Ehlileştirilmiş başkaldırı, başkaldırı mıdır?

“Toplumdaki her şey hegemonik düşüncelere bağlanabilir; bu koşullarda, egemen kültürün kendi karşı-kültür biçimlerini bizzat ürettiği ve aynı zamanda sınırlandırdığı söylenebilir. Devrim ve toplumsal değişim kavramlarının da bu koşullar altında bir anlamı kalmaz.” —Raymond Williams[i]

Eskiden, yani çok gençken, festivallerin ödül törenlerinde yapılan politik konuşmalara fazla paye veren biriydim, ama şimdi üzerimde en ufak bir etki bırakmadığını görüyorum. Politik olarak hiçbir itirazımın olmadığı, tamamen katıldığım bir konuşma olsa bile. Emin Alper’in 76. Berlin Film Festivali’nin (Berlinale) ödül töreninde yaptığı konuşma gibi. Çünkü bu konuşmaların çoğu gerçek muhatabına değmeden önce konuşmayı mümkün kılan kurumun üzerine konup orada parlıyor.

Emin Alper’in Kurtuluş filmiyle Berlinale’de Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü alması ve ödül konuşmasında Gazze’deki Filistinlilerden, İran’daki baskı altında yaşayan insanlardan, Rojava’da direnen Kürtlerden ve Türkiye’deki siyasi tutsaklardan söz ederek dayanışma mesajı vermesi, içerik bakımından itirazsız bir yerde duruyor. Ama burada mesele, konuşmanın içeriğinin doğruluğunu değil, bağlamın siyasetini tartışmaya açmak olmalı.

Tartışmasız bir şekilde boykot edilmesi gereken bir yerde ödül alıp bu konuşmayı yapınca, selam yolladığınız siyasi tutsakların ya da ezilen halkların hayatında bir şey değişmiyor. Buna karşılık, Berlinale gibi tescilli bir soykırım destekçisi festival “farklı görüşlerin de yer bulabildiği” bir zemine dönüşüyor. Üstelik bunu tam da bu çok beğenilen, alkışlanan konuşmalar sayesinde yapıyor.

Ödül törenleri, bir kurumun kendini parlatması için en uygun vitrin. Vitrinin büyüsü de şurada: Eleştiri, doğru yerde değilse, eleştirilen şeyi zayıflatmak yerine güçlendirebiliyor. Çünkü kurumlar “Bakın, burada her söz söylenebiliyor,” deyip eleştiriyi kendine dönük bir “açıklık kanıtına” çevirebiliyor. Dahası, bu cümleler törenin dramatik anlatısına ekleniyor, tören de yalnızca sinema ödüllerinin dağıtıldığı bir gece olmaktan çıkıp “cesaretin de sahnelendiği” bir şölene dönüşüyor. O şölende alkış, çoğu zaman itirazı büyüten bir ses olmuyor; tam tersine, gerilimi emip dağıtan bir sünger gibi çalışıyor.

Berlinale 2026’nın Gazze etrafında büyüyen tartışmalarla kuşatıldığı, festivalin sessizliği, sansür uygulamaları, jüri başkanı Wim Wenders’ın Filistin söz konusu olduğunda politikaya mesafeli sözleri ve buna gelen tepkiler üzerinden yoğun bir gerilim yaşandığı zaten günlerdir konuşuldu. Böylesi bir tabloda, ödül töreninde yapılan her güçlü konuşma, iki farklı sonuç üretmeye yatkın: Konuşmacının niyeti dayanışma olabilir ama kurumun kazancı meşruiyet oluyor. Çünkü festivalin “çoğulculuk” anlatısını büyütüyor.

Madem orada bulunmak ve konuşmak, Berlin’e hiç gitmemekten daha iyi bir fikir olarak görülüyor, o halde verilen ödülü reddetmek de bir seçenek. Çünkü ödül almak ile ödül almadan konuşmak arasında ciddi bir fark var: Ödülü kabul ettiğiniz anda, festival sizin sözünüzü kendi hanesine yazma imkanı buluyor. Ödülü reddettiğiniz andaysa, o ilişki çizgisi kopuyor, konuşma da kurumun vitrininden taşmaya başlıyor.

Hind Rajab’ın Sesi filminin Tunuslu yönetmeni Kaouther Ben Hania, bu anlamda harika bir örnek verdi. Ben Hania’nın Berlin’de, Berlinale haftasında yapılan “Barış İçin Sinema” etkinliğinde verilen “En Değerli Film” ödülünü almayı reddetmesi ve bunu Gazze’de hesap verebilirlik talebiyle ilişkilendirmesi önemliydi. Şöyle söyledi Ben Hania, kendisine verilen ödülü almayı reddederken:

“Barış, şiddetin üzerine püskürtülen ve böylece iktidarın rafine ve rahat hissedebildiği bir parfüm değildir. Hind’e olanlar bir istisna değil. Bu, soykırımın bir parçası. Ve bu gece, Berlin’de, kitlesel sivil katliamı meşru müdafaa olarak yeniden çerçeveleyerek, karmaşık koşullar olarak, protesto edenleri karalayarak bu soykırıma siyasi koruma sağlayan insanlar var. Sinema, imaj aklamak değildir. Barıştan bahsediyorsak, adaletten de bahsetmeliyiz. Onların ölümlerinin barış hakkında nazik bir konuşmanın arka planı olmasına izin vermeyeceğim. Onların ölümüne neden olan yapılar dokunulmadan kalırken olmaz. Bu yüzden bu gece bu ödülü eve götürmeyeceğim. Bir andaç olarak burada bırakacağım. Barış, soykırımdan sorumlu tutulma ilkesine dayanan yasal ve ahlaki bir yükümlülük olarak kabul edildiğinde geri gelip bu ödülü sevinçle kabul edeceğim.”

Yani böylesi de mümkün. Elbette bu reddediş doğrudan Berlinale ana ödül töreninde değildi ama aynı şehirde, aynı hafta, aynı kültürel iklimin içinde gerçekleşen bir etkinlikten geldi. Yine de mesajın etkisi değişmiyor çünkü reddetme, kurumların en sevdiği şeyi bozar: Sorunsuz akışı.

Aksi takdirde kepaze bir festivalin kürsüsünü, o festivalin ödülünü almak, onların izni ve hoşgörüsüyle “cesur konuşmanızı” yapmak ve kendi saygınlığınızı korumak için kullanmış oluyorsunuz. Saygınlık, evet. Çünkü ödül törenleri, “saygınlık alışverişi” üzerine kurulu. Festival, seçtiği sinemacı üzerinden saygınlaşır; sanatçı da festivalin sahnesi üzerinden uluslararası görünürlük ve prestij kazanır. Herkes kendi rızasıyla bu alışverişin içine girer. O yüzden, orada yapılan konuşma, ne kadar doğru olursa olsun, çoğu zaman bu alışverişin kuralını değiştirmez. Alışveriş sürer, yalnızca vitrine “cesaret” etiketi eklenir.

Bu tabloya karşı genellikle şu itiraz gelebiliyor: “Ama içeriden konuşmak da önemlidir.” Evet, önemlidir; özellikle Türkiye gibi baskı mekanizmalarının ağır işlediği, sözün ve görünürlüğün içeride hızla boğulduğu yerlerde, dışarıdaki bir sahneden kurulan dayanışma cümleleri tabii ki kıymetli olabilir. Ayrıca konuşmanın kayda geçmesi, basında yer alması, başka bir yerde tekrar edilmesi de bir etki yaratır. Bunu bütünüyle yok saymak da doğru değil. Fakat mesele, sadece konuşmanın bir etkisi var mı sorusu değil, etkinin nereye aktığı sorusu. Kurumun meşruiyet kazancı, çoğu zaman daha hızlı ve daha görünür biçimde çalışır. Dayanışma etkisi ise çoğu zaman belirsiz, dolaylı ve zaman içinde eriyen bir şeye dönüşür.

Bu yüzden tartışmayı niyet üzerinden değil, maliyet üzerinden kurmak daha dürüstçe olur. Eğer gerçekten içeride durup söz söylemek istiyorsanız, o sözün kurum tarafından kolayca ehlileştirilememesi gerekir. Bunun yolu da genellikle konuşmayı bir bedelle bağlamak. Ödülü reddetmek bu bedelin en görünür biçimi. Bir başka yol, törenin parçası olmamak: Kırmızı halı düzenine girmemek, fotoğraf akışını “normalleştiren” karelerin içinde yer almamak, konuşmayı festivalin özenle kurduğu duygusal ritimle uyumlu bir “süs” haline getirmemek. Burada amaç “ahlaken daha temiz” görünmek değil, bilakis festival kurumunun “bakın, biz ne kadar açığız” savunusunu zorlaştırmak.

Yine de tüm bunlar, Emin Alper’in konuşmasını tamamen değersizleştirmek zorunda değil. Hem konuşmanın içeriğiyle politik olarak aynı yerde durup hem de konuşmanın bağlamının ürettiği sonuca itiraz etmek mümkün. Çünkü doğru cümleler, yanlış bir düzenek içinde hızla “temsile” dönüşebilir. Temsil ise bir noktadan sonra gerçekliğe temas etmeyen bir gösteriye benzer. Gösteri bittiğinde salon boşalır, tutsaklar hâlâ tutsaktır, kuşatma hâlâ kuşatmadır. Festival ise ertesi yıl “ne kadar canlı tartışmalar yaşandı” diye kendini anlatmaya devam eder.

Sonuçta mesele kürsüde yapılan konuşmaların ne kadar doğru olduğu değil, o konuşmaların hangi işe koşulduğudur. Alkışla parlayan, salonu bir anlığına “rahatlatan” bir dayanışma mı bu? Yoksa bedeli olan, festival kurumunun olağan akışını bozan, meşrulaştırma düzeneklerini kilitleyen bir müdahale mi? Çünkü bir bedel yoksa, yapılan “cesur konuşmaların” çoğu kez geriye kalan tek işlevi rezil bir yapının vitrinini yeniden parlatmak oluyor.


[i] Raymond Williams, Marksizm ve Edebiyat, Adam Yayınları, 1990, 1. Baskı, s. 91.

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Muhabbetimiz daim olsun...

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
"Aklın Uykusu Canavarlar Doğurur", Francisco Goya, 1799.
daha fazla

“Canavarlar zamanı”

“Eski dünya ölüyor, yenisi bir türlü doğamıyor; şimdi canavarlar zamanı.” İtalyan Komünist Partisi eski lideri Antonio Gramsci’ye atfedilen…
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin