yabancılaşma süreci içerir. Marx’ta para, daha doğrusu sermaye, bir sonraki adımda artık ürüne dönüşen ya da daha doğrusu tüketim (sağ taraf: M-P’) vasıtasıyla artık ürünün elde edildiği metanın (sol taraf: P-M) nesneleşmiş ve somutlaşmış biçimine bürünür. Zihinsel aygıtta bilinçdışı eğilim bilinçdışının para biriminin (libido veya haz) bilinçdışı emeğe (sol taraf: H-E) dönüştürülmesi yoluyla eşit düzeyde dışsallaştırılır ve bu sonrasında artı-haz (sağ taraf: E-H’) elde etmek için tüketilir. Yine Freud ekonomik faktörden söz ederken sözleri metaforik olarak ele alınmamalıdır. Toplumsal ekonomi, libidinal ekonomiyi anlamanın anahtarını elinde tutuyor gibi görünmektedir.

Freud’un bilinçdışı emek kuramı, toplumsal sömürü sorunsalına yaklaşan bir şeyin altını zaten çizmişti: Sonsuz bir emek süreci/keyif süreci içindeki öznenin harcanması/tükenmesi. Nevrozların sosyoekonomik etiyolojisine gitgide daha fazla odaklanmasıyla Freud, öznedeki hasarı yoğunlaştıran iki diğer faktörü de açıkça kabul etti: Savaş ve kriz. Haz İlkesinin Ötesinde’de şunu okuruz:

Şiddetli mekanik sarsıntılar, demiryolu felaketleri ve yaşam için tehlikeli olan diğer kazalardan sonra ortaya çıkan bir durum uzun zamandır biliniyor ve tarif ediliyor; buna “travmatik nevroz” adı verildi. Henüz son bulan korkunç savaş, bu tür çok sayıda hastalığa sebep oldu ama en azından bu bozukluğun nedenini sinir sistemindeki mekanik gücün yol açtığı organik lezyonlara atfetme eğilimini sonlandırdı. (Freud 2001 [1920]:12)

Freud bu satırları, hakiki bir travmatik nevroz salgınını tetikleyen I. Dünya Savaşı’nın akabinde yazmıştı. Nevrozların modern yayılımına katkı sağlayan olumsal ve yapısal bir faktörü çok açık şekilde kabul etti: Her şeyin ötesinde savaş, ekonomik kriz ve bugün prekarizasyon olarak adlandırılan yıkıcı süreçler vasıtasıyla yaşamın sömürüsünden oluşan, olumsal ve yapısal gerçeklik olan üretim ve teknoloji ile ilişkili kazalar.

Freud Uygarlığın Huzursuzluğu’nda, nevroz ve kapitalist kültür arasındaki bağlantıyı çok daha açık şekilde resmeder; öyle ki soyut kültür [culture in abstracto] ve somut kapitalizm [capitalism in concreto] arasındaki farkın “hasarlı yaşam” üretiminin miktarından ve travmatizmin yoğunluğundan oluştuğu izlenimi edinilir. Kapitalizm şüphesiz nevrozu icat etmedi ama ekonomik ve toplumsal ilişkilerin aşırı üretim zorunluluğu ile sürekli savaş ve kriz arasındaki bağlantısı üzerine kurulmasıyla travmatik nevroz, gitgide bir kitlesel olgu ve kapitalist ekonomik zorunlulukların saldırgan bir şekilde uygulanmasının kaçınılmaz, gerekli bir yan etkisi haline geldi. Dolayısıyla kapitalizmin temel, gerekli ve kaçınılmaz bir unsuru hasarlı öznelliğin seri üretimidir (aşırı-üretim); bu, nevrozun kapitalizmin düşünme düzeyinde kesintisiz olarak sebebiyet verdiği tali hasarın ayrıcalıklı bir kişileşmesi olarak değerlendirilebileceği anlamına gelir.

Freud, mutluluğun kapitalist ideolojisinin aksine kültürün mevcut durumunda örgütlenmiş travmatizmi ve öznelliğin yoğunlaşmış nevrotikleşmesini görür. Öznelliğin ideolojik kurgusunun (homo ekonomikus, bu muhtemelen kendi kendine yeten, egoist ve narsist birey) karşısına psikanaliz, gerçekte var olan öznelliği, kapitalist “ilerlemenin” gerçek sonucu ve çelişkili hakikati olarak travmatize olmuş nevrotiği çıkarır. Freud’un kendi ifadesiyle:

Bizi mutlu edecek bir yaşam planına ilişkin taleplerimizi bu kadar yetersiz şekilde yerine getirdiği ve muhtemelen kaçınılabilecek bu denli çok eziyetin var olmasına izin verdiği için kültürümüzün mevcut durumundan haklı olarak yakındığımızda -amansız bir eleştiri ile kusurluluğunun köklerini ortaya çıkarmaya çalışıyoruz, kuşkusuz uygun bir hakkı kullanıyoruz ve kendimizi kültürün düşmanları olarak göstermiyoruz … belki de kültürün doğasına ilişkin, hiçbir reform girişimine teslim olmayacak zorlukların bulunduğu fikrine de alışabiliriz. … Amerika’nın mevcut kültürel durumu bize, kültüre verilen ve dolayısıyla korkulması gereken zararı incelemek için iyi bir fırsat verecektir. Fakat Amerikan kültürünün eleştirisine girmenin cazibesinden kaçınacağım. (Freud 2001 [1930]: 115-116, değiştirilmiş çeviri)

Freud ideal bir kültürel durumun olmadığı konusunda şüpheye yer bırakmaz: kültürel huzursuzluk evrensel ve kaçınılmazdır. Kültürel mekanizmalara yönelik bu ciddi bakış açısı sebebiyle psikanaliz, kültürel “kusurlulukların” kökenlerini ortaya çıkarmaya karşı örgütlü kültürel direnç üzerinden çalışma zorunluluğu ile siyasi alana girer ve toplumsal yapılar üzerinde dönüştürücü bir çalışmaya katkıda bulunur. Freud’un Amerikan kültürünü, iki dünya savaşı arasındaki krize dayalı Amerikan kapitalizmini, kültürel mekanizmalar ve “hasarlı” öznellik üretimi arasındaki ilişkinin eleştirel incelemesine en iyi giriş olarak ele alıyor olduğu ortadadır. Freud sanki kapitalizmin kültürde yanlış olan her şeyi yoğunlaştırdığını söylüyor ve bunu yaparken de sosyoekonomik mekanizmalar ve travmatize olmuş öznellik arasındaki bağlantının eleştirel açıklamasında ayrıcalıklı bir giriş noktası sağlıyor. Das Unbehagen in der Kultur, Das Unbehagen im Kapitalismus başlığını da taşıyabilir; bilhassa metnin Eros ve Thanatos arasındaki çatışma ile sonuçlandığını ve Freud’un ölüm dürtüsü üzerine fikirlerini devam ettirdiğini düşünürsek. Öznenin varoluşuna ve refahına yönelik olağanüstü kapitalist kayıtsızlık, özgürlük ve eşitliğin görünürdeki küresel yayılımının arkasında toplumsal ilişkilerin, sürekli yeni sömürü biçimleri ve stratejilerinin icat edilmesine dayanması ve bunun sürekli savaş ve krize sabitlenmesi, Freud’un ölüm dürtüsü kavramıyla hedeflediği şeye dair hayati içgörüler sağlar: Öznenin varoluşunun korunmasına ve geliştirilmesine kayıtsız kalan neredeyse sonsuz ve doyumsuz haz-kârı talebi. Ölüm dürtüsü öznenin ötesindeki yaşamdır, yani bu açıdan kapitalizm Freud için mükemmel bir ölüm dürtüsü gibi görünmektedir.[vii]

Lacan’ın Freud’a dönüşü… Marx aracılığıyla

Freud kapitalizmle eleştirel yüzleşmelerinde bir hayli ihtiyatlı iken Lacan tam tersiydi. İlk olarak, Post-Freudcu psikanalizin birçok kolunun normalleştirici eğilimlerine eleştirel bir tepki içeren Freud’a dönüşünün bariz bir şekilde politik bir değeri vardır; bunun yanı sıra Freud’un spekülatif haz kavramsallaştırmasını sistematize eden ve birçok açıdan sadeleştiren keyif teorisi, libidinal ekonomiler ve toplumsal yapılar arasındaki bağlantıya dair incelemesini Marx’ın ekonomi politik eleştirisiyle ilişkilendirmesi; ve son olarak Mayıs 1968’deki siyasi olaylara tepki olarak fakat ayrıca psikanaliz ile kapitalizmin Marksist eleştirisi arasındaki epistemolojik ve kavramsal benzeşikliğin biçimlendirilmesi, kapitalizmin tarihsel ve yapısal metamorfozları, krizleri ve çelişkileri hakkında düşünmek için biçimsel bir araç sağlayan söylemler kuramı var.[viii]

1960’ların ortalarında Lacan’ın Freud’a dönüşünde Marx’ın giderek artan önemde bir rol oynamaya başladığını, ekonomi politiğin eleştirisine yapılan göndermenin daha önce yapısal dilbilimin oynadığı rolü devraldığını iddia etmek abartılı olmaz. Lacan’ın öğretisindeki bu yeniden yönelime onun kapitalizm, travmatize özne ve keyif arasındaki bağlantılara olan büyüyen ilgisi eşlik eder. Ara sıra yapılan eleştirilere rağmen Lacan, psikanalizin siyasi ağırlığını tam anlamıyla anlayabilmek için Marx tarafından açılan alanı katetmenin gerekli olduğu konusunda şüpheye yer bırakmaz. Post-Freudcu analiz, bilhassa Anglo-Amerikan çevrede fakat aynı zamanda kıta Avrupa’sında, eleştirel gelenekle bütün bağlarını kopardı ve bunun yerine kliniklerini ekonomik liberalizmin toplumsal taleplerine göre ayarladı. Lacan’ın ayna evresinin kavramsallaştırılmasıyla ve akabinde dilin yapısal analizine dayanan bir özne kuramıyla başlayan Freud’a dönüşü, öznelliğin kapitalist kurgularının tamamen reddedilmesi olarak okunabilir:

Akademik restorasyonu, sonrasında başarılı bir adaptasyona -savaşa bağlı olarak Diaspora’daki psikanalitik grubun yaşlanmasına ve eksiksiz bir uygulamanın, “Amerikan yaşam tarzına” uygunluğunu ispatlayan Good Housekeeping onay mührüne indirgenmesine bağlı bir zihinsel kaçınma olgusuna- saptırılan bir tür tedaviyle egoyu güçlendirmeye yönelik yanlış bir öneriyi haklı çıkaran psikanalitik kuram lehine olan sözde “otonom ego”ya itiraz olarak geliştirdiğim ilk stratejik nokta olan “ayna evre”min işlevini burada tekrar incelemeyeceğim. (Lacan 2006a: 684–685)

Öznelliğin ideolojik kurguları (güçlü ego, egoist homo ekonomikus) ve psikanalizin bilinçdışı deneyimden çıkarsadığı gerçek öznellik arasında hiçbir uzlaşma yoktur. Lacan’ın ayna evresi ve gösterenin öznesi kavramları, bu ideolojik kurguların karşısına, konuşma ve emek yoluyla yabancılaşmanın önceliği zeminine karşı geliştirilen bir öznellik fikriyle çıkar. Böylece psikanaliz, Marx’ın kapitalizm eleştirisi ve Freud’un kültür eleştirisinden ilham alan politik örgütlenme görevinin, kapitalist toplum ve psikolojik koşullar vasıtasıyla yabancılaşmış olan insan öznelerinin yeniden yabancılaşmadan arınacakları ve “nesneler arasındaki kapitalist toplumsal ilişkilerin” (Marx 1990: 165) yerini gerçek insanlar-arası ilişkilerin alacağı koşulları yaratmak olduğunu savunan, Freudo-Marksizm veya Freudcu Sol denen grup da dahil olmak üzere birçok Marksist akımdan daha radikal bir konum üstlenir. Lacan’ın özne kuramı, hem Freudo-Marksist hümanist yabancılaşmadan arınma çabasını hem de yabancılaşmadan arınmış öznelliğin kapitalist fantezisini reddetti.

Post-Freudcular kuramlarını ve pratiklerini, toplumda dolaşan egemen ideolojinin çıktısı olan kurgular yığınıyla yüzleşmektense bunları devam ettirecek şekilde düzenlediler. Kuramsal ve klinik çalışmaları psikanalize karşı, gitgide bir başka büyük dirence dönüştü. Bu tarz bir gelişimin riskleri, kuramsal ve klinik kısayollara[ix] şüpheci yaklaştığına ve psikanalizin, direncin yapısal sabitlenmesinde çok önemli epistemolojik, siyasi ve klinik engellerden biriyle karşılaştığına dair kanısını dile getiren Freud için bilinmedik değildi. İkincisi içsel ve dışşaldır, öznel ve toplumsaldır; bu, psikolojik bir taşıyıcıdan ziyade verili yapısal düzen ve dürtünün libidinal saplantısıyla ilişkilendirilmelidir. Bu noktada psikanaliz, analizana kendi çalışma zorunluluğuyla seslenir ve egonun (Freud) değişimi veya yapısal değişimin diğer yüzü olan öznenin (Lacan) dönüşümüne sebebiyet vermeyi amaçlayan yönelimi sağlar. Söz konusu iki değişim (öznel ve toplumsal), bir ve aynı yapısal sürecin birbirinden ayrılamaz iki yüzüdür.

Lacan’ın Marx’a yönelmesi, 1960’ların son yıllarında Fransa’da öğrenci ve işçilerin ayaklanmasıyla elbette kısmen açıklanabilir ancak aynı zamanda psikanalizin yaygın epistemo-politik çerçevesinin ve ekonomi politiğin eleştirisinin tanınması da bunu mecbur kılıyordu. Lacan, Marx’ın artı-değer analizi ile Freud’un bilinçdışı emek ve haz üretiminin (artı-keyif) arasındaki bağlantıya ilişkin kuramsallaştırmasının müşterek benzeşiklik içinde olduğu iddiasında bu çerçevelemeye değindi. Marx’ın kapitalizmi ele alışı, kapitalist gerçekliğin diğer alanlarına bulaşan ve son kertede toplumsal çerçeve içerisindeki sınıf antagonizmasının sürekliliğini vurgulayan meta biçimindeki çelişkiden yola çıkar. Lacan’ın benzeşiklik fikrini genişleterek Freud’un ruhsal çatışma -dürtünün talebi ile eninde sonunda tedavi talebiyle sonuçlanan öznenin Verausgabung’u– kavramının sınıf çatışmasıyla yapısal bir paralellik içerisinde bulunduğu söylenebilir. Doğrusunu söylemek gerekirse Freud için hiçbir özel hastalığın olmadığını anımsarsak bu paralellik daha da haklı çıkar: Toplumsal yapılar ve kültürel talepler, zihinsel aygıtın işlev(siz)liğine her zaman katkıda bulunurlar.

Lacan’ın erken tezi, “bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır”, bilinçdışı ile toplumsal yapılar (dilin yapısı en temel toplumsal yapıdır, diğer toplumsal yapıların koşuludur) arasındaki bağlantı konusunda hala müphem kalmıştır; bu tez Freudcu biyolojizme ve onun filogeneze odaklanmasına karşı çıkar fakat kişinin dili in abstracto olarak anlamasına izin verdiği ve sonuç olarak tarihdışılığa kayma riskleri taşıdığı sürece bilinçdışının tüm tarihsel dinamiğini kavrayamaz. Lacan bu bakış açısından bihaber değildi; bu sebeple söylem kuramı, bilinçdışının toplumsal bağlara olan bağımlılığını daha sıkı bir şekilde ele alır. Dil in abstracto yapısından toplumsal bağ in concreto ile eş anlamlı olan söylem kavramına geçiş, Lacan’ın niçin nihayetinde psikanalizin önemli bir amacının “kapitalist söylemden bir çıkış” aramak olduğunu belirttiğini ve buna, böylesine bir çıkışı bulmanın “eğer herkes için olmazsa bir ilerleme teşkil etmeyeceğini” eklemesini açıklıyor. Bu noktada, psikanaliz ile ekonomi politiğin eleştirisi arasındaki benzeşikliğin bariz bir sınırıyla karşılaşabiliriz. İkincisi tam olarak herkes için kapitalizmden çıkışı hedeflerken psikanaliz öznenin tekilliği ile sınırlı kalır. Kapitalist söylemden çıkış öznelerin belki de kapitalizmden tamamı ile olmasa da “tedavi edildikleri” veya kaçınılmaz olarak ürettiği zihinsel hasara karşı bağışıklık kazandıkları anlamına gelebilir fakat onlara hiç değilse, hayatlarındaki kapitalist keyif tarzının yapısal direncine karşı analiz çerçevesinin ötesinde çalışmalarına izin veren asgari bir yönelim sağlanır.

Genel olarak psikanalizin ve özel olarak Lacan’ın kuramının kapitalizm eleştirisine önemli bir katkısı, söylem ve keyfin arasındaki ilişkinin sistematik incelemesinden oluşmaktadır: “Siyasi olana müdahale ancak, var olan tek söylemin -sadece analitik söylem değil- jouissance söylemi olduğunun farkına varılarak yapılabilir. Bu en azından, kişi onun aracılığıyla hakikate erişmeyi umuyorsa geçerlidir.” (Lacan 2007: 78). Lacan’ın söylem üzerine olan tezi ikilidir: Söylem altında kişi, toplumsal bağı libidinal bağ olarak anlamalıdır, ki bu şimdilerde banal görünen, güç ilişkilerinin libidinal ilişkiler veya üstbelirlenmiş keyif tarzları olarak somutlaştığı ifadeyi verir. Böylelikle psikanalizin “siyasi olana müdahalesi” güç-keyif olarak adlandırılabilecek bir bağlantı noktası etrafında gelişir: Keyfin tüm üretiminin emek içerdiği halihazırda Freudcu bir anlayıştı: Ancak bu hakikat, Marx’ın artı-değer üretiminin, sosyoekonomik çerçeve içerisindeki artı-keyfin bu kapitalist versiyonunun daima sömürüyle bir araya geldiği yönündeki eleştirel anlayışı ile birlikte düşünülmelidir. Bundan ötürü, Freudcu psikanaliz ve Marksist siyasetin sömürülen, acı çeken öznenin yararına çözmek için müdahale etmesi gereken ana düğüm emeğin, keyfin ve sömürünün bağlantı noktasıdır (ya da Almanca terimi yeniden tekrar edecek olursak Verausgabung, harcanma/tükenme).

Kapitalizm eleştirisi olarak söylem kuramı

Lacan nihayetinde, bir yanda efendinin söylemi ve üniversite söylemi diğer yanda histerik söylem ve analitik söylem arasında özgün bir bağdaşırlık olduğunu gösteren dört söylem formülünü önerdi.[x] Söylem kuramının iyiden iyiye geliştirildiği XVII. Seminer’de Lacan, kapitalizmin tarihine dair dört formülünün sofistike ve çok katmanlı bir okumasını sunar. Dört söylemi tüm karmaşıklığı içerisinde incelemek çok fazla vakit gerektirir fakat burada hatırlanacak olan şey feodalizmden kapitalizme tarihsel gelişim bakımından, Lacan’ın efendinin söyleminden üniversite söylemine geçişe özel bir dikkat yöneltmesidir. Kapitalizmin toplumsal uygulaması ve küreselleşmesi net şekilde, tahakküm ve itaat ilişkilerini devam ettiren söylem olarak anlaşılan efendinin söylemini ortadan kaldırmadı veya üstesinden gelmedi. Söylemi oluşturan dört unsurun (S1, efendi-gösteren; S2, bilgi; $, bölünmüş özne; a, nesne) yerleşimi, üniversite söyleminde efendi gösterenin hakikat konumunu üstlendiğini gösterirken Lacan kapitalizmin, efendiyi özüne indirgemeyi başardığına, yani insanların neyi istediklerini bilmediklerine dikkat çekiyor.

Kapitalist efendi neyi istediğini bilmeyebilir fakat nasıl elde edeceğini kesinlikle bilir: “Servet sahiplerinin mülkü vardır. Satın alırlar, her şeyi satın alırlar, kısacası çok şey satın alırlar. Ancak sizleri, bunun bedelini ödemedikleri gerçeğine yöneltmek istiyorum.” (Lacan 2007: 82). Kişi nasıl olur da bedelini ödemeksizin sürekli satın alabilir? Elbette borç yoluyla, bu da bize Freud’un libidinal enerjinin bilinçdışı yatırım mekanizmalarına dair anlayışını hatırlatır: Bilinçdışı, keyiften feragat etmeye dayanması bakımından borçludur ve bu sebeple bastırılmış bilinçdışı eğilimden gelen sürekli emek talebi vardır çünkü burada, tıpkı toplumsal bağlamda olduğu gibi, eksik dışsallaştırılmıştır ve özneye dayatılmıştır. Borç ve eksik arasındaki benzeşiklik, toplumsal çerçeveye de yansır; borç da, kendilerini sisteme kelimenin tam anlamıyla sömürülebilir emek gücü biçiminde borçlu olan politik öznelerde dışsallaştırıldığı ölçüde yansır. Üniversite söylemi (Lacan’ın kapitalizmle tekrar tekrar ilişkilendirdiği) formülünde öznenin ürün konumunda yer alması tesadüf değildir. Lazzarato’nun finansal kapitalizm okumasına atıfta bulunacak olursak (Lazzarato, 2012), üniversite söylemi (ulusal) borç ve kredi sistemi tarafından belirlenen özel koşullar altında satın alma/borç biriktirme eyleminin tekrarı vasıtasyla var edilen borçlu öznelliğin imalatını simgeler.[xi]

Daha önce işaret edildiği gibi, üniversite söyleminin hakikati bu çerçevede artık premodern (feodal) tahakküm ve itaat ilişkisini değil, ekonomik mübadelenin soyut eyleminde kodlanan bilhassa modern, kapitalist efendiliği temsil eden efendinin söyleminde yatar. Eğer üniversite söylemi ödeme yapmadan satın alma eyleminin tekrarı vasıtasıyla alacaklı-borçlu ilişkisinin anahtarını veriyorsa efendinin söylemi ekonomik mübadele (satım ve satın alım) ile artı-değer üretimi (efendinin söyleminde ürünün konumunu üstlenen) arasındaki bağlantının gizli hakikatinin anahtarını sağlar. Marx’ın gösterdiği üzere kapitalist gerçeklik, “özgürlük, eşitlik, mülkiyet ve Bentham”ın görünürdeki saltanatının arkasında (özel menfaat) sömürü, eşitsizlik, mülksüzleştirme ve doyumsuz kâr dürtüsü (bkz. Marx’ın Bereicherungstrieb’i) tarafından yönetilmektedir.

Tahakküm ve sömürünün kapitalist biçimlerini devam ettiren bu iki söylemin aksine, histeriğin ve analistin söylemi, kapitalizmin çelişkilerini dönüştürücü amaçlar için görünür kılan ve harekete geçiren söylemsel yapılar olarak okunabilir. Örneğin Lacan, Marx ve Lenin’i histerikle özdeşleştirmekten çekinmez, devrimci söylemde bölünmüş öznenin üretim alanını işaretleyen çatışmaların bilgisini almak için efendiyi “çağıran” faillik konumunu üstlendiğini ileri sürer. Marx için proleter, üç merkezi kapitalist soyutlamanın -meta, para ve sermaye- fetişleştirilmesine demirlenmiş hayali ekonomi politik bilginin aksine, yapısal konumundan yola çıkarak ekonomi politiğin eleştirisinin kapitalizmin çelişkili hakikatini ortaya çıkarabilecek devrimci bir öznelliktir. Ekonomi politiğin aksine onun eleştirisi, farklı bir soyutlamayı, soyut emeği veya daha spesifik olunursa emek gücünü fetişleştirir: Metalar evreninde semptomatik bir konum üstlenen bir meta (Meta-üreten tek meta olmak ve bu yüzden “muazzam bir meta birikimi” içinde ve dışında tüm diğer metalarla hem özdeş olmak hem de özdeş olmamak [Marx 1990: 125]). Bu nedenle Marx, sadece proleter konumundan değil, aynı zamanda proleter olarak da yazar.

Toplumsal semptom ile başa çıkmanın bir başka yolu da Freud tarafından örneklendirilmiştir. Ona göre nevrotik, libidinal ve toplumsal ekonomiyle hem bütünleşen hem de bunlardan dışlanmış bir öznelliği karakterize eder ve bedensel ve zihinsel ıstırabıyla konuşan bedendeki duygulanımların yapısal nedenselliğini ve ekonomik örgütlenmesini örneklendirir. Travmatik nevroz, kapitalizmdeki huzursuzluğu somutlaştırır ve kapitalist durumun ürettiği öznelliğin asıl biçimini simgeler. Ayrıca, tıpkı Marx’ın, sistemik sömürünün artık toplumsal ilişkilerin nihai ufku olmayacağı, adil bir siyasi düzene yönelik öznel bir talep etrafına yöneltilmiş, kapitalist üretim tarzını yorumlamanın eleştirel bir yöntemini icat etmesi gibi Freud, sömürü ilişkilerinin libidinal sabitlenmesine müdahale eden bir tedavi tekniği ve kültürü oluşturan yapısal ve gerçek çatışmaların çokluğuyla yüzleşen bir başka “çatışmalı bilim” (Althusser 1993: 226) icat etti. Kapitalizm ile eleştirel yüzleşmeye gelindiğinde libidinal ekonominin Freudo-Lacancı eleştirisi, Marksist eleştiriye gerekli ilaveyi temin eder. Devam eden ekonomik, siyasi ve çevresel kriz sırasında her iki çabanın da başarılı bir geri dönüş yapması kesinlikle tesadüf değildir çünkü kritik zamanlarda travmatize olmuş öznelliğin aşırı üretimi apaçık yoğunlaşıyor veya sistemin direnci üzerinden çalışma veya onun aleyhine çalışma zorunluluğu insan gerçekliğinin tüm alanlarında daha fazla gerekli hale geliyor.

Sonuç

Freud, yaşamının son yıllarında psikanalizin imkansız bir meslek olduğunu söyledi. Bu imkansızlık, onu yaşamı boyunca meşgul eden şeyle yakından bağlantılıdır: Hem bireysel olarak analizanlarda hem de kültürel çerçevelerde karşılaşılan, psikanalize yönelik direnç problemi. Bu direnci yalnızca onun psikolojik görünümüyle kısıtlamak yanlış olur. Aksine bu direnç kültürün en temel özelliğini simgeler. Dışsal, yabancı veya tehditkar bir şeye karşı bir direnç değildir, daha ziyade kültürü oluşturan bir şeye, kültür ve doğa arasındaki farklılığa ve kültüre içkin olan tüm antagonizmalara karşı bir dirençtir. Mevzubahis direnç kurucu dirençtir, Freud’un psikanalitik çalışmada niçin imkansız bir görev gördüğünü açıklayan simgesel yapının bu temel eylemidir; bu, analistlerin bu imkansızlıkta dirence karşı çalışma zorunluluğunun (Freud’un Durcharbeiten diye adlandırdığı derinlemesine çalışma) peşinden gitmemek için bir mazeret görmeleri gerektiği anlamına gelmez.

Psikanaliz, analizanların yaşamına ve daha genel olarak kültürel çerçeveye, öznel libidinal ekonomilerin veya mevcut sosyoekonomik çerçevedeki keyif tarzlarının bütünleşmesine kısa devre yaptıran yeni bir antagonizma sunar. Bu yeni antagonizma açık olarak analizanın zihinsel aktivitelerinin -konuşma, düşünme ve keyif- toplumsal yapılar üzerindeki dönüştürücü çalışma için harekete geçirilmesini içerir. Psikanalitik teknik her zaman emeği örgütleme çabasıyla ve hatta emeğin siyasetiyle birleşir. Bu, Freudcu yöntemin Marx’ın eleştirisiyle kesiştiği yerdir.[xii] Marx’ta sistemik direnç sorunsalı, örneğin fetişizm kılıfı altında ele alınır ve eleştiri emeği Freud’daki gibi, aynı direnç üzerinden çalışma zorunluluğu ile desteklenir. Özgürleştirici politika, kapitalist sistemin örgütlü direncine karşı koyan ve gitgide -iddiaya göre- toplumsal üretim tarzının topyekûn dönüşümüne, kapitalizmden çıkışın içkin bir inşasını beraberinde getirecek yapı üzerine içkin bir çalışmayı simgeler. Lacan için psikanaliz, bu görevi görmezden gelemez.


*Bu yazı, Samo Tomšič’in Routledge Handbook of Psychoanalytic Political Theory adlı kitapta yer alan “Kapitalizm” başlıklı makalesinin çevirisidir. Ali Eren Ataş tarafından tercüme edilmiştir.


[i] Marx’ın kapitalist üretim tanımını “üretim uğruna üretim” olarak ifade edersek (Marx 1990: 742) bu gücün haz uğruna haz üretimini talep ettiği söylenebilir. Freud bu eğilime Trieb (dürtü) ismini verir ve böylece Marx ile aynı kavramı kullanır. Marx ve Freud’da dürtüye dair güncel bir tartışma için bkz. Johnston 2017 ve Tomšič 2015: 117-130.
[ii] Freudcu sola dair kapsamlı bir açıklama için özellikle Dahmer 1982’ye bakınız. Anglofon dünyasında bu konu Robinson 1990 tarafından ele alınmıştır.
[iii] Dilsel tarafsızlığın yokluğu Volosinov 1986’nın ana fikri olmuştur.
[iv] Freud zaman zaman dürtüyü “temsil ettiği güç toplamına veya emek talebi miktarına (Arbeitsanforderung)” indirgedi (Freud 2000: 220).
[v] Lacan 1999: 70, değiştirilmiş çeviri.
[vi] Bkz. Marx 1990: 247-257.
[vii] “Ölüm dürtüsü toplumu” meselesi üzerine, bkz. McGowan 2013: 283-286.
[viii] Lacan’ın solcu olduğunu iddia etmek yanlış olmasına rağmen kuramı özgürleştirici amaçlar için benimsenebilir ve benimsenmelidir. Öğretisinin eleştirel bakış açısının tümüyle Lacancı Sol denilen grubu doğurması tesadüf değildir (Stavrakakis 2007).
[ix] Özellikle eski öğrencisi Otto Rank ile olan tartışmasında: “Rank’ın argümanı … Avrupa’nın savaş sonrası sefaleti ile Amerika’nın ‘refahı’ arasındaki tezatın baskısı altında yaratılan ve analitik terapinin temposunu Amerikan yaşamının telaşına uyarlamak için tasarlanan, döneminin bir çocuğudur … Rank’ın deneyinin kuram ve pratiği artık geçmişte kaldı – tıpkı Amerikan ‘refahının’ kendisi gibi.” (Freud 2001 1937]: 216-217). Bu satırlar finansal krizden hemen sonra yazıldı ve analizin muhtemelen bitmez tükenmez karakterinin, kapitalizm altındaki toplumsal ve öznel koşullara işaret eden sürekli krizle hiçbir ilişkisinin olmadığı meşru olarak iddia edilebilir.
[x] Dört söylemin şemaları ve yapısal düzenleri için, bkz. -özellikle- Lacan 2007: 31 ve ikinci bölümün tamamı. Lacan’da söylem kavramı görünüşe göre iki farklı alanı ayakta tutan simgesel yapıyı temsil eder: bireysel konuşma ve toplumsal bağ. Bu yüzden söylem, Lacan’ın öznel yapılar ve toplumsal yapılar arasındaki yapısal benzeşiklik tezini yansıtır.
[xi] Bu, Marx’ın Kapital 1. Cilt’in son bölümlerinde ilkel birikimi yeniden oluşturmasının, Lacan’ın kapitalizm hakkında bazı eleştirel görüşlerini anlamak için gerekli ilaveyi temin ettiği yerdir.
[xii] Direnç ve derinlemesine çalışmanıın arasındaki üretken gerilimi sürdürmenin Freud’un imkansız olarak tanımladığı diğer iki mesleği işaret ettiğini hatırlayabiliriz: Yönetmek ve eğitmek. Sonuçta Marx ve Freud ikilisi veya ekonomi politiğin eleştirisi ve psikanaliz belirli bir imkansızlıklar ittifakını simgeler.


Kaynakça

Althusser, L. (1993) Écrits sur la psychoanalyse, Paris: STOCK/IMEC.
Dahmer, H. (1982) Libido und Gesellschaft: Studien über Freud und die Freudsche Linke, Frankfurt am Main: Suhrkamp Verlag.
Freud, S. (2000) Studienausgabe, Vol. 3, Frankfurt am Main: Fischer Verlag.
Freud, S. (2001 [1900]) ‘The Interpretation of Dreams’, in The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Vol. 5, London: Vintage Press.
Freud, S. (2001 [1920]) ‘Beyond the Pleasure Principle’, in The Standard Edition, Vol. 18.
Freud, S. (2001 [1930]) ‘Civilization and Its Discontents’, in The Standard Edition, Vol. 21.
Freud, S. (2001 [1937]) ‘Analysis Terminable and Interminable’, in The Standard Edition, Vol. 23.
Johnston, A. (2017) ‘From Closed Need to Infinite Greed: Marx’s Drive Theory’, Continental Thought & Theory, 1(4), 270–346.
Lacan, J. (1990) Television: A Challenge for the Psychoanalytic Establishment, New York: W.W. Norton & Co.
Lacan, J. (1999) Seminar, Book XX, Encore, New York: W.W. Norton & Co.
Lacan, J. (2006a) Écrits, New York: W.W. Norton & Co.
Lacan, J. (2006b) Le Séminaire, livre XVI, D’un Autre à l’autre, Paris: Seuil.
Lacan, J. (2007) Seminar, Book XVII, The Other Side of Psychoanalysis, New York: W.W. Norton & Co.
Lazzarato, M. (2012) The Making of the Indebted Man, Cambridge and Los Angeles: Semiotext(e).
Marx, K. (1990) Capital, Vol. 1, London: Penguin Books.
Marx, K. (1993) Grundrisse: Foundations of the Critique of Political Economy, London: Penguin Books.
McGowan, T. (2013) Enjoying What We Don’t Have: The Political Project of Psychoanalysis, Lincoln and London: University of Nebraska Press.
Robinson, P. (1990) The Freudian Left, Ithaca, NY: Cornell University Press.
Stavrakakis, Y. (2007) The Lacanian Left: Essays on Psychoanalysis and Politics, Edinburgh: Edinburgh University Press.
Tomšič, S. (2015) The Capitalist Unconscious: Marx and Lacan, London: Verso.
Volosinov, V.N. (1986) Marxism and the Philosophy of Language, Harvard: Harvard University Press.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Muhabbetimiz daim olsun...

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
daha fazla

Yeni karanlık çağ

“Keşke teknoloji acil durumlarda sana ulaşmanın bir yolunu bulmuş olsaydı,” deyip duruyordu bilgisayarım. 2016’daki ABD başkanlık seçiminin sonuçları…
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin