Hızla akan bir otoyolda ilerlerken yol kenarında yatan tilki, çakal, kirpi ya da yaban domuzu artık pek az kişiyi şaşırtıyor. Hayvanın bedeni birkaç saniye sonra dikiz aynasında kayboluyor. Araç yoluna devam ederken ölüm de gündelik manzaranın sıradan bir parçasına dönüşüyor. Oysa yolun geçtiği yerde daha önce bir orman, sulak alan ya da canlıların kuşaklar boyunca kullandığı bir geçiş güzergâhı vardı. Sonradan gelen asfalt oldu. Buna rağmen olay “hayvanın yola çıkması” diye anlatılıyor. Böylece otoyol doğal ve kalıcı, hayvan ise “yanlış yerde bulunan” bir yabancı sayılıyor.
Ayıların, yaban domuzlarının ve tilkilerin yerleşimlere yaklaşması da aynı tersine çevrilmiş dille haberleştiriliyor. Hayvanlar “kente iniyor”, “mahalleyi basıyor” ya da “paniğe yol açıyor.” Haber, ayının hangi dağdan indiğini soruyor ama kentin hangi dağa çıktığıyla ilgilenmiyor. Ormanı bölen yollar, kuruyan su kaynakları ve kırsal toprağı parçalayan yapılaşma kadrajın dışında kalıyor.
Son dönemde yerleşimlere yakın noktalarda kayda alınan ayı görüntüleri, kır ile kent arasındaki geçiş kuşağının özellikle İzmir’in kıyı ilçelerinde giderek belirsizleştiğini gösteriyor. Görüntülerin aynı hayvana ait olup olmadığı ya da bölgede kaç ayının yaşadığı bilinmediği için birkaç kayıttan ayı nüfusunun arttığı sonucu çıkarılamaz. Buna karşılık büyük bir yaban hayvanının konut alanlarına yaklaşması, hatta ölüme sebep olması ekolojik yarılmanın görünür bir işareti olarak okunabilir.
Bağları, zeytinlikleri, orman köyleri ve tarım alanlarıyla var olan Urla, Seferihisar ve Çeşme hattı bugün yazlık siteler, turizm tesisleri, taş ocakları ve ulaşım hatlarıyla giderek bölünüyor. Tarımsal üretim gerilerken toprağın yatırım değeri yükseliyor, kırın içinde giderek yayılan spekülatif bir yapılaşma kuşağı oluşuyor. Tarlalar, zeytinlikler ve orman parçaları haritada daralan lekeler şeklinde varlığını korusa da aralarındaki ekolojik bütünlük çözülüyor. Kentin nerede sona erdiği, kırın nerede başladığı belirsizleşirken insan yerleşimleriyle yaban hayatı arasındaki mesafe de daralıyor.
Bu nedenle soruyu tersinden kurmak gerekiyor. Ayılar mı kentlere iniyor, yoksa kent mi dağa çıkıyor?
Henri Lefebvre’in “kentsel toplum” düşüncesinden hareket eden Neil Brenner ve Christian Schmid, kentleşmenin yerleşim sınırlarını aşan sınır tanımaz halini “gezegensel kentleşme” kavramıyla açıklıyor. Kent artık binaların bittiği yerde sona ermiyor. Ormanlar, kıyılar, tarım alanları, enerji havzaları ve uzak maden sahaları da kentsel üretim ile tüketim ağlarına bağlanıyor. Tam da bu noktada Engels’in kent ile kır arasındaki çelişkiye ilişkin yaklaşımını yeniden düşünmek gerekiyor. Bugün bu çelişki, iki ayrı dünyanın karşı karşıya gelmesinden çok, kentin kırın toprağını, suyunu ve doğasını kendi plansız büyüme düzenine katmasıyla biçimleniyor. Kıyıya kurulan otel, meraya yerleştirilen enerji tesisi ve dağın içine açılan maden de aynı genişleme düzeninin parçalarıdır. Orman ile yerleşim arasındaki eşik mekânlar daraldıkça yangın riski yükseliyor ve hayvanların hareket alanı küçülüyor.[i]
Üstelik bu genişlemenin yol açtığı habitat kaybı her zaman ormandaki ağaçların bütünüyle kesilmesi biçiminde ortaya çıkmıyor. Bazen bir yol ormanı ikiye bölüyor, bir çit hayvanların suya ulaşmasını engelliyor, bir taş ocağı beslenme alanıyla barınma alanının arasına giriyor. Orman haritada yeşil bir leke olarak kalıyor ama içindeki yaşam ilişkileri çözülüyor. Tür çeşitliliği azalıyor ve parçalanmanın etkileri onlarca yıl boyunca sürüyor.
Parçalanan yaşam alanları karşısında her tür aynı tepkiyi vermiyor. Hassas türler geri çekiliyor ya da sessizce ortadan kayboluyor. Yaban domuzu, tilki ve çakal gibi farklı besin kaynaklarından yararlanabilen türler ise bostanlara, tarlalara ve açık çöp alanlarına yöneliyor. Ayılar için de benzer bir çekim oluşuyor. Yangınlar, kuraklık ve yapılaşma doğal besinleri azaltırken insan atıkları kolay ulaşılabilir bir kaynak sunuyor. Hayvan yiyecek bulduğu yere yeniden dönüyor, ardından “sorunlu ayı” ya da “tehlikeli domuz” olarak damgalanıyor. Böylece yaşam alanı daraltılan hayvan, değişen koşullara uyum sağlamaya çalıştığı için suçlu ilan edilip öldürülüyor.
Hayvanları yerleşimlere doğru iten bu parçalanmanın en ölümcül sonuçlarından biri karayollarında görülüyor. Yol ekolojisi üzerine yapılan araştırmalar, karayollarının habitatları böldüğünü, hayvanların hareketini kestiğini ve araç çarpması sonucu ölümleri artırdığını gösteriyor. Buna rağmen yollarda ölen hayvanların gerçek sayısını bilmiyoruz. Küçük türler çoğu zaman kayda girmiyor. Yaralanan hayvanlar yol kenarından uzaklaştıktan sonra ölüyor, bazı bedenler başka hayvanlar tarafından taşınıyor. Bu nedenle otoyol kenarında gördüğümüz ölümler, toplam kaybın yalnızca görünür bölümünü oluşturuyor.
Ekolojik köprüler ve alt geçitler doğru yerde kurulduğunda bu kaybı azaltabilir. Ancak birkaç gösterişli yapı, parçalanmış bir yaşam ağını tek başına onaramaz. Hayvanların gerçek hareket rotalarının belirlenmesi, yol ölümlerinin düzenli biçimde haritalanması ve kritik bölgelerde hız sınırlarının düşürülmesi gerekir. Mekânsal planlar, iki nokta arasındaki ulaşım süresini hesaplarken yolun içinden geçtiği yaşamı da gözetmelidir.
Kırın parçalanması yalnızca yollar, çitler ve yapılarla gerçekleşmiyor. İdari kararlar da toprağın kullanım biçimini ve üzerindeki baskıyı değiştirebiliyor. 6360 sayılı Kanun’la büyükşehir sınırları içindeki köyler mahalleye dönüştürüldü. Köylülere adeta “Biz büyükşehir olduk, siz de artık bizim mahallemizsiniz. Artık kentleştiniz” dendi. Oysa kır, tabelanın değişmesiyle kente dönüşmedi. Değişen, toprağın idari statüsü ve onun üzerinde işleyen karar düzeniydi. Geniş kırsal üretim alanları emlak ve spekülatif rantın doğrudan konusu hâline gelirken köyün mahalleye dönüştürülmesi, kırsal toprağın yatırım alanına açılmasını kolaylaştırdı.
Bu idari ve mekânsal dönüşüm, yaban hayatının kullandığı geçiş yollarını da görünmezleştiriyor. Ayı, domuz ya da tilki suya, besine ve güvenli bir barınma alanına ulaşabilmek için hareket etmek zorunda. Bu yollar kesildiğinde hayvan ya gittikçe küçülen alanından otoyola çıkıyor ya da insanların yaşadığı alanlara yaklaşıyor.
Tam bu noktada düzen, sorunun nedenleriyle yüzleşmek yerine hayvanların bedenlerini hedef alıyor. Yaban hayvanı yerleşime yaklaştığında vurma ve yakalama çağrıları yükseliyor. Kentte yaşayan köpekler içinse toplama, barınağa kapatma ve “uyutma” adı altında öldürme politikaları gündeme geliyor. Bu yaklaşım, 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde daha da görünür hale geldi. Ankara Valiliği, 2024 yılında tespit edilen 52 bin sahipsiz hayvanın tamamının toplandığını açıkladı. Bu sayının yalnızca zirve nedeniyle toplandığını kesin biçimde söylemek mümkün değil, ancak talimat ile açıklama arasındaki zamanlama, sokak hayvanlarının nasıl bir güvenlik ve vitrin sorunu olarak görüldüğünü gösteriyor. Ağır ironi de burada beliriyor. Devlet, insanla binlerce yıldır yan yana yaşayan köpeği kentten silmeye çalışırken, kırın yaşam ağını parçalayarak ayıyı, domuzu ve çakalı kente doğru itiyor. Böylece köpek kentten kovulurken ayı çöp konteynerinin başında kentlileştiriliyor.
Karada kurulan bu tahakküm denizde de devam ediyor. Marmara’daki müsilaj, yıllardır biriken kirliliğin görünür yüzüne dönüşürken İzmir Körfezi’ndeki alg patlamaları, kötü koku ve balık ölümleri aynı kırılganlığın başka bir coğrafyadaki belirtilerini oluşturuyor. Körfez çevresindeki nüfus artışı, yapılaşma ve sanayi baskısı suyun taşıma kapasitesini zorluyor. Betonlaşma yağmur suyunun toprağa süzülmesini engelliyor, kirleticileri yüzey akışıyla denize taşıyor ve kentteki ısı adası etkisini güçlendiriyor. Deniz suyu sıcaklıklarının yükselmesi, durağan su koşulları ve aşırı azot ile fosfor yüküyle birleştiğinde alg çoğalması hızlanıyor. Organik maddeler parçalanırken sudaki oksijen azalıyor, sıcak suyun oksijen tutma kapasitesi düştüğü için balıklar ve dip canlıları giderek daha ağır koşullarla karşılaşıyor. Her balık ölümünün kesin nedeni ancak ölçüm ve laboratuvar incelemesiyle belirlenebilir. Buna karşılık kirlilik, yüksek sıcaklık, aşırı besin yükü ve oksijen kaybı arasındaki ilişki açıkça biliniyor.
Ormanda ayıyı, yolda tilkiyi, sokakta köpeği ve denizde balığı hedef alan süreç aslında aynı yerde birleşiyor. Kırı parçalayan düzen, ortaya çıkan sonuçları hayvanların davranışlarıyla açıklıyor. Böylece kent dağa çıkıyor, ormanı bölüyor, suyu kirletiyor ve ardından karşısına çıkan canlılara neden burada olduklarını soruyor.
Kıyıya vuran balıklarla otoyol kenarındaki tilki aynı hikayeyi anlatıyor. Biri zehirlenen suyun, diğeri parçalanan toprağın kurbanı oluyor. Her ikisinin ardında doğayı sonsuz bir hammadde ve atık alanı olarak gören ranta dayalı parazit büyüme anlayışı yer alıyor.
Bu yüzden “hayvanlar kente indi” cümlesini terk etmek gerekiyor. Bu ifade kenti hareketsiz, hayvanı istilacı gösteriyor. Oysa uzun süredir hareket eden kenttir. Ormana giren yol, zeytinliğe yayılan villa, kıyıya kurulan otel ve dağın içine açılan maden bu hareketin izlerini taşıyor. Seferihisar ve Urla’da görülen ayılar da bize aynı soruyu yöneltiyor: Kimin yaşam alanı genişliyor, kimin yaşam alanı daralıyor?
Belki de artık ayıya, domuza, tilkiye ya da köpeğe “Burada ne işin var?” diye sormayı bırakmalıyız. Bu soruyu doğal eşikleri yok sayarak yayılan otoyollara, madenlere, barajlara, turizm tesislerine ve sınırsız büyüme arzusuna yöneltmeliyiz. Çünkü hayvanlar kentlere inmiyor. Kent, dağa çıkıyor!
[i] Plansız kentleşmenin kırı nasıl yok ettiğine ilişkin ayrıntılı bilgi için Engin Bozkurt’un Kentin Politik Tasarımı kitabı ve “kırsalbellek” adlı instagram sayfasında Lara Çetinel’in çalışmalarına bakılabilir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.