Bir arkadaşımla parmak uçlarında sohbet ederken (bildiğiniz “chat”in havalı bir ifadesi işte, sevgili şair ağabeyim Kemal Özer’le sık sık “chat” yaptığımız günlerden kalma bir ifade) söz önce Balzac’tan, ardından onun o enfes yaşam öyküsünü yazan Stefan Zweig’dan ve Zweig’ın ölümünden açıldı. Onu intihara sürükleyen nedenleri düşünürken, birden yazın ve düşün dünyasının üç büyük isminin intiharları geldi aklıma: Walter Benjamin, Primo Levi ve Stefan Zweig.
Aynı günlerde Primo Levi’nin Auschwitz toplama kampında 1.5 yıllık süre boyunca yaşadığı eziyetleri ve tanıklıklarını anlattığı Bunlar Da Mı İnsan anı-romanını okumaktaydım. Onun yaşadıkları, yazdıkları ve yazarak bir anlamda içini boşalttıktan sonra kendi canına kıyması, aklımın bir kenarında sırasını bekliyordu sanki, intihar olgusunun farklı boyutlarını kurcalamak için.
Aynı gün içinde, bir grup yoldaşımla yine parmak uçlarında sohbet ederken (bu kez “grup chat”) Salvador Allende geldi gündeme. Şili’de darbeyle devrildiği gün nasıl öldüğü/öldürüldüğü sorusu daha doğrusu. Hangi yüklemi kullanmalı: öldü, öldürüldü, katledildi? Katledildiğini, öldürüldüğünü biliyor gibiyiz aslında, ama bilmeyenler de var, zira “nedeni belirsiz, şüpheli bir ölüm” olarak kayıtlarda. Katliamı gizlemek için ya da başka nedenlerle, intihar ettiğini söyleyen var (buna dair işaretler de sunuyorlar), kalp krizi olabilir diyen de. Biraz düşününce fark ediyorsunuz ki o en son anda ne olduğundan veya ne yaptığından bağımsız olarak, katledildiği çok açık değil mi? Zira intihar etmiş bile olsa, bu eylemi, o anda esir düşmekten, sonrasında uğrayabileceği zulümden, işkenceden vb. kurtulmak için gerçekleştirdiği bir eylem olduğundan, zalimin katliamı değil mi yine bir biçimde?
Özetle, dört büyük ismin, doğal ya da normal olmayan ölümleri, intiharları ve “şüpheli ölümler”i düşünce aklıma, sorular da gelmeye başladı böyle. En önemli soru şu galiba: Bu intiharlar da bir katliamın parçası ya da katliamın ta kendisi değil mi aslında? Üzerinde düşünelim mi biraz daha?
Walter Benjamin’den başlayalım… “Bir köşeye sıkıştırılmışlık” açısından en belirgin durum onun yaşadıklarında ve ölümünde sanki. Faşizmin baskısı ve ölümcül soluğu hep peşinde, ondan kaçmaya, kurtulmaya çalışan çok büyük bir düşünür. Hem Yahudi hem sosyalist olarak iki kere hedefinde faşistlerin. Hep peşindeler ama bir süre sonra kendi olanaklarıyla kaçabileceği bir yer kalmıyor artık, oraya gidiyor, köşeye sıkıştırılıyor; buraya gidiyor, hemen arkasındalar; şuraya gidiyor, bu defa tam da dibinde bitiyorlar… Her şeyini, bütün bir ömür biriktirdiklerini geride, evinde, çalışma masasında bırakmış, kurtulmaya çalışıyor üzerine üzerine gelen devasa bir kütleden. Bir noktada kurtulamıyor, kaçamıyor… Daha fazlasını, işkencesini, çalışma ve imha kampını, acısını yaşamak istemiyor. Bir veda mektubuyla birlikte İspanya’da yaşamını sonlandırıyor.
Primo Levi’yle, bana göre 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biriyle devam edelim. “Bir köşeye sıkıştırılmışlık” olgusu ve duygusu, en başta kamp yaşamı içinde olmak üzere, bu defa öylesine somut ki. Her yanda ölüm ve işkence kol geziyor, Auschwitz toplama ve imha kampında tutsaklar arasında. Genç bir İtalyan Yahudisi kimyager ve dağa çıkıp mücadele verdikten sonra yakalanan bir partizan olarak Levi de aralarında. Bir buçuk yıllık büyük eziyetlerle dolu, her an ölümü yaşadığı kamp döneminin ardından, “kurtulan” azınlık içerisinde yer almayı başarıyor. Bunu şansının yanı sıra biraz da kimyager olmasına, diğer tutsaklardan farklı özel işlerde çalıştırılmasına borçlu. “Bir köşeye sıkıştırılmışlık” duygusu, kampta çok yoğun, sonrasında yazarlık yaşamında zamana yayılıyor, bir anlamda yazarak, içini dökerek, tanık olduklarını okurlara ulaştırarak, yaşananları tüm çıplaklığıyla ortaya koyarak çok önemli bir misyonu yerine getiriyor, o sıkışmışlığı aşmaya çalışıyor. Nafile. Kitaplar bize ulaşıyor, yaşananları en etkili biçimde anlatıyor, örneğin Bunlar Da Mı İnsan’ı yazıyor kamp dehşetini anlatıyor, Ateşkes’i yazıyor kamp dehşetiyle birlikte kurtuldukları günleri de anlatıyor, Şimdi Değilse Ne Zaman’ı yazıyor dağlarda partizan olduğu günleri anlatıyor, Periyodik Cetvel’i yazıyor bir kimyager olarak faşizme ve hayata bakıyor, en son Boğulanlar, Kurtulanlar’ı yazıyor, o güne dek yazdıklarının bir muhasebesiyle birlikte faşizmi ve Alman okurlarının tepkilerini çözümlemeye devam ediyor. Bu kitaplar bize ulaşıyor, yaşananları en etkili biçimde anlatıyor ama birey/yazar onca yaşanmışlık üzerine o korkunç deneyimlerin ardından daha ne kadar dayanabilir ki? Yaşananlar ortadayken hayatı boyunca hep “dayanıklılık” ile “tükenmişlik” arasında bir gelgit içerisinde kalıyor, kâbuslar ortasında sonunda kazanan “tükenmişlik” oluyor. İyi ama bu intiharı ona, 1945’te Auschwitz’den kurtuluşundan tam 42 yıl sonra 1987’de yaşatan kim? İçinde hep yaşamaya, aklını ve kalbini hep delmeye, hemen yamacında yitirdiği binlerce tutsağı düşünmeye vb. sevk eden, “Yeniden gelir mi acaba?” diye endişelere gark eden ve kapitalizm var olduğu sürece onun bir varoluş biçimi olarak bir yandan hep devam eden, orada burada yeniden hortlayabilen (bkz. Trump, Netanyahu, Bolsonaro, Orban, Meloni, Farage, AfD ve diğerleri) faşizm değil de, kim?
Stefan Zweig’ın eşiyle birlikte intiharıyla devam edelim… “Bir köşeye sıkıştırılmışlık” bakımından en uzak diyarlara gidebilen/kaçabilen, geride bırakmak zorunda oldukları bir yana, durumunu görece toparlamayı da başarabilen Stefan Zweig ve eşi Lotte Zweig ilk görünüşte. Faşizmin azdığı, savaşın başladığı, toplama kamplarından ilk haberlerin geldiği günlerde sürgün kararı alan, ülke üstüne ülke faşizm azmaya devam ettikçe, çok sevdiği, kimi kahramanları ve yaşam öyküleri aracılığıyla hakkında onlarca kitap yazdığı Avrupa’dan ayrılıp ta Brezilya’ya, dünya savaşı sürerken dünyanın “görece sakin” bir köşesine gidebilen o… Hümanizm geleneğini yaşatan, çok güzel öyküler ve romanlar kaleme alan, Avrupa’nın dört bir köşesini anlatan biri şimdi kıtasından uzakta… Romanları, öyküleri bir yana, dünyanın gelmiş geçmiş tartışmasız en büyük biyografi yazarı o. Fransız yazınının en büyükleri Balzac’tan Stendhal’a (Flaubert eksik kalmış ama ne yapalım?!), ekmek yiyemeyenlere pasta öneren Marie Antoinette’den dönekler döneği Fouche’ye, ruhumuzu uyutarak/uyuşturarak deşelemeyi hedefleyen Mesmer’den analizleri ve özel terapi yöntemleri ile delik deşen eden Freud’a (Ruh Yoluyla Tedavi), Alman düşününün ve şiirinin devleri Hölderlin, Kleist ve Nietzche’den Rus edebiyatının temel taşları Tolstoy ve Dostoyevski’ye, büyük kâşifler Amerigo’dan Macellan’a, Avrupa kültürünün temelleri Erasmus’tan Montaigne’e, Yıldızın Parladığı Anlar içinde Finlandiya’da bir tren istasyonunda görünen Lenin’e… çok büyük eserlerle, çok derin insan ve toplum araştırmaları bunlar… Gerek kapsamlı biyografileri gerek kısa portreleriyle anlattığı o hayatlar, o eserler gerçekten de her okuyan için unutulmazlar arasında yer alıyor. (Hele Balzac biyografisi, şu dünyada en büyük zevkle okuduğum kitaplardan biridir herhalde). Gelgelelim dünyanın en büyük yaşamöyküsü yazarını, kendi ölümünün, kendisini öldürmenin öyküsüne doğru sürükleyen bir faşizm hüküm sürüyor işte dünya üzerinde. Kaçıyor, kaçıyor, kaçıyor, Londra ve New York üzerinden Rio’ya kadar kaçıyor… Sonunda depresyondaki eşiyle birlikte kaçacak bir yeri kalmıyor, yatağa uzanıp kendilerini ölüme götüren hapları yutuveriyor Stefan ve Lotte.
Salvador Allende’ye geçmeden önce araya bir beşinci ismi de katalım mı? Zweig’ın Ruh Yoluyla Tedavi kitabında kısa portresini çizdiği ünlü psikolog, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud da aslında benzer “kaçış süreçleri”nden geçiyor. Ünlü bir doktor ve bilim/tıp dünyasında tanınmış bir figür olması sayesinde, son anda çıkış izinlerini koparıp Viyana’dan kaçabiliyor, şans yüzüne gülüyor, Londra’nın Camden bölgesinde bugün Freud Müzesi olarak varlığını sürdüren güzel ve müstakil bir villaya yerleşebiliyor. Üstelik “her şeyini geride bırakmış” olanlardan da değil diğerleri gibi. Bütün kütüphanesini ve arkeolojik buluntularla ve antikalarla dolu özel eşya ve koleksiyonlarını, şu ünlü psikanaliz seanslarını gerçekleştirdiği divanını vb. de yine özel izinlerle, tam kapılar kapanmadan önce Londra’ya taşıtabiliyor. Bu sayede faşizmden kaçış yolculuğu, bu kez “bir köşeye sıkışma” ve intiharla sonuçlanmıyor belki. Freud şanslı… ama örneğin iki kız kardeşi o kadar da talihli değiller, biraz geç hareket ettikleri için onlar Viyana’dan kaçıp Sigmund’un yanına Londra’ya gelemiyorlar, onların yurtdışı çıkışı izin kâğıtları çıkmıyor, onun yerine önce getto yaşamı, ardından çalışma ya da imha kamplarında ölüm bekliyor onları, kısa süre sonra ölüyor/öldürülüyor/katlediliyorlar.
Salvador Allende’nin “şüpheli ölümü” ile noktalayalım bu bölümü. “Ölmek, öldürülmek, katledilmek” meselesi önemli. Onun hakkında düşünelim biraz. Bu defa “köşeye sıkıştırılmışlık” durumu zamana yayılmıyor pek, bir darbeyle, deyiş yerindeyse “tek günlük bir sıkışmışlık” söz konusu. Dünyanın seçimle iktidara gelmiş ilk sosyalist liderini, Şili’nin sosyalist önderi Allende’yi 1973 senesinin 11 Eylül tarihinde sıkıştırıyorlar başkanlık sarayında bir köşeye darbeciler. Ölüm ve katliam hemen etrafında, her yerde, çevresi sarılmış, kuşatılmış durumda. Elinde, zamanında kendisine Fidel Castro tarafından hediye edilmiş silahı ve başında hafiften yana doğru yatmış askerî bir kaskla, yoldaşlarıyla birlikte binanın çıkış kapısı önünde son fotoğrafında. Sonrası meçhul… Ölüme giden yol. Başta yazdık, kimilerine göre intihara giden yol. Diyelim binayı basan darbeci askerler, komutanlar vb. vurmadı Allende’yi de elindeki silahla kendisi sıktı kafasına, o köşeye sıkıştırılmışlık ortamında, intihar mı bu şimdi sahi? Faşizmin bir başka katliamı değil mi? Sorunun yanıtı açık değil mi?
En sonda, ölüm-intihar olayının bir başka yönüne değinmek istiyorum kısaca.
Henüz toy bir yazarken, bir yandan kitap kurdu olarak her şeyi yalayıp yutar, bir yandan siyaset ile kültür arasında gidip gelen yazılar, kısa öyküler, denemeler ve Gelenek ve soL dergilerinde çıkan eleştiri ve makalelerle kendimi geliştirmeye çalışırken, hangi vesileyle nereden aklıma geldiğini şimdi tam çıkaramayacağım ama sanırım bir “sigarayı bırakma” tartışması dolayısıyla, bir söz düşmüştü aklıma ve haliyle bir not düşmüştüm günlüğüme: “Her ölümde biraz intihar vardır” diye.
Nerede nasıl kullanacağımı bilememiştim bu cümleyi… İlk bakışta havalı, bazı meseleleri açıklayıcı, bir yerlere koymalı, ama nereye? Toy yazarlar bulamaz bu sorunun yanıtını genelde, ana metinle organik bir bütünlük kuramayan, eğreti duran bir cümle olarak yapıştırır yazdığı şeylerin bir yerine. Hissedilir bu eğretilik iyi okurlar tarafından, ama pek de bir şey gelmez elden bu durumu onarmak için.
Her neyse, bende de böyle “etkili” bir cümle vardı işte, “gelmişti” bana bir şekilde. Kastettiğim şuydu, fosur fosur sigara içip duruyor yoldaşlar, kendilerine iyi bakmıyorlar, spor yapmak bir yana düzenli egzersiz bile yapmıyorlar, kötü ve yetersiz besleniyorlar, bir yerde arıza çıktığında çok da önemseyip doktora gitmiyorlar falan filan… Ama sonra çıkıyor acısı bir yerlerden. İntihar etmiyorlar ama yakın gelecekte bir ara öldüklerinde, bu kendilerine iyi bakmamaktan kaynaklı bir tür “intihar” da, “kendi canına kastetme durumu” da olmayacak mı ölümlerinin içinde? Tabii sırf bizim yoldaşlar da değil, her insanda olabilir bu tür ihmaller, boşvermişlikler, önemsememeler, iradeyi kullanıp sigarayı bir türlü bırakmamalar vb. Dolayısıyla “Her ölümde biraz da intihar vardır” işte, bu kadar basit!
*****
Dönelim konumuza. Evet, her ölümde biraz intihar vardır ama her intiharda da epey bir katliam yok mudur peki? Bireyi o noktaya sürükleyen nedenler, otoriter iktidarlar, faşizm, toplum baskısı, işsizlik/yoksulluk baskısı (“endişe ve korkusu” da denebilir tabii), geleceksizlik baskısı, çocuğuna yiyecek bulamama baskısı, kadın üzerindeki erkek baskısı, LGBTİ+ birey üzerindeki envai baskı, her köşede aile/baba/otorite baskısı, çocukluk travmaları, tacizler/tecavüzler, pedofili vb. Bu düzen ve onun kimi kurumları, kimi sapkınlıkları katletmiyor mu yani insanları? Kendi canlarına kıyarken onlar, mevcut toplumsal sistemin bir katletme eylemi yok mu arada?
Belki en son noktada, artık her şeyin dayanılmaz hale geldiği o sınır noktasında tetiği çekmeye, hapı yutmaya, bileğe doğru jileti kullanmaya, köprü ya da kule gibi yüksek bir yerden atlamaya, gaz düğmesini açmaya, ilmeği boynundan geçirmeye, arabayı son sürat duvara vurmaya vb. kişi karar verip eylemini gerçekleştiriyor tabii ki… Ama öncesindeki o devasa birikimin sorumlusu kim?
İşte üç büyük yazar ve düşünür Benjamin, Levi ve Zweig ile bir büyük toplumcu eylem insanı Allende örneğinde bu sorunun yanıtı faşizm! Onlar intihar etmediler, “şüpheli” ölmediler, faşizm tarafından katledildiler.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.