Sendromuyla dillere pelesenk olan pazartesi günleri, modern iş hayatında şanslıysak yaşayabildiğimiz iki günlük hafta sonu tatilinin peşi sıra bizi bekleyen, tadı damağımızda kalan kısa bir aranın ardından sorumluluklarımızla tekrar yüzleştiğimiz daimi bir döngünün ilk günü olarak karşımızda dikilir. Her anlamda korkunçtur, hafta sonuna olabilecek en uzak mesafedeyizdir. Zamanı geriye doğru akıtmak da mümkün değildir. Biriken işler ayağımıza dolanır, hafta sonu kafamızdan atmaya çalıştığımız tüm sorumluluklar yeniden yakamıza yapışır.
Pazartesi günlerinin herkesin malumu endişesine ve mutsuzluğuna dair söylenecek her şey söylenmiştir şüphesiz. Pazartesinin sevimsizliği malumun ilamıdır ancak sevimli bir tatil günü kılığında dolaşıp içten içe bizi bir sonraki haftanın mekanik ritmine hazırlayan pazar günü çok daha rahatsız edici bir eşiktir. Pazartesi dürüst bir düşmandır, pazar ise sahte bir nezaketle yanaşarak yarattığı zamansal sıkışmışlığı gizlemeye çalışır. Pazartesi günleri hiç değilse eylem ve yüzleşme vardır, pazar günlerinde ise bizi sıkılmaktan bile alıkoyan tedirgin edici bir atalet havada asılı durur.
Peki, pazar günleri neden bu kadar bunaltıcıdır? Çocukluk belleğimizi yokladığımızda pazar günlerini genellikle kışın üşüye üşüye yapılan banyo ve banyo sonrası saçların ensede bıraktığı ıslaklık eşliğinde yetiştirilmeye çalışan ödevlerle hatırlarız herhalde. Bir yanda belki soba yanar, diğer yanda yapılması gereken ütüler ve ödevler bekler. Tırnaklar kesilmeli, saçlar taranmalıdır. Haftalık itaat provasına yetişmek için hummalı bir hazırlık başlar. Ertesi güne hazırlanmanın yarattığı telaşlı melankoli ve yarının korkusu çocukluk anılarımıza nakşolmuştur. Elbette pazar günleri yalnızca bu hatıraları temsil etmez, aynı zamanda kalabalık aile pikniklerini ya da hafta sonu seyahatlerini de anımsatabilir. Pazar imgesi, sınıfsal konumdan bireysel etmenlere uzanan geniş bir yelpazede değişkenlik gösterebilse de genelde kolektif hafızamızda soğuk banyolarla ve garip bir tekinsizlik haliyle eşleşir.
Pazar akşamları ıslak saçlarıyla soba karşısında ödev yetiştirmeye çalışan çocuklar büyüyüp yetişkinlik hayatına adım attığında da pazar imgesinde pek değişiklik olmaz. Uzun mesai saatleri, ertelenemez teslim tarihleri, bitmek bilmeyen performans anksiyetesi, bürokratik angaryalar, anlamını yitirmiş sorumluluklar, gelecek kaygısı ve geçim derdiyle hayattan bezen, çoğu zaman o tek günlük iznine bile pazartesinin gölgesi düşen çalışanlar, hafta sonu boyunca özenle kurdukları o “insan olma” illüzyonunu bir pazar akşamı sessizliğinde kaybederler. Sindirella’nın gece yarısı saat 12’den sonrası, ücretli tutsakların pazar akşam 5’ten sonrasına tekabül eder. Biri kısa gecenin ardından tekrar Külkedisi’ne, diğeriyse kısa hafta sonunun ardından tekrar üretim aracına dönüşür.
Pazar akşamı 17.00’den sonra kapitalizm ödemesini yapmadığı saatlerimizi çalmaya başlar, dinlenme zamanımızı bedavaya satın alır. Richard Linklater’ın Waking Life [Hayata Uyanmak] filminde karakterlerden biri benzer bir durumu şöyle ifade eder:
“Hiç nefret ettiğin ve gerçekten de sıkı çalıştığın bir işin oldu mu? Uzun ve sıkı bir çalışma günü sonunda nihayet evine gider yatarsın, gözlerini yumarsın. Sonra birden kalkar ve farkına varırsın ki o günboyu çalışma sadece rüyaymış. İçine uyandığın hayatı asgari ücrete satmak yeterince kötüyken şimdi bir de rüyalarını bedavaya alırlar.”
