Günlerdir hem zihnimizi hem de ekranlarımızı meşgul eden şey yalnızca bir stand-up gösterisi değildi. Deniz Göktaş’ın sahnede kurduğu dil, uzun zamandır birbirini tekrar eden politik tartışmaların arasında beklenmedik bir gedik açtı. Deniz Göktaş, mizahın gerektirdiği zekanın ötesinde entelektüel birikimi, sokağa dair deneyimi ve güncel politikayı okuma becerisiyle düşündüğümüz şeyleri tekrar etmekten fazlasını yaptı. Yaptığı işi kendi meşrebince siyasi eyleme dönüştürdü.
Aynı gösteriden herkes farklı bir kesit paylaştı. Kimi kendi görüşünü destekleyen bir cümleyi seçti, kimi daha önce dikkat etmediği bir noktayı fark etti, kimi de dokunulmaz sandığı bazı kutsalların esasen ne kadar kırılgan olduğunu gördü. Belki de gösterinin en dikkat çekici yanı buydu. Aynı metin, birbirinden tamamen farklı insanların kendi hakikatini yeniden kurduğu müşterek bir zemine dönüştü.
Bu topraklar mizahı yeni keşfetmedi. Kabarelerden karikatür dergilerine uzanan güçlü bir politik mizah geleneğimiz var. Gezi döneminde bu geleneğe bir şey daha eklenmişti. İşlevi tartışmalı olsa da mizah bir süreliğine ilk kez ortak dilimiz olmuştu. Sloganlar, duvar yazıları ve anlık espriler yalnızca güldürmüyor insanların aynı deneyimi paylaştığını hissettiriyordu. Mizah, o günlerde eleştiri aracı olduğu kadar dayanışmanın da diliydi.
Uzun yıllar boyunca Türkiye’nin siyasi gündemi sürekli değişti, özellikle de sosyal medyanın sabun köpüğü etkisiyle her şey konuşulur hale geldi. Bir gün ekonomik kriz konuşuldu, ertesi gün voleybol maçları, sonraki gün sokak röportajları, seçimler, yasaklar, sosyal medya linçleri… Değişmeyen tek şey ise her olayın birkaç saat içinde bir şakaya dönüşebilmesiydi. Mizah, belki de bu ülkenin en hızlı refleksi haline geldi.
Otorite ciddiyet ister. Dokunulmazlık ister. Hata yapmayan, sorgulanmayan, hakkında gülünmeyen bir görüntü kurmaya çalışır. Mizah ise tersini yapar. İktidarın büyüsünü bozmaz belki ama ciddiyetini çatırdatır, en “güçlü” görünen yapının bile absürt tarafını görünür kılar. Kahkaha da korkunun temelini sarsar. Mizahın amacı kimseyi ikna etmek değildir. Kutuplaşmış güdülerin insaniliğiyle yüzleştirir bizi. Nedensiz öfkenin sürdürülebilirliğini zedeler. Çünkü insanlar yalnızca öfkeyle uzun süre yan yana duramaz. Öfke yorulur, korku alