Paul Thomas Anderson’dan hatırlanmaya değer bir klasik: “Savaş Üstüne Savaş”

SAVAŞ ÜSTÜNE SAVAŞ (Paul Thomas Anderson, 2025)
SAVAŞ ÜSTÜNE SAVAŞ (Paul Thomas Anderson, 2025)

Devrim yapın ve sevişin. Paul Thomas Anderson’ın son filmi Savaş Üstüne Savaş‘ın (One Battle After Another, 2025) ilk bölümünde kahramanlar, politik eylem ile haz arzusunu birlikte kovalayan bir serüvene sürükleniyor. Filmin evreni, bugünün koyu kahverengi havasını (faşizan bir ABD, göç politikalarının cehennemi) andırsa da yanılmamak gerek: Anderson’ın ilgisini özellikle Trumpçı siyasete karşı mücadele değil, daha genel anlamda “devrim” olgusu çekiyor.

Film, Thomas Pynchon’ın Vineland romanındaki alternatif zaman kurgusunu devralıyor; eylemini Pynchon’ın 1960’lara yerleştirdiği yerde, güncellenmiş bir dünyada —2000’lerden bugüne Kaliforniya’yı andıran— ama gerçekçilikle absürt arasında salınan bir uzamda kuruyor.

Perfidia’nın (Teyana Taylor) önderlik ettiği küçük devrimci hücre French 75, sevgilisi Bob’la (Leonardo DiCaprio) birlikte Meksika sınırı çevresinde alışılmadık bir şehvetle silahlı eylemlerini çoğaltıyor. Kaçak göçmenleri serbest bırakmak, tutkuyla öpüşmek, yüksek gerilim hattını havaya uçurmak, kaputun üstünde seks yapmak gibi… Bir isyan heyecanı bir başka erotik tahriği kovalar. Anderson’da devrim, önce gelip geçici bir duygulanım haline, beslenmesi gereken bir hararete ya da bir sarhoşluğa (birazdan döneceğiz) benzer; film de onun akışlarını, gelgitlerini yakalamaya çalışır. Açılış da böyle kurulur: Gerillaların kaçışlarını kucaklayan ya da yakın planlarda taşkınlıklarını yakalayan kamera (“¡Viva la revolución!” diye coşar Bob, şimdiden groteske yaklaşmıştır), devrimci eylemi bir taşma ve fışkırma olarak biçimlerken, ateşli diyaloglar da bir tür cinsel ütopyanın izlerini çizer. Faşizmle mücadele, sınırsızlığı ölçüsünde zapt edilemez bir erotizm ve aşk serüvenleriyle iç içe hale gelir.

Anderson sinemasında vecd, ayrıca (belki de her şeyden çok) müzikaldir. Bu uzun giriş, devrimin —kaybedilmemesi gereken— bir melodi ve ritim meselesi olduğunu da öne sürer. Bir gözaltı merkezini kolaçan eden gerilla Perfidia’nın kaygılı bakışlarını ve adımlarını takip eden ilk planla birlikte film, kahramanının sinirini üstlenir. Yüzle açılan film, bir yarım saat boyunca bu tempoyu korur; aksiyon sahneleriyle erotik-duygusal dallanmaları art arda dizer, frene basmaz. Ama çoktan bir gölge düşmüştür. Anderson’ın eserlerinde fazla yükselen haller hep dipsiz bir nostaljiyle tonlanır: Ölüm pusudadır.

Bob, barut ustasıdır ama gücü çabuk sarsılır; cinsel enerji, çok geçmeden başka yerde billurlaşır: Perfidia ile Albay Lockjaw (Sean Penn) arasındaki imkansız ilişkide. Perfidia onu rehin alıp ereksiyon olmaya zorlayınca (yine seksle eylemin iç içeliği), onda sönmeyen bir hararet uyanır; kendisinde de onu yıkıma götürecek iki başlı bir düşman keşfeder (ilişkileri daha sonra bir şantajın sonucu doğacaktır). Küçük sertliklerden büyük canavarlar doğar: Anlatının bundan sonraki tüm dinamiği, Lockjaw’ın hasta ve yutucu arzusundan türer. On altı yıl sonra Perfidia, Lockjaw’ın zoruyla tüm yoldaşlarını ele verdikten sonra ortadan kaybolmuştur; Bob, kızı Willa (Chase Infiniti) ile saklanarak yaşarken Albay’ın hayaleti (artık Amerika’nın en elit tabakasından oluşan bir üstünlükçü gizli kulübe kabul edilmek istemektedir) yeniden onları tehdit eder. Anderson’ın devrimci eyleme bakışındaki muğlaklık, ırkçı-maskülinist ve dejenere bu karakteri filmin atan kalbi haline getirmesinde yatar: Bob, devrimcilikten elini eteğini çekmiş biri olarak güç bela yola koyulurken, Lockjaw kolayca dikilir. Yüzünü durmadan burup bükmesi ve kimi zaman gülünç derecede dar kesimli kıyafetleriyle Sean Penn, varoluşsal bir hüsran biçimini kusursuz temsil eder. Kuşkusuz, geniş oyuncu kadrosu içinde yıldız başrolden çok o sıyrılır.

Yıllarca kaçak yaşadıktan sonra Bob’u ateşleyen devrim inancı, sarhoşlukta ve uyuşturucu buharlarından bir bulutta uyuşmuştur. Eylem yeniden başlar ama kahramanın çevikliği eksik olduğu için tökezler: Bedensel olarak yavaştır (bir çatı kaçamağında tempoyu tutmakta zorlanır), zihnen de hantaldır (hafızası tekler). Film, böylece Inherent Vice‘ın (Gizli Kusur, 2014) komik-paranoyak üslubuna daha belirgin biçimde yaslanır. Anderson, kanepesinde hareketsiz kahramanın kaçamak bakışlarına yakın planlar, bir anda kırılıveren giriş kapısı ya da daha sonra sessizce peyda olan onlarca asker gibi sahneleme motiflerini yeniden kullanır. Ama hiçbir zaman aynı delilik ve aynı bozulma hissine varamaz. Filmin biraz fazla doğrusal ve “okunaklı” olduğunu ileri sürebiliriz; nitekim anlatı, Gizli Kusur‘un çetrefil ve labirentimsi soruşturmasından çok Licorice Pizza‘daki (Meyan Kökü Pizza, 2021) iki âşığın mıknatıslanmış güzergahını andıran, daha coşkulu/abartılı bir tona yönelir.

Savaş Üstüne Savaş, yalnızca halüsinojenik bir tribin peşinde koşmaz; devrimin yaşayacağı ve kazanacağı fikrinin de peşindedir. Anderson, filmi uçlara kadar esnettiği durum parçalarının ardışık blokları olarak kurar; Jonny Greenwood’un tekrarlanan besteleri (birkaç piyano notası) bu ağır ağır açılmayı sürekli vurgular. Böylelikle yönetmen devrim duygusunun özünü türlü yollardan sınırlamaya çalışır, onun “uzun zaman” içinde tecrübe edildiği fikrini akılda tutar (anlatının kapsadığı süre kadar her bir sekansın iç süresi de). Sanki devrimin ivmesi, onu taşıyan sarhoşluğun gelip geçiciliği tarafından hep baltalanır; o ivme sürekli beslenmelidir (seks, alkol ya da Bob’un “yeniden şarj olmak” için çoğalttığı coşkun Meksikalı devrimci haykırışlarıyla).

Antonio Gramsci “Her devrimci hareket, tanımı gereği romantiktir,” diye yazmıştı. Thomas Pynchon’ın —hele ki Paul Thomas Anderson’ın— bu cümleyi okuduğunu hayal etmek zor; yine de hem romanda (Vineland) hem de ilhamını romandan alan bu filmde devrimle romantizm birbirinden ayrılmaz iki öğedir: Sürekli birbirini kovalayan iki tutku, hem ütopya hem de aynı anda yaşanan düş kırıklığı gibi, kolektif coşku ile bireysel melankoli gibi.

Nitekim Anderson, filmin sondan bir önceki bölümünde ideal bir arınma ve büyük olasılıkla en güzel biçimsel fikrini bulur: Çölün ortasında, bir o yana bir bu yana kıvrılarak giden bir yolda tüm düğümler çözülür. Başlıca karakterlerin ve dolayısıyla devrim idealinin hayatta kalmasını konu eden bu uzun araba takibi, engebeli bir tarlayı yaran dümdüz bir çizgide doruğuna varır; sanki otomobiller dalgalı bir denizde yol alıyordur. Bu gövde gösterisinin ayrıntılarını fazla açmadan söyleyelim: Hikayenin girdaplarında kaybolmadan, bu salınımın ritmini sezip önüne çıkan dalgaların üzerinde sörf yapmayı bilen Willa’dır. Kısacası burada devrimin sürmesini sağlayan, çocuktur.

Filmin, devrimci soybağının önemini —yalnızca kan bağına indirgenmeden— daha önce, daha mahcup bir biçimde işlemiş başka bir şekli de vardır. Perfidia’nın kızı, annesinin ihanetinin sonuçlarına maruz kalan eski bir mücadele yoldaşıyla karşılaştığında kadın gözlerini onunkilere diker ve onda “muhbiri” tanıdığını sanır. Ama arka planda, yüzlerinin tam ortasında yanan bir parıltı bize başka bir şey daha söyler: Küçük bir alev —devrim idealinin alevi— hâlâ yanmaktadır.


*Bu yazının ilk versiyonu Mecra’da yayımlanmıştır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Muhabbetimiz daim olsun...

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin