Sosyal medyayı kullanmaya başladığımda herhalde 12 yaşındaydım, sabah erkenden, evdekiler uyanmadan gizlice aile bilgisayarının başına geçerdim. Facebook’a girip arkadaşlarımın yaptığım son şakaya yanıt verip vermediklerini veya önceki gün yaptığımız dedikoduyu hâlâ konuşup konuşmadıklarını görebilmek için sabaha kadar zor sabrederdim. O zamanlar, yani 2010’ların başında internetin sunduğu olanakların farkına varmaya başladığımda, çevrimiçi olmanın asıl maksadının arkadaşlarımla konuşmak olduğunu düşünürdüm.
Artık her şey değişti. Arkadaşlarım Instagram’dan veya WhatsApp’tan bana mesaj atıyor, ama ben yanıtlayacak zamanı ve enerjiyi zar zor buluyorum. Bu yılın başında telefonumdan TikTok’u sildim. Telefon bağımlılığımla başa çıkmaya çalışıyordum, ama insanların bana ulaşabileceği uygulama sayısını azaltmayı ve içine düştüğüm kısır döngüyü kırmayı da istiyordum. Birileri bana mesaj atıyordu, bense yanıt veremiyordum, mahcup olup özür diliyordum. Onlar bana daha fazla mesaj atıyordu ve ben yine yanıtlayamıyordum.
“Mesajlaşmayı beceremeyen” veya “berbat yanıtlar veren” olmakla ilgili söylemler genelde bireyi suçlar, bu durumu bazı insanların doğasındaki bir kusur olarak tanımlar. Kendini berbat yanıtlar veren biri olarak tanımlayan Lauren Geall, “Neden bazı insanlar mesaj yanıtlamakta bu kadar kötüdür? Berbat yanıtlar veren biri olarak yaşamak” başlıklı yazısında bu meseleyi ele alıyor. Bunun kısmen kaygıdan kaynaklandığına inanıyor: “Hemen yanıt vermek zorunda kalmayı veya durduk yere sohbet başlatmak zorunda kalmayı epey tetikleyici buluyorum.” Kısmen de bunun kişiliğinin bir parçası olduğunu kabul ediyor: “Berbat yanıtlar vermek kişiliğimin bir parçası… Bu dünyada iki tür insan var işte, ne kadar uğraşırsan uğraş neysen osun.”
Peki, ya bu durum kişiliğinizle ilgili değilse? Artık daha fazla insan kendini “berbat yanıtlar veren” biri olarak tanımlıyor, yani mesele sizin de tanıdığınız birkaç insandan ibaret değil. Birbirimize yanıt veremememizin asıl sebebi nedir?
Kyle Chayka, The New Yorker’daki “Mark Zuckerberg sosyal medyanın sonunun geldiğini söylüyor” başlıklı makalesinde sosyal medyanın artık pek de sosyal olmadığını savunuyor. Bu, sosyal medya uygulamalarını kullanırken hissettiği bir duygudan (gerçek de olsa) ibaret değil; Federal Ticaret Komisyonu’nun Meta’ya açtığı antitröst davasının ilk duruşmasında Mark Zuckerberg tarafından da doğrulandı. Zuckerberg, şirketinin şu sıralarda neye odaklandığı sorulduğunda, artık daha çok “eğlence, dünya hakkında daha fazlasını öğrenme ve neler olup bittiğini keşfetme” diye yanıt verdi. Chayka, birbirimizle iletişim kurmaktan uzaklaşmamızın Meta’nın kendi verileriyle doğrulandığını hatırlatıyor. Meta, savunmanın açılış konuşmasında, “arkadaşların paylaştığı içeriği görüntülemek için harcanan zamanın son iki yılda Facebook’ta yüzde 22’den yüzde 17’ye, Instagram’da yüzde 11’den yüzde 7’ye düştüğünü” gösteren bir grafik paylaştı.
Sosyal medyanın esasen bizi birbirimizle bağlantı kurmamızı sağlamak üzere ortaya çıkmadığını uzun zamandır biliyoruz. Sosyal medya gerçekten birbirimizle olan bağlarımızı güçlendirmeye yarasaydı, telefonlarımızı ellerimize yapıştırmak yerine dışarı çıkıp başka insanlarla tanışmaya teşvik ederdi. Brian X Chen, 2023 yılında The New York Times için “Sosyal medyanın geleceği hiç de sosyal değil” başlıklı bir makale yazdı. Makalede “Instagram, Facebook, TikTok, Twitter ve Snapchat kullanıcıları artık arkadaşlarının veya akrabalarının mesajlarını, tatil ve şaşaalı akşam yemeği fotoğraflarını görmek yerine markaların, influencer’ların ve reklam için para ödeyen kişilerin profesyonelce hazırlanmış içeriklerini izliyor” diyordu. Chen, bu makalesini sosyal medya henüz sponsorlu içeriklerin yanında yapay zekayla oluşturulmuş saçmalıklara boğulmadan önce yazmıştı. Tüm bunlar platformları daha da bunaltıcı ve dayanılmaz hale getiriyor.
İnsanların sosyal medya platformlarında pek düşünülmemiş, filtrelenmemiş paylaşımlar yapmaktan çekinmesi hiç de şaşırtıcı değil. Chen’in de hatırlattığı üzere, sosyal medya akışları artık profesyonel içeriklerle dolu, bu da platformları eğlenceden ve doğallıktan uzaklaştırarak daha çok işyeri gibi hissettiren mecralara dönüştürdü. Bu değişime bir de artan gözetim korkuları eklenince gündelik paylaşımlar yapmak çoğumuza riskliymiş gibi görünüyor. Patronunuz sizi takip ederken veya gelecekteki işvereniniz sosyal medyada paylaştıklarınızı incelerken, gece eğlencenizin fotoğraflarını paylaşmak zor oluyor. Özel ve profesyonel hayatımız arasındaki sınır öyle bulanıklaştı ki sosyal medya artık gerçek bağlantılar kurulan bir yerden ziyade özenle hazırlanmış performansların sergilendiği bir sahneye benziyor.
Elbette sosyal medyada olup bitenler insanların birbirlerine cevap vermekte veya birbirleriyle bağlantı kurmakta zorlanmasının yegâne nedeni değil. Yaşlandıkça, arkadaşlarımızla iletişimi sürdürmek zorlaşıyor, geç kapitalizm de bizi yorgun düşürdüğünden ve dikkatimizi fazlasıyla dağıttığından çoğu insan için bu öncelikli bir mesele olmaktan çıkıyor. İş günlerini ekranlara bakarak geçiren veya işi sosyal medya olanların hali daha da beter, çünkü bu koşullarda sosyal medyayla ilgilenecek halleri kalmıyor. Sosyal medya insanları yalnızlaştırabilir, kapitalizm daha da yalnızlaştırıyor.
Peki sosyal medya artık insanlarla bağlantı kurmaya yaramıyorsa, o halde ne için var? Son zamanlarda bu meseleyi düşünüp durdum, özellikle de neredeyse üç yıldır telefon kullanmayan ve dizüstü bilgisayarı olmayan, yalnızca gittiği kütüphanedeki bilgisayarlara güvenerek yaşayan teknoloji karşıtı yazar August Lamm ile konuştuktan sonra. Lamm eskiden bir influencer’dı, içerik paylaşmanın, beğeni ve yorum almanın sağladığı dopamine bağımlıydı, ta ki kendisini duygusal açıdan mahvettiğini ve sosyal çevresinden soyutlandığını fark edene kadar.
Lamm ile konuşmak, her gün telefonumu neden elime aldığımı ve neden paylaşım yaptığımı sorgulamama neden oldu. Her başarıyı, kazanımı veya tatili sergileyen bir kültüre dahil olarak, insanların akıl sağlığı sorunları yaşamalarına öyle veya böyle katkıda bulunuyor muydum? İyi haberleri paylaşmak veya görünüşümüzü beğenmek gibi zararsız görünen şeyleri sorgulamak saçma gelebilir. Ama durup kendinize neden paylaşım yaptığınızı ve çoğu zaman tanımadığınız insanlarla paylaştıklarınızın gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını sorduğunuzda, yalnızca ne paylaştığınızı değil neden ve kiminle paylaştığınızı da yeniden düşünebilirsiniz. Özellikle bu paylaşımları yaparken arkadaşlarınızın mesajlarına cevap vermiyorsanız.
*Bu yazı, Cüneyt Bender tarafından Halima Jibril’in Dazed’de yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.h