Pazar günlerinin o her yanı saran kendine has sessizliği, müzikten edebiyata pek çok anlatının da ortak kederine dönüşmüştür. 2000’lerin başında New York’un kirli ve kayıtsız ruhunu dünyaya taşıyan indie rock efsanesi The Strokes, Julian Casablancas’ın o her an kırılmaya müsait ama bir o kadar da bıkkın sesiyle pazarın ontolojik boşluğunu adeta bir marşa dönüştürür. Grubun “Why Are Sundays So Depressing” adlı şarkısı, bu günü sadece pazartesiye bir kala hissedilen basit bir huzursuzluk olarak görmez. Şarkı pazar gününün o genleşmiş zamanını, insanın artık eskisi gibi olmadığını fark ettiği, geçmişin hayaletleriyle ve modern dünyanın o anlamsız durağanlığıyla yüzleştiği bir “eşik” olarak betimler. Julian Casablancas şarkı boyunca “pazar” lafını hiç ağzına almasa da şarkının isminde asılı kalan bu cevapsız soru, Julian’ın bıkkın vokalinde can bulur.
Pazarın kasvetini ifşa eden tek şarkı The Strokes’unki değildir tabii. Morrissey imzalı “Everyday Is Like Sunday” ıssız bir kasabanın iç bunaltan griliğini pazar günlerine benzetir. Tornadan çıkmışçasına birbirine benzeyen günlerden oluşan sıkıcı bir döngüde takvimleri devirirken her gün tıpkı pazar gibidir. Her gün sessiz ve gridir.
Country müziğin efsanelerinden Johnny Cash ise “Sunday Morning Coming Down” şarkısında, pazartesiye kafa tutulan dizginsiz cumartesilerin ensesinde bekleyen sabahlarla hesaplaşır. Saatlerin hükmünün kalktığı, kadehlerin hiç boş kalmadığı bir cumartesi gecesinin ardından akşamdan kalmalığın anksiyetesini doruklarda yaşayan vokal, birayla kahvaltı yaparak ayılmaya çalıştığı o bohem pazar sabahından şöyle seslenir: “Pazar gününde insanı yapayalnız hissettiren bir şeyler var.”
Pazar sabahıyla görülmemiş davası olan bir başka şarkı The Velvet Underground’un “Sunday Morning” parçasıdır. Normalde bariton olan Lou Reed’in bilinçli olarak yumuşattığı ses tonu ve çelestayla örülen ninni atmosferine karşın şarkının sözleri bizi pazar sabahının sahte huzurundan çekip çıkarır. Şarkı, masalsı ve dingin ezgisiyle pazar sabahının rahatsızlığı arasında kurduğu güçlü kontrastla fısıldar: “Pazar sabahı ve düşüyorum. İçimde bilmek istemediğim bir his var. Şafak erkenden söküyor, bir pazar sabahı…”
Pazarın masumiyet maskesi The Monkees’in “Pleasant Valley Sunday” şarkısında, banliyölere hapsolmuş yapmacık konforun ve statü sembollerinin eleştirisine dönüşürken Billie Holiday’in sesinden dinlediğimiz “Gloomy Sunday” haftanın son gününü olabilecek en karanlık ve umutsuz bakış açısıyla resmeder. Öyle ki Holiday’in bu yorumu II. Dünya Savaşı sırasında halkı depresifliğe sürükleyecek kadar tehlikeli bulunmuş ve BBC tarafından kamu ruh sağlığını korumak adına onyıllar boyunca yasaklanmıştır.
Pazarın sanat eserlerindeki temsilinden sıyrılıp günümüz gerçekliğine dönelim. Evet, pazar günleri neden bu kadar bunaltıcı?
Pek çok meslek grubunun tek tatil günü olan pazar, dinlenmek, sosyalleşmek ya da hobilere vakit ayırmakla değil ev işlerini yetiştirmeye çalışmakla geçiyor. Uzun mesai saatlerine yolda geçen süre de eklenince çoğu çalışanın hafta içi ev işleriyle ilgilenecek takati ya da zamanı kalmıyor. Bu yüzden tatil günleri çamaşır, bulaşık, ütü ve temizliği aradan çıkarmak için fırsat olarak görülüyor. Üstelik vaktimiz olsa bile bütün haftayı çalışarak geçirmemize rağmen gönlümüzce sosyalleşecek ya da hobilerimizle ilgilenecek maddi olanaklara sahip değiliz. Maddi açıdan zorlanmadan sosyalleşebileceğimiz kamusal alanlar ise gitgide azalıyor.
Büyük şehirlerin hemen her karışının rant hesabına kurban edildiği bu düzende, bir şeyler satın almadan yalnızca var olarak yan yana hoşça vakit geçirebileceğimiz alanlar teker teker elimizden alındı. Meydanlar, sokaklar, parklar, yeşil alanlar, sahiller, kültür merkezleri gibi kolektif yaşam alanları yerini yüksek güvenlikli ve yüksek kâr marjlı beton bloklara bıraktı. Özelleşmenin bu kadar pervasızca hayatımıza sızmasının olağan bir sonucu olarak, pazar günleri kamusal alanların düzensizliğinden veya bakımsızlığından kaçan kitleler için alışveriş merkezleri tek vakit geçirme ve sosyalleşme alanı haline geliyor. İçeri girip dolaşmak için herhangi bir ücret gerektirmemesi bakımından günümüz ekonomik koşullarında birer “vaha” olarak görülen alışveriş merkezleri, bizi sosyalleşmekle tüketimi eşdeğer tutan bir denklemin içine savuruyor. Pazar günlerimizi klimalı, bol ışıklı, kapalı alanlarda, tüketici olmasak dahi “tüketici adayı” olarak geçirmeye mecbur bırakılıyoruz.
Foucault, Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde modern iktidarın bireyi fiziksel şiddet yerine disiplin mekanizmalarıyla “uysal bedenler” olarak inşa ettiğini savunur. Bu inşa süreci okul, fabrika, ofis, plaza veya kışla gibi kapatılma mekanlarına girmeden önce bedenin disipline edilmesi, standartlaştırılması ve denetime hazır hale getirilmesiyle başlar. Pazar akşamları gerçekleştirilen o rutin temizlik ve hazırlık ritüelleri, bir bakıma öznenin haftalık “itaat provasına” fiziksel olarak hazırlanmasıdır. Bedenin temizlenmesi ve eşyaların düzenlenmesi gibi gündelik pratikler, bireyin bir sonraki günün zaman çizelgesine ve hiyerarşisine uyum sağlamasını garantileyen birer disiplin aracıdır. Her anımıza belli bir faaliyet atanmış ve bütün zamanımız başkaları tarafından yönetilen parçalara bölünmüştür. Neyi, ne zaman ve nasıl yapacağımızın belli bir çizelgesi vardır. Pazar akşamı, tekrar bu zaman çizelgesinin katı disiplinine girecek olmanın erken sancısıdır.
Bütün bu “pazar ve ertesi” meselesi duvar yazılarına ve pankartlara taşınan, bir dönem sosyal medyada da yayılan meşhur sloganı akla getiriyor: “Pazartesiden nefret etmiyorsun, kapitalizmden nefret ediyorsun.”
Güvencesiz çalışma koşulları, bitmeyen mesailer, esnek adı altında sınırsız çalışma, bastırılan sendikal haklar, değersizleştirilen emek ve korkunç bir yarınsızlıkla savaşırken depresyon sadece pazar akşamlarına değil; haftanın her gününe, hatta bütün bir ömre sızar. Tatil gününde alışveriş merkezlerine tıkıştırılan kalabalıkların kendini huzursuz hissetmesinden daha doğal bir şey olamaz. Eğer pazarlar bizim olsun istiyorsak önce pazartesileri kazanmalıyız. Pazar günleri kendine kalan bir tutam özgür vaktiyle ne yapacağını bilemeyip eli ayağına dolaşan bir çalışanın yaşadığı bu durum tabii ki sınıfsaldır. Hayat pazartesi gününe hazırlanmaktan ibaret değildir, zamanı yeniden özgürleştirmek, yarından korkmamanın yollarını bulmak, bizden çalınan pazar günlerini tekrar talep etmek zorundayız.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.