Öfke nasıl kamusal yaşamın dili haline geldi?

2025’te Oxford Sözlüğü eliyle kavram dağarcığımıza eklenen “öfke tuzağı” (rage bait) olgusunu yalnızca bir internet taktiğinden ibaret saymak, onun kültürel önemini hafife almak olabilir. Bu kavram yalnızca bir içerik tarzını değil yeni bir duygusal iklimi, kamusal yaşamı şekillendiren bir duygusal atmosferi ifade eder. Neredeyse sosyal medyanın icadından bu yana öfkeyi yalnızca kışkırtan değil, öfkenin etrafında örgütlenen bir medya ekosisteminin içinde yaşıyoruz.

Bu, düşmanlığı ritme, algoritmik dolaşımı da kadere dönüştüren bir ekosistemdir. Guy Debord’un “gösteri, bir dizi görüntüden ibaret değildir, görüntüler aracılığıyla kurulan bir sosyal ilişkidir,” şeklindeki ısrarı burada yeni bir anlam kazanır: öfke tuzağı, yalnızca çevrimiçi ortamda karşılaştığımız bir taktikten ziyade birbirimizle nasıl ilişki kuracağımızı öğrendiğimiz şeydir. Duyguların bir altyapı oluşturduğu, günlük dikkatin mimarisine dokunduğu tuhaf bir kültürel durumu ortaya koyar.

Böyle bir ortamda, duygulanımı hammaddesi olarak gören platformların boyunduruğunda yaşamanın bir koşulu olarak öfke, spontan patlamalardan çok daha fazlasıdır. Bu açıdan bakıldığında, öfke tuzağı da bir sapma değil medya kültüründeki daha büyük bir dönüşümün doğal belirtisidir. Eskiden kitle iletişim araçları sansasyonel haberlerle flört ederken, günümüzün dijital sistemleri sansasyonu endüstriyelleştirip provokasyonun kaçınılmaz olduğu bir ortam yaratmıştır.

Günümüzün dijital araçlara bağımlı toplumları artık disipline edilmiş, baskıdan ziyade uyarılma aracılığıyla yönlendirilen, sinir uçlarında yaşayan toplumlardır. Olumlama toplumu, artık kendisini uyarılma ve heyecan toplumu haline getirmiştir. Öfke tuzağı da işte bu mantık içinde gelişir, ahlaki meşruiyetle uyarılma politik aciliyet kılığına girmiş heyecanlar sunar. Öfke, sürekli olarak belirsizlikten endişe duyan bir dünyada ahlaki netlik yanılsaması yaratır, kesinliğin rahatlığını sunarken kargaşayı besler. Aynı anda hem anestezi hem de adrenalin etkisi yaratır.

Öfke tuzağını “kültürel bir durum” olarak adlandırmak onun ikili doğasını kabul etmek anlamına gelir: aynı anda hem bir platform stratejisi hem de müşterek bir manevi yaşam alanıdır. Kamusal yaşamın nasıl deneyimlendiğini, anlaşmazlıkların nasıl sahnelendiğini ve aidiyetin nasıl oluştuğunu şekillendirir. Öfke ne kadar çok dolaşırsa kamusal katılımın varsayılan duygusal kaydı olarak o kadar fazla normalleşir. Bu anlamda öfke tuzağı da semptomatik hale gelir. Duygusal yönetişime karşı savunmasızlığımızı, duyguları metalaştıran ortamlara karşı duyarlılığımızı ve bunları sürdürmedeki suç ortaklığımızı ortaya çıkarır.

Dikkat ekonomisinden öfke ekonomisine

Platform kapitalizmini anlamak üzere başvurduğumuz ilk kavramlardan biri “dikkat ekonomisi” olmuştu. Bu kavram, en büyük kaynağın kullanıcıların nereye baktıkları ve ne kadar süre kaldıkları olduğunu varsayıyordu. Ancak dikkatin tek başına yetersiz olduğu çok geçmeden ortaya çıktı, platformlar dikkatin antenlerinin her seferinde aynı çalışmadığını öğrendi. Görünürlük için rekabet diye başlayan süreç, duygusal yoğunluk için rekabete dönüştü. Shoshana Zuboff’un Gözetleme Kapitalizmi Çağı adlı kitabında belirttiği üzere, platform ekonomisi davranışları daha sonra kullanmak üzere toplamakla kalmaz, aynı zamanda bunları tahmin eder ve şekillendirir, tıklamalardan olduğu kadar duygusal tepkilerden de değer elde eder. Öfke burada dijital yaşamın bir yan etkisinden ziyade son derece verimli bir itici güç olarak ortaya çıkar: merak veya eğlenceden daha hızlı yayılır, daha uzağa ulaşır ve ulaştığı yerde daha sıkı tutunur. Ekonomi, dikkatten harekete, pasif bakıştan duygusal katılıma doğru kayar.

Bu yeni paradigmada, öfke sonsuz bir şekilde yenilenebilir olduğu için en kârlı duygu haline gelir. Öfke kendi kendini besler, tekrar tekrar ziyaret edilmesini gerektirir, yanıt üstüne yanıt verir ve kullanıcıları tepki sarmalına çeker. Günümüzde sosyal medya platformları güçlendirme yapıları olarak işlev görür, duygusal aşırılık algoritmik olarak avantajlıdır çünkü etkileşimi en üst düzeye çıkarır. Eğlenceli bir gönderi beğeni alır, öfke uyandıran bir gönderi ise tartışma, savunma, kınama gibi binlerce mikro duygu performansını beraberinde getirir ve bunlar kaydedilebilir, paraya dönüştürülebilir veya başka amaçlarla kullanılabilir. Bu nedenle, tık tuzağından öfke tuzağına geçiş önemlidir: tık tuzağı yalnızca merakı manipüle ederken, öfke tuzağı kimlik, ahlak ve aidiyeti manipüle eder. Platformları da sonsuz kaydırma alanlarından duygusal çatışma arenalarına dönüştürür.

Sonuç, öfke ekonomisi diye adlandırabileceğimiz, öfkenin teşvik edilmekle kalmadığı, yapısal olarak da ödüllendirildiği bir ekosistemdir. Çağdaş dijital kültür gerilimden beslenir ve dijital kamusal alan rasyonel düşünceden çok duygusal yoğunlaşmayı öncelikli kılar. Öfke, bu yoğunlaşmaya en uygun duygusal biçimdir. Dikkat ekonomisi “Nasıl dikkatini çekebilirim?” diye sorarken, öfke ekonomisi “Karşılık vermekten kendini alamayacak kadar yoğun hissettirmenin yolu nedir?” diye sorar. Değişim ince ama belirleyicidir: Artık sadece içerik tüketicileri değilizdir, öfkemizin para birimi haline geldiği yeni bir sömürü sisteminde duygusal kaynaklarızdır.

Duygusal mühendisler olarak algoritmalar

Öfke tuzağı kültürel bir duruma işaret ediyorsa, algoritmalar da bu yeni yapının mimarlarıdır. Platformlar sadece içerik göstermez; görünür, acil ve duygusal olarak ilgili olanı aktif olarak şekillendirir. Sıralama sistemleri, tahmine dayalı analitik ve geri bildirim döngüleri aracılığıyla algoritmalar hangi duyguların en uzağa yayıldığını öğrenir ve ortamı buna göre ayarlar. Bu yüzden öfke her yerde hissedilir: kullanıcılar diğer duygulardan daha çok öfkeyi tercihi etmezler, ancak öfkenin algoritmik sistemler içinde daha “performans açısından değerli” olduğu kanıtlanmıştır. Deleuze’ün “denetim toplumu” kavramının da işaret ettiği üzere, günümüzde iktidar yasaklamadan çok düzenleme yoluyla, yani içinde yaşadığımız akışları ayarlayarak işler. Algoritmalar duygularımızı düzenler. Hangi duyguların katılımı teşvik ettiğini hesaplar ve dikkatimizi yönlendirerek dijital alanları gerilim için optimize edilmiş bir ortama dönüştürür.

Bu mühendislik çoğu zaman kullanıcı tarafından elbette fark edilmez, bu da onu daha da güçlü kılar. Kaydırma deneyimi kişisel, kendiliğinden ve organikmiş gibi hissedilir, oysa gerçekte son derece koreografiktir. Zuboff, platformların “davranışı öngörülebilir sonuçlar yönünde ayarlama” kapasitesinden söz eder ve duygusal yaşam da bu ayarlanan alanlardan biridir. Belirli bir başlık öfke uyandırıyorsa sistem bunu öğrenir. Bir gönderi infial yaratıyorsa, benzer içerikler daha fazla kullanıcıya sunulur. Facebook’un akışlardaki duygusal tonun kullanıcıların duygusal tonunu etkilediğini gösteren meşhur deneyleri bunu açıkça ortaya koyar: duygular çevrimiçi ortamda sadece dolaşıma girmez, aynı zamanda seçilir ve tetiklenir. Algoritmalar bu anlamda gerçek birer duygusal yöneticiye dönüşür: hangi duyguların yükseltileceğine, hangilerinin bastırılacağına usulca karar verirler.

Bu açıdan bakıldığında, algoritmalar sadece insanların çatışma eğilimlerini yansıtmakla kalmaz, bu eğilimleri eğitir, bazı duygusal refleksleri güçlendirirken diğerlerini zayıflatır. Dijital kültür topluluklar üretmez, birikimler ürettir ve öfke birikimin en etkili araçlarından biridir. Kullanıcıları duygusal açıdan yüklü topluluklar olarak bir araya getirir, düşmanlık aracılığıyla onları birbirine bağlar ve sürekli kışkırtma yoluyla katılımlarını sürdürür. Bu ortamda, sadece ne düşüneceğimizi öğrenmeyiz; nasıl hissedeceğimizi de öğreniriz. Algoritma, bize çatışmayı öngörmeyi, tepki vermeyi arzulamayı ve öfke ve ahlâki panik durumları aracılığıyla kamusal yaşamı deneyimlemeyi öğreten bir duygu eğitmeni haline gelir. Sonuç da sadece çarpık bir kamusal alan değil, aynı zamanda yeniden şekillendirilmiş bir duygusal benliktir.

Ortak üreticiler olarak kullanıcılar

Algoritmalar bu ortamı mühendislik yoluyla kuruyorsa, ona itici güç sağlayanlar kullanıcılardır. Öfke tuzağı katılım olmadan işlevini yerine getiremez; gücünü yorum yapan, tartışan, paylaşan, kınayan ve öfkelenen kullanıcılardan alır. Bu anlamda kullanıcılar, sadece tüketiciler değil ortak üreticiler haline gelirler. Verdikleri duygusal tepkiler özel jestler değil, veri, görünürlük ve kâr üreten üretken eylemlerdir. Lauren Berlant’ın “zalim iyimserlik” kavramı burada aydınlatıcıdır: Öfkenin netlik, irade veya adalet getirdiğine inanarak, bize zarar veren katılım biçimlerine bağlanırız, oysa öfke bizi sessizce daha derin bir yorgunluğa sürükler. Öfke, ahlaki güç hissi verir, ancak özneyi tekrarlayan bir duygusal emek döngüsüne—tepki verme, savunma, saldırma döngüsüne kilitlerken, sistem her bir duygu kıpırtısını daha sonra kullanmak üzere toplar.

Bu emek metaforik değil derinlemesine deneyimsel bir nitelik taşır. Günlük hayatı yeniden şekillendirir, sürekli kaydırmayı tetikte olmaya, anlaşmazlığı performansa ve kimliği de bir savaş alanına dönüştürür. Neoliberal rejimde hem işçi hem denetçi, hem kurban hem de failizdir. Kullanıcılar kendilerini duyarlı olmak için disipline ederler. İlgiyi sürdürmek için öfkeyi kontrol ederler, aidiyetlerini göstermek için öfkelerini sergilerler. Sosyal medya fenomenleri, medya yorumcuları, siyasi aktörler ve sıradan kullanıcılar, duygusal yoğunluğun güvenilirlik haline geldiği sonsuz bir tiyatroya katılırlar. Hiçbir şeyi kışkırtmayan bir gönderi “ölü” kabul edilir, kışkırtan bir gönderi ise etkilidir. Burada duygusal emek, sembolik olarak ödüllendirilirken maddi olarak sömürülür.

Yine de bu emek son derece yıpratıcıdır. Katılım bağlantı vadeder ancak çoğu zaman parçalanmaya yol açar, güçlendirme vadeder ancak bağımlılığı sürdürür. Kullanıcılar ne kadar öfkelenirse, duygusal enerjilerini sömüren sistemlere o kadar bağlı kalırlar. Raymond Williams kültürü “duygu yapısı” olarak tanımlar ve öfkeyi kışkırtan ekosistemlerde bu yapı sürekli bir kargaşa halidir: asla çözülmez, asla yatışmaz, her zaman yeniden alevlenir. Kullanıcılar bir paradoksa kapılırlar: kendilerini yoran mekanizmayı ayakta tutuyorlardır. Dolayısıyla, “öfkeli kullanıcı” figürü sadece bireysel bir psikolojik tip değil, işlev görmek için duygusal emek gerektiren medya ekonomisi içindeki yapısal bir rol, bir konumdur. Kullanıcıları ortak üreticiler olarak tanımak, duyguları işe dönüştüren bir sistemin suç ortaklığıyla, kırılganlığıyla ve sessiz şiddetiyle yüzleşmek demektir.

Duygu gerçeğin yerini aldığında

Öfke ekonomisi yalnızca duyguyu çarpıtmakla kalmaz, bilginin nasıl üretildiğini ve tanındığını belirleyen koşulları da yeniden şekillendirir. Hız ve yoğunluk için ayarlanmış ortamlarda, hakikatin yerini duygusal inandırıcılık alır—halihazırda hissettiklerimizi en güçlü biçimde doğrulayan şey, yavaş, karmaşık ya da belirsiz olandan daha doğruymuş gibi görünmeye başlar. Hannah Arendt, siyasetin paylaşılan gerçeklikten koptuğu anlarda “doğru ile yanlış arasındaki ayrımın kamusal önemini yitirdiği” uyarısında bulunmuştur. Öfke tuzağı bu çöküşü hızlandırır. Doğrulamadan çok tepkiyi, kuşkudan çok kesinliği, düşünmeden çok aciliyeti ayrıcalıklı kılar. Epistemik atmosfer değişir: Güvenilirliğin ölçütü artık kanıt değil, bir iddianın öfkeyi ne kadar güçlü seferber edebildiğidir.

Bu dönüşüm tesadüfi değildir, yapısal olarak yönlendirilmiştir. Sosyal medya platformları ille de doğru olan iddiaları değil, duygusal açıdan güçlü olanları ödüllendirecek şekilde tasarlanır. Bu da yanlış bilginin, seçici çerçevelemenin ve abartının rekabet avantajı kazandığı bir ortam üretir. Debord’un gözlemlediği üzere, “gösteri, cehaleti koruyan bir bilgi biçimidir” ve öfke tuzağı da bunu gündelik bir pratiğe dönüştürür: doğruluk olmadan açıklık, incelik olmadan tutarlılık sunar. Duygusal mantık, olgusal mantığın önüne geçmeye başlar. Tepki uyandırmayan bir “hakikat” zayıf görünürken, öfkeyi ateşleyen bir yalan, topluluğu, tutkuyu ve kimliği harekete geçirdiği için gerçekmiş gibi hissedilir. Uçucu duygu kalıcı bilgiye dönüşür: “Şiddetle hissediyorum, öyleyse daha önemlidir; birlikte hissediyoruz, öyleyse doğru olmalıdır.”

Bunun sonuçları kamusal söylem ve demokrasi için çok ağırdır. Öfke dikkat çekmenin kriteri haline geldiğinde, anlaşmazlıklar düşmanlığa dönüşür ve müzakere alanı daralır. Bilgi, kabileci onaylamaya dönüşür, tartışmak yerine bağlılık gösteririz. Öfkenin kışkırtılması sadece bildiklerimizi değil, bilginin bize nasıl hissettirdiğini de şekillendirir—acil, kutuplaşmış, düşmanca. Böyle bir ortamda, gerçek sadece yalanlar tarafından yenilgiye uğratılmaz, duygusal aşırılıkla boğulur. Kaybedilen sadece olgusal doğruluk değil, ortak bir gerçeklikte birlikte yaşama yeteneğidir. Duygular gerçeğin yerini aldığında, kamusal yaşam düşünme alanı olmaktan çıkar ve bilginin nefes almakta zorlandığı, yoğun duyguların sahnelendiği bir tiyatroya dönüşür.

Öfkenin estetiği

Öfke tuzağı yalnızca bir argüman olarak dolaşıma girmez, estetik bir biçim olarak da dolaşıma girer. Öfkenin bir üslubu—vurguya, çerçevelemeye ve teatraliteye dayanan tanınabilir bir grameri vardır. Abartıyla, ahlaki mutlakiyetçilikle ve dramatik sahnelemeyle beslenir: suçlayan başlıklar, sarsan imgeler, çatışmayı haklı bir yüzleşmeye indirgemek üzere sadeleştiren anlatılar. Susan Sontag’ın Başkalarının Acısına Bakmak’ta görsel şiddet üzerine yaptığı değerlendirmeler burada yeniden önem kazanır: “Fotoğraflamak çerçevelemektir ve çerçevelemek dışlamaktır.” Öfke tuzağı dünyayı, karşıtlığı keskinleştirecek biçimlerde çerçeveler, nüansı dışlayarak duygusal bir açıklık üretir. Ortaya çıkan şey yalnızca iletişim değil, gösteridir. Geçmiş dönemlerin sansasyonel gazete manşetlerini andırır fakat fazlaca hızlandırılmıştır. Dijital öfke, gerginliğin güzellik, saldırganlığın ritim, duygusal yoğunluğun ise tasarım olduğu bir estetik mantık inşa eder.

Bu estetikleştirme, öfkeyi bir yük olmaktan çıkarıp bir tür hazza dönüştürür. Öfke yalnızca ahlaki bir yoğunluk taşımaz, aynı zamanda eğlenceli hale gelir, tüketilecek ve icra edilecek bir şeye dönüşür. Mem savaşlarının komik boyutları, “ifşa etme” mesaj akışlarının teatral ritmi, dijital linçlerin karnavalesk enerjisi—tüm bunlar düşmanlığı kültürel üretime çevirir. Debord’un “gösteri, birikim derecesine ulaştığında görüntü haline gelir” tespiti burada ürkütücü bir karşılık bulur: Öfke ne kadar birikirse, o kadar tüketilebilir bir forma dönüşür. Özne yalnızca öfke hissetmeye değil, ondan zevk almaya—hiddetin coşkusunu tatmaya, kınamanın doyumunu yaşamaya, paylaşılan düşmanlığın keyifli yakınlığına kapılmaya davet edilir. Böylece öfke tuzağı siyaseti dramaturjiyle, etiği eğlenceyle buluşturur; dijital kamusal alan, her çatışmanın duygusal etki için sahnelendiği bir tiyatro halini alır.

Ancak haz hiçbir zaman masum değildir. Öfkenin estetiği, hem nasıl ilişki kurduğumuzu hem de kimlere dönüştüğümüzü yeniden şekillendirir. Bu estetik, anlamayı değil performansı ödüllendirir: en keskin hakaret, en dramatik teşhir, en görsel açıdan çarpıcı aşağılama; ölçülülükten ya da özen göstermekten daha kolay dolaşıma girer. Burada görünürlük anlamın yerini alır, ifade ise düşünmenin önüne geçer. Böyle bir dünyada öfke yalnızca ikna aracı değildir, saldırganlığı estetik olarak içselleştirmeyi öğreten bir kültürel tarza dönüşür. Bizi duygusal yoğunluğu arzulamaya, karşıtlıktan haz almaya ve çatışmayı bir sorun olarak değil bir gösteri olarak görmeye alıştırır. Dolayısıyla estetik olarak öfke, politik hayatı sadece süslemez, onu yeniden düzenler; güzellik, ritim ve haz aracılığıyla bizi, tam da kendini parçaladığı anda güçlü hissettiren bir kültürle baştan çıkarır.

Kapatırken…

Eğer öfke tuzağı yalnızca bir taktikten ziyade bir durumu adlandırıyorsa, öfke sonrasına dair bir yaşam hayal etmek ahlaki bir idealden çok kültürel bir zorunluluk haline gelir. İlk adım, duygusal geri çekilmenin ya da “çevrimdışına çıkmanın” tek başına her şeyi çözeceği fantezisine direnmek olmalıdır; mesele davranışsal değil, yapısaldır. Arendt, siyasetin insanların birbirlerine düşmanlar olarak değil, paylaşılan bir dünyanın katılımcıları olarak görünebildikleri bir alan gerektirdiğini hatırlatır ve “kamusal alan bizi bir araya toplar ama aynı zamanda birbirimizin üzerine düşmemizi engeller” diye yazar. Öfke tuzağı ise bunun tersine mesafeyi çökerterek sürekli çatışmayı dayatır. Farklı bir duygusal kamusallığı hayal etmek, yoğunluğun artık tek var olma biçimi olmadığı; duygusal hayatın platformlar için yalnızca itici güç değil, karmaşıklığı, kırılganlığı ve özeni sürdürebilen bir insani ilişki boyutu olduğu ortak bir dünyayı yeniden inşa etmektir.

Böyle bir yeniden tahayyül, niyetin yanı sıra tasarıma da dikkat etmeyi gerektirir. Platformlar tarafsız değildir, duygusal ortamlar üretirler ve farklı ortamlar farklı hissetme biçimlerini besler. Altyapılar politik kapasiteyi biçimlendirir, aynı durum duygular için de geçerlidir: Altyapılar birlikte nasıl hissedebileceğimizi belirler. Alternatif medya mekanları, daha yavaş yayın ritimleri, topluluk temelli moderasyon ve dolaşıma bilinçle sokulan tartışma… Williams’ın deyimiyle, gerilim değil dikkate yönelen farklı bir “duygu yapısı” için koşullar yaratabilir. Derin düşünme, bugün artık sahip olmadığımız kadar zamana ve yavaşlamaya ihtiyaç duyar. Öfke sonrasının duygusal kamusallığı bu zamanı korur; hızı önemle, öfkeyi canlılıkla eşitlemeyi reddeder.

Buna rağmen böyle bir kamusallığı hayal etmek yalnızca teknik bir meseleden çok etik ve estetik bir meseledir. Yeni duygusal alışkanlıklar geliştirmeyi gerektirir: refleks yerine sabır, insanlıktan çıkarma olmadan anlaşmazlık, bir zamanlar kesinliğin hüküm sürdüğü yerde merak. Aynı zamanda öfkenin kimi zaman gerçek adaletsizlikleri ifade ettiğini kabul etmeyi de içerir. Dolayısıyla amacımız öfkeyi ortadan kaldırmak değil onu metalaştıran ve silaha dönüştüren anlayıştan uzaklaşmaktır. Böylece sorumuz artık “Öfkeyi nasıl yok ederiz?” değil, “Öfkenin birbirimizle konuşabildiğimiz yegâne dile dönüşmesini nasıl engelleriz?” olur. Belki de Martha Nussbaum’un öne sürdüğü gibi, politik duygular ayıran değil bağlayan duygulanımlar olarak şefkate, yas tutmaya ve paylaşılan kırılganlığa doğru yönlendirilebilir. O halde farklı bir duygusal kamusallığı hayal etmek, zulüm olmadan yoğunluğa, gösteri olmadan tutkuya ve ortak dünyanın kırılgan dokusunu tüketmek yerine onu güçlendiren bir hissediş biçimine sahip bir kültürü hayal etmektir.

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Muhabbetimiz daim olsun...

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
daha fazla

Yeni karanlık çağ

“Keşke teknoloji acil durumlarda sana ulaşmanın bir yolunu bulmuş olsaydı,” deyip duruyordu bilgisayarım. 2016’daki ABD başkanlık seçiminin sonuçları…
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin