Başlık parasından Sevgililer Günü’nün icadına, gişe rekoru kıran romantik komedilerden kanlı elmas ticaretinin en mutlu günümüzün bir temsili haline getirilişine, aşk, seks ve evlilik meseleleri uzunca süredir kapitalizmin vazgeçilmez gündem başlıkları arasında yer alıyor. Bu yüzden romantik ilişkiler her ne kadar ilk bakışta kişisel ve özel konular olarak algılansa da bir o kadar toplumsal etkenlerle şekilleniyor.
2010’ların başında ortaya çıkan flört uygulamaları, partnerlerin bu zamana kadar birbirleriyle ortak sosyal çevrelerde tanıştıkları düzeni tamamen çöpe attı. Bu düzenin yerine modern dünyada her geçen gün giderek azalan dikkat süremiz ve dopamin bağımlılığımızla uyumlu bir katalog yerleştirdi. Saniyeler içinde geçilen suretler, yarım kalan yüzeysel sohbetler ve yüzlerce seçenek arasında kaybolan kişisel özellikler artık öylesine norm haline geldi ki bugüne kadar insanların nasıl tanışıp ilişki kurabildiklerini bile unuttuk. Artık sosyal ortamlarda biriyle tanışma girişiminde bulunmak özellikle Z kuşağı için tuhaf, hatta korkutucu bir ihtimal olarak görülüyor.
Elbette gri alanda duran belirsiz ilişkiler her zaman aşk hayatımızın bir parçasıydı (mesela Issız Adam henüz 2008’de çekilmişti) ancak Türkçeye “gündelik ilişki” diye çevirebileceğimiz “situationship” kavramının tam da bu yıllarda hayatımıza girmesinin ve yaygınlaşmasının birçok nedeni var. Situationship, tam olarak “henüz adı konmamış ilişki” demek değil. Tanımsızlığın sağladığı özgürlük alanı, herkesin idare edebileceği kadar sorumluluk ve daima geri çekilme opsiyonunun saklanması gibi özellikleri, bu olguyu basit bir ilişki kuramama halinden çıkarıyor ve bilinçli bir ilişki kurmama tercihine dönüştürüyor. Terimin içindeki “durumsallık” vurgusu, ilişkinin müşterek kararlar yerine o gün gelişebilecek çeşitli durumlara göre keyfi ve tek taraflı şekillenebilmesine dikkat çekiyor. Bu dalgalı hal içerisinde duyguların derinleşebilmesi pek mümkün olmazken, üstüne bir de arkadaşlık, işyeri ya da okul gibi ortaklıkların eksikliği eklenince sorumluluk duygusu ortadan kalkıyor ve ilişkileri bozuk para gibi harcamak kolaylaşıyor.
Kapitalizmin temel vaadi olan her zaman “daha iyi bir seçeneğin olduğu” fikri, elbette ilişkileri de gri alanda bırakıyor. Aslında situationship’in tarafları basitçe, bahsi geçen “daha iyi” seçeneği ararken “yeterince iyi” olanı da elden bırakmak istemiyor. Piyasa mantığı tabii ki burada da işliyor, asgari sorumlulukla azami haz almayı direten anlayışın sonunda duygular da birer kâr-zarar hesabına mahkum oluyor. Yalnızca güzellik, statü, maaş gibi kavramlar değil mizah anlayışı, kültürel ilgi alanları, eğitim seviyesi gibi kriterler de metalaşıyor. Günün sonunda elimizde aşkın “kıpırtılı” hali değil, karşımızda “yatırım yapmaya” değecek birinin olup olmadığı sorusu kalıyor.
Öte yandan, günümüz genç yetişkinlerinin böyle düşünmesi hiç tuhaf değil zira giderek büyüyen bir güvencesizlik hali içinde gelecek planları yapmak pek mümkün olmuyor. OECD verilerine göre, Türkiye’de gençlerin yaklaşık üçte biri ne eğitimde ne istihdamda. Konut maliyetleri büyük şehirlerde son 10 yılda neredeyse 10 kat arttı. Dolayısıyla 20’li yaşlarının ortasındaki gençlerin yarısından fazlası halen ailesiyle birlikte yaşıyor. Üstelik bu tablo yalnızca bizim memlekete özgü değil. Dünya genelinde giderek şiddeti artan ekonomik kriz, ebeveynlerinden daha radikal kuşaklar yaratırken gelecek kaygıları flörtleşme dinamiklerine de yansıyor. Ekonomik birikimimiz, nitelikli işlerimiz, barınma güvencemiz yok. Bu koşullar altında kendi geleceğimiz hakkında fikir sahibi olamazken haliyle başkasıyla kurulacak bir ortak gelecek üzerine düşünme fırsatı bulamıyoruz.
Hadi diyelim iş bulduk, bu defa karşımıza emek sömürüsü duvarı çıkıyor. Uzun çalışma saatleri, performans kaygısı, ekonomik belirsizlik, kendimizden kişisel bir marka yaratma zorunluluğu gibi faktörlerle iliğimizi sömüren iş dünyası, yalnızca fiziksel değil duygusal emeğimize de çöküyor. Bir zamanların çoksatan Amerikan rüyasının “çalışırsan sen de kazanırsın” yalanı hâlâ alıcı buluyor, üç kuruşluk işlerin üzerimizde yarattığı stres ve kaygı derinlikli ilişkiler kurabilme kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor. Bireyin başarısını her şeyin önüne koyan bu düzen, çalışanları bencilliğe, dolayısıyla yalnızlığa iterken gizliden gizliye kulağımıza bunun “alfa” bir yaşam stili olduğunu fısıldıyor.
Bu noktada, hayatın diğer her alanında olduğu gibi, gündelik ilişkilerde de beklentileri karşılanmayan, duygusal açıdan sömürülen ve kendini sorgulayanlar genelde kadınlar oluyor. Bunun elbette kadınların kırılgan, aşırı duygusal ya da anaç varlıklar olmalarıyla falan ilgisi yok. Ataerkil sistem, kız çocuklarına yalnızca kendileri için değil etraflarındaki erkekler için de sorumluluk almayı daha büyürken öğretiyor. Doğdukları andan itibaren sadece cinsiyetleri sebebiyle hissettikleri gelecek kaygısı ve kendi evlerinden tanıdıkları emek sömürüsü, kadınlar için genç yetişkin erkeklerin aksine hiç de yeni karşılaştıkları duvarlar değil. Bu yüzden ilişkilerde duygusal derinliğe erişmek kadınlar için daha ziyade lüks gibi görünüyor.
Gündelik ilişki, Issız Adam sendromu ya da ghosting… Hangi tanımı kullanırsanız kullanın, ataerki ve kapitalizm var oldukça böyle belirsiz ve gündelik ilişkiler de var olmaya devam edecek. Sürekli tüketmeyi öğütleyerek kendini var eden ekonomik düzen, kadınların omuzlarına yüklediği sorumluluklarla ayakta duran toplumsal düzenle buluşunca yakınlığın, hazzın, ilginin olduğu ama sorumluluğun, önceliğin, açık iletişimin olmadığı bir ilişkilenme biçiminin ortaya çıkması hiç de tesadüf değil.
İlişkileri tanımlarken neredeyse her hafta yeni bir kavram icat ediliyor. Böyle bir hıza iman eden dünyada kimin kiminle nasıl ilişkilenmeyi tercih edeceği elbette kendi kararı. Ama açık iletişimi mumla aradığımız, bunu bulamayınca da verdiğimiz tepkilerle de “gidik” ilan edildiğimiz yeni ilişki düzeninde, belki de gri alanları mor bayraklarla fethetmenin zamanı gelmiştir.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
