Türkiye’de barınma sorunu artık yalnızca yüksek konut fiyatlarıyla açıklanamayacak kadar derinleşmiş bir toplumsal meseleye dönüştü. Barınma, temel insan hakkı olmasına rağmen uzun zaman önce piyasa mantığının insafına terk edildi. Konut artık bir barınma aracı olmaktan çıktı, sermaye birikiminin önemli bir unsuru haline geldi. Emekçiler içinse bu durum yaşadıkları kentte barınamamak, çalıştıkları yerden uzaklaşmak ve yaşam alanlarından kopmak anlamına geliyor.
Kentlerdeki yapılar, kurallar ve değerler hızla çözülürken, yeni oluşumlar kökleşemeden eskiyor. Bu sürekli dönüşüm, barınma hakkının giderek erişilemez hale gelmesinin en somut göstergesidir. Büyük kentlerde gündelik hayatın en yakıcı sorusu hâlâ aynıdır: “Nerede yaşayacağım?”
Çoğu emekçi, maaşının yarısından fazlasını kiraya vermek zorunda kalıyor. Kent merkezlerinde konut fiyatları hızla yükselirken, düşük gelirli kesimler giderek çeperlere itiliyor. Oysa konut yalnızca bir barınma nesnesi değil, aidiyetin kurulduğu, toplumsal ilişkilerin biçimlendiği, yaşamın örgütlendiği bir mekandır. Ancak günümüz kentlerinde bu mekan, piyasa ilişkilerinin en görünür biçimde işlediği bir alana dönüştü. Kâr amacı, barınma ihtiyacının önüne geçti. Kentlerin dokusu da bu dönüşümün baskısı altında biçimleniyor.
Barınma gerçeği: Gelir, kira ve açlık sınırı
Konut sorununun geldiği noktayı, sağlıklı ve güvenli konuta erişimin her geçen gün nasıl imkansızlaştığını anlamak için temel verilere bakmak yeterli. 2025 yılı Ağustos ayı itibarıyla Endeksa verilerine göre ortalama kira bedelleri İstanbul’da 32.932 TL, Ankara’da 28.587 TL, İzmir’de ise 27.977 TL seviyesinde. Buna karşılık net asgari ücret 22.104 TL. TÜRK-İŞ’in Eylül 2025 verilerine göre dört kişilik bir ailenin yalnızca gıda harcaması (açlık sınırı) 27.970 TL.
Bu tablo, konutun artık gelirle bağdaşmadığını açık biçimde gösteriyor. Asgari ücretli bir ailenin yalnızca kirayı ödeyebilmek için gıda harcamalarını kısmaktan başka çaresi kalmadı. Kentlerde barınma hakkı, ekonomik erişilebilirlik açısından fiilen imkansız hale geldi. Ancak kamuoyu tartışmaları hâlâ arz-talep dengesine sıkıştırılmış bir çerçevede yürütülüyor. Kimi çevreler, fiyat artışlarını yalnızca konut arzının yetersizliğiyle açıklamakta ve çözüm olarak daha fazla konut üretimini öneriyor. Oysa TÜİK ve yerel yönetim verileri, büyükşehirlerde ciddi bir konut fazlası bulunduğunu gösteriyor. Asıl sorun, konutların barınma ihtiyacı için değil yatırım amacıyla üretilmesidir.
Piyasa mantığıyla planlama olmaz
5 Aralık 2024’te 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen düzenlemeyle getirilen imar hakkı aktarımı, kentsel planlama açısından önemli riskler taşıyor. Bu düzenleme, bir parseldeki yapılaşma hakkının başka bir alana devredilmesini ve alıcı parselin emsalinin en fazla yüzde 30 oranında artırılmasını öngörüyor. Bu artış, zaten plansızlık baskısı altında ezilen kentleri daha da yoğun ve yaşanmaz hale getirme potansiyeli taşıyor.
Benzer bir deneyim Değer Artış Payı Yönetmeliği ile yaşanmıştı. O dönemde plan değişikliklerinden doğan değer artışlarının kamuya aktarılması hedeflenmiş, ancak Anayasa Mahkemesi bu hükmü iptal etmişti. Ardından İmar Kanunu’na eklenen maddeyle (Değişik fıkra: 5/12/2024-7534/7 md.) yeni bir düzenleme yapıldı. Buna göre, taşınmaz maliklerinin tamamının talebiyle parsel bazında fonksiyon değişikliği veya ada bazında yapılacak imar planı değişiklikleri sonucunda taşınmazın değerinde artış olması hâlinde, oluşan farkın yüzde 90’ı “değer artış payı” olarak alınıyor.
Kağıt üzerinde kamu yararı gözetiliyormuş gibi görünen bu düzenleme, gerçekte “parası olanın planı değiştirebildiği” bir süreci başlattı. Belediyelerin mevcut mali darboğazı da dikkate alındığında, plan bütünlüğü yerine gelir getirici bu tür taleplere sıcak bakılması olasılığı giderek artıyor.
Yakın dönemde imar mevzuatında yer bulan imar hakkı aktarımı düzenlemesi de benzer riskleri taşıyor. Yönetmelik yayımlanmış olsa da uygulamada çok sayıda belirsizlik sürüyor. Alıcı ve verici parsellerin belirlenmesi, değerleme raporlarının hazırlanması oldukça zorlu bir süreci işaret ediyor. Değerleme bedellerinin yüksek çıkması halinde bu mekanizma, yalnızca sermaye gücü yüksek kesimlerin erişebileceği bir imar aracına dönüşecek.
Böylece planlama anlayışı kamusal bir faaliyet olmaktan çıkıyor; rant beklentilerinin yön verdiği bir işlem haline geliyor. Bu durum, bütüncül planlama ilkelerini aşındırmakta, kentsel mekanı sermaye lehine yeniden üretmekte ve konutun erişilemezliğine yeni halkalar ekliyor. Planlama, kamu yararını değil finansal gücü belirleyici kılan bir anlayışa teslim ediliyor.
Kamusal konutun anlamı ve TOKİ’nin rolü
Konut üretiminde en büyük aktör olan TOKİ, toplumsal gereksinimleri öncelemeyen bir politika izliyor. Depreme karşı dayanıksız mevcut konut dokularını dönüştürmek yerine, yerleşim alanları dışında ve çoğu zaman üst ölçekli plan kararlarında konut olarak öngörülmeyen alanlarda projeler üretiyor. Üstelik üretilen bu konutların mülkiyeti bedeli karşılığında vatandaşlara devrediliyor.
Oysa sosyal konut politikası, mülkiyetin kamuya ait olduğu ve vatandaşın yalnızca kullanım hakkına sahip olduğu bir modeli gerektirir. Mevcut sistemde TOKİ’nin ürettiği konutlar, piyasa değerlerinin belirleyicisi haline gelmiş, dar gelirli kesimlerin erişimini daha da zorlaştırdı. Bu durum, kentlerde mekansal ve toplumsal adaleti derinden sarsıyor.
Yapılması gereken, yeni alanlar üretmek değil, mevcut dokuları kamusal bir anlayışla dönüştürmektir. Depreme dayanıklı, erişilebilir, enerji verimli ve sosyal donatıları güçlü mahallelerin yeniden inşası, hem kent güvenliğini hem de toplumsal sürekliliği güçlendirecektir. Barınma krizinin çözümü, yalnızca daha fazla konut üretmekte değil; konutun yatırım aracı olmaktan çıkarılmasında yatıyor. Devlet, barınma hakkını sosyal devlet ilkesi gereği güvence altına almakla sorumludur.
TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın 2023 yılında yayımladığı “Seçimler Öncesinde Söyleyecek Çok Sözümüz Var” raporu, kamusal konut üretimi, yerel yönetimlerin planlama kapasitesinin güçlendirilmesi ve mevcut yapı stokunun dönüştürülmesine yönelik kapsamlı öneriler sunmaktadır. Bu öneriler, merkezi ve yerel yönetimler açısından dikkate alınması gereken bir rehber niteliğinde.
Konutu yine piyasa kurtaramaz
Barınma hakkı, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir meseledir. Konutu yatırım aracı olarak gören politikalar, kentleri yaşanabilir olmaktan uzaklaştırıyor; piyasa mekanizmalarına dayalı imar düzenlemeleri, krizi daha da derinleştiriyor.
Çözüm, konut üretiminde niceliği artırmakta değil; kamusal bir konut politikasını hayata geçirmek, mevcut dokuları adil biçimde dönüştürmek ve planlamayı piyasa müdahalelerinden korumaktır. Konut bir yatırım aracı değil, insan onuruna yakışır bir yaşam hakkıdır. Bu hakkı korumanın yolu da piyasadan değil, kamusal akıldan, planlama disiplininden ve toplumsal dayanışmadan geçiyor.
*Bu yazının ilk versiyonu BirGün’de yayımlanmıştır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.