Emin Alper’in sineması uzun zamandır Türkiye’nin toplumsal gerilimlerini doğrudan açıklamak yerine onları kapalı alanlara yerleştirip baskı altında yaşayan karakterlerin ruh halleri üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Bu alegorik yaklaşım bazen güçlü sonuçlar veriyor. Çünkü Emin Alper toplumsal olanı sloganla değil atmosferle, açık tezlerle değil tedirginlik duygusuyla kurabiliyor.
Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş da ilk bakışta böyle bir hattın üzerine yerleşiyor. Daha açılışından itibaren seyirciyi adı konmamış bir tehdidin, eski hesapların, yarım bırakılmış hafızaların içine atıyor. Fakat film ilerledikçe şu soru giderek büyüyor: Buradaki kapalılık gerçekten zenginleştirici bir tercih mi, yoksa anlatının taşımakta zorlandığı bir yük mü?
Kurtuluş‘un en dikkat çekici yanı, bir topluluğu son derece somut ayrıntılarla kurarken o topluluğun tarihsel zeminini aynı ölçüde belirsiz bırakması. Filmde mekanın dokusu canlı: Dağlık coğrafya, taşra gündelik hayatı, evlerin iç düzeni, silahların dolaşımı, erkekler arasındaki hiyerarşi, ortak korkuların konuşulma ve aktarılma biçimi… Bütün bunlar bize kapalı bir dünyanın işleyişini duyuruyor. Seyirciler de bu dünyanın nasıl nefes alıp verdiğini, hangi jestlerle ayakta kaldığını, hangi suskunluklarla örüldüğünü hissedebiliyor. Bu bakımdan film özellikle ilk bölümünde dikkatle kurulmuş bir topluluk resmi çıkarıyor ortaya. İnsanların konuşmalarından çok bakışları, kararlarından çok tedirginlikleri, açıklamalarından çok alışkanlıkları öne çıkıyor. Bu da filme ciddi bir yoğunluk kazandırıyor.
Ama tam burada bir yarılma ortaya çıkıyor. Çünkü film bu kadar canlı biçimde kurduğu topluluğun neden bu kadar yoğun bir korku ve şiddet sarmalına sürüklendiğini aynı açıklıkla kurmuyor. Geçmişte yaşanmış bir çatışmanın izleri var, devletle kurulmuş bir ilişkinin izleri var, “dışarıdakilere” karşı beslenen düşmanlığın izleri var. Dahası, bütün bu unsurlar Türkiye’de özellikle Kürt coğrafyasına, devletle kurulan tarihsel gerilimlere ve yerinden edilme meselelerine değen çağrışımlar da üretiyor. Fakat film bu çağrışımların hiçbirini açık bir siyasal ve toplumsal çerçeveye yerleştirmiyor. Böyle olunca izleyici bir gerilimin sonucunu görüyor ama o gerilimin maddi kaynaklarını tam olarak kavrayamıyor. Sonuçta anlatıyı taşıyan şey, toplumsal tarihten çok giderek ağırlaşan bir ruh hali oluyor.
Burada temel mesele şu: Elbette her film, politik ya da toplumsal bir meseleyi belge kesinliğiyle açıklamak zorunda değil. Sanatın görevi bazen eksiltmek, bazen karartmak, bazen açık bırakmaktır. Ama karartma ile boşluk aynı şey değildir. Bir filmin bazı şeyleri söylemeyip sezdirmesiyle, onları yeterince kuramayıp havada bırakması arasında ciddi bir fark vardır. Kurtuluş tam da bu sınırda dolaşıyor. Bir yandan seyircinin önüne kapanmış bir dünya koyuyor, öte yandan o dünyanın neyin ürünü olduğunu açıklamaktan sürekli geri çekiliyor. Sonuçta ortaya gizemli olduğu kadar eksik de duran bir yapı çıkıyor.
Filmin ikinci yarısında bu sorun daha görünür hale geliyor. İlk bölümde bir topluluğun içine giriyor, onun kurallarını anlamaya çalışıyor, tehdit duygusunun nasıl yayıldığını izliyorsunuz. İkinci bölümde ise olaylar daha yoğun, daha sert, daha büyük anlamlar taşıyacak biçimde üst üste binmeye başlıyor. Dinsel çağrışımlar, düşler, işaretler, içe kapanma, yabancı korkusu, liderliğin paranoyaya kayması, topluluğun kendi içine daha da sert kapanması… Bütün bunlar kağıt üzerinde son derece kuvvetli temalar. Ne var ki film bunları birbirine bağlayan düşünsel omurgayı yeterince sıkı kuramıyor. Bu yüzden yaşananlar kaçınılmaz bir tarihsel sürecin parçası gibi değil de giderek artan bir bunaltının görsel ve işitsel dışavurumu gibi algılanıyor.
Bu durum özellikle başkarakter Mesut’un (Caner Cindoruk) çiziminde belirginleşiyor. Mesut’un iç dünyası filmin taşıyıcı unsurlarından biri olmak istiyor, çünkü topluluğun korkuları büyük ölçüde onun üzerinden dolaşıma giriyor. Ne var ki, film Mesut’un iç kırılmasını gerçekten anlamamıza yetecek derinliği tam açamıyor. Onu bazen bir önder, bazen bir taşıyıcı beden, bazen bir ruhsal çöküş odağı olarak izliyoruz. Fakat bu katmanlar birbirini besleyerek gelişmiyor. Bu nedenle Mesut topluluğun çelişkilerini cisimleştiren güçlü bir karaktere dönüşmekten çok filmin üstüne yüklediği anlamları sırtında taşımakta zorlanan bir düğüm gibi kalıyor. Filmin sonuna doğru oyunculuğun daha yüksek bir tona çıkması da bu yüzden karakteri büyütmekten ziyade onun etrafındaki inandırıcılık sorununu görünür kılıyor.
Buradaki asıl açmaz, filmin alegori ile somutluk arasında kararsız kalması. Kurtuluş, belli ki yalnızca belirli bir coğrafyanın, belirli bir topluluğun hikayesini anlatmak istemiyor. Daha geniş bir çerçeveye seslenmek, bugünün dünyasında korkunun, dış düşman fikrinin, dinsel ve siyasal kapanmanın nasıl işlediğine dair daha kapsayıcı bir şey söylemek istiyor. Bu niyet anlaşılır. Hatta ilk bakışta iddialı ve değerli de görünüyor. Fakat evrensellik arayışı bazen tersinden bir soyutlama üretir. Tarihsel yükü olan meseleler, adları ve koşulları silinince daha genel değil daha zayıf hale gelebilir. Çünkü onları asıl sarsıcı yapan şey, tam da belirli bir yerde, belirli bir tarihte, belirli iktidar ilişkileri içinde oluşmuş olmalarıdır.
Kurtuluş‘ta hissedilen sorun biraz da bu. Film, yerel olanı koruyarak evrensel bir düzleme açılmak istiyor ama yerelin içindeki çatışma yeterince açılmadığı için evrensellik de tam kurulamıyor. Böyle olunca, film büyük anlamlara işaret ediyor ama o anlamların ağırlığını taşıyacak toplumsal zemini her zaman bulamıyor. Seyirciye çok sayıda çağrışım sunuluyor: Etnik gerilim, mülkiyet çatışması, devletle kurulan kirli bağlar, kutsal işaretler, düşman imgesi, kurtuluş fikri, toplu hezeyan. Fakat çağrışım bolluğu tek başına düşünsel derinlik yaratmıyor. Hatta bazen tam tersine, filmin hangi izleği gerçekten işlemek istediğini bulanıklaştırıyor.
Yine de Kurtuluş‘u yalnızca bu zaaflar üzerinden değerlendirmek eksik olur. Çünkü filmde ciddiye alınması gereken bir emek ve irade var. Görüntü düzeni, mekan duygusu, ses kullanımı, topluluğun gündeliğini kurma biçimi, ilk bölümde gerilimi ağır ağır sıkıştıran ritim etkileyici. Film, seyirciyi rahat ettirmek istemiyor, bunu daha ilk anlardan belli ediyor. Kapanmış bir dünyanın içine bakarken, oradaki huzursuzluğun bize de bulaşmasını hedefliyor. Bu bakımdan Kurtuluş, seyircinin dışarıda güvenle durup içeriyi yalnızca “izlediği” bir film değil. Bir noktadan sonra seyircinin de o kapalı dünyanın bakışıyla yüzleşmesini istiyor. Dışarıdan gelen, bilinmeyen, tehdit olarak kodlanan her şeyin gölgesi, bir süre sonra perdeyi aşarak salona yayılıyor. Filmin en rahatsız edici ve en değerli yanı belki de burada.
Fakat rahatsız edicilik tek başına yeterli değil. Bir film ne kadar sert olursa olsun, o sertliğin düşünsel karşılığı kurulmadığında geriye yalnızca yoğunluk kalır. Kurtuluş, bu yüzden etkileyici olduğu kadar yarım kalmışlık izlenimi bırakıyor. Çünkü film güçlü bir başlangıç noktasından yola çıkmasına rağmen sonlara doğru kendi kurduğu gerilim ağını açıklamak yerine büyütmeyi tercih ediyor. Duygu artıyor, ses yükseliyor, imgeler çoğalıyor ama neden-sonuç bağı aynı ölçüde derinleşmiyor. Seyirci, filmin neyi sezdirmek istediğini anlıyor fakat neden buna tam ikna olmadığını da hissediyor.
Burada filmin Berlinale bağlamı da önem kazanıyor. Uluslararası festivallerin son yıllarda en çok sevdiği şeylerden biri, belli bir ülkenin toplumsal, siyasal yaralarını çağrıştıran ama onları tam adıyla telaffuz etmeyen yapıtlar. Böyle filmler, hem “cesur” bulunabiliyor hem de her yere uyarlanabilir bir yorum alanı açıyor. Bu durum bazen yaratıcı bir alan sağlasa da çoğu zamanki işlevi sivri düşünceleri törpülemek oluyor. Kurtuluş‘un yarattığı muğlaklık, biraz da bu ikili yapının içinde okunabilir. Film, belirli bir gerçekliğe fazlasıyla yaklaşırsa ağırlaşacak, fazla uzaklaşırsa boşalacak bir çizgide yürüyor. Berlinale gibi güncel siyasal gerilimler karşısında çoğu zaman ilkesel bir açıklıktan çok temkinli bir belirsizliği tercih eden bir festival ortamında böyle bir filmin karşılık bulması şaşırtıcı değil. Çünkü film de festival de bir tür açıklık korkusunu paylaşıyor gibi: Söylenecek şeyi sonuna kadar söylemeyen, ama tam da bu çekingenliği derinlik gibi sunabilen bir tutum.
Sonuç olarak Kurtuluş kolayca kenara bırakılacak bir film değil. Ama kendi hırsının altında ezilen bir yapıt olduğu da söylenebilir. İçinde çok kuvvetli bir topluluk tasviri, sahici bir taşra sıkışması ve gerçekten etkileyici bir ilk yarı var. Bunun yanında, taşıdığı siyasal ve ruhsal iddiaları aynı berraklıkla açamayan bir ikinci yarı da var. Film, bir toplumsal dram olarak ilerlediğinde daha güçlü, büyük bir alegoriye dönüşmek istediğinde daha kırılgan duruyor. Belki de asıl mesele burada: Kurtuluş, nereye yerleşeceğine tam karar veremediği için, her iki alandan da tam güç alamıyor.
Yine de bu kararsızlık, filmi tümden önemsizleştirmiyor. Tersine, bugünün sinemasında giderek daha sık gördüğümüz bir eğilimi açık ediyor: Somut tarihten beslenip, onun açık adlarını anmaktan çekinen; büyük yaralara dokunup, onları belirleyen iktidar ilişkilerini sonuna kadar göstermeyen, politik görünmek isteyen ama siyasal açıklığın bedelini üstlenmekte tereddüt eden bir anlatı tarzı. Kurtuluş, bu eğilimin hem çarpıcı hem sorunlu bir örneği. O yüzden film üzerine düşünmek değerli. Yalnızca ne anlattığı için değil, neyi neden eksik bıraktığı için de.
*Bu yazının ilk versiyonu Mecra’da yayımlanmıştır.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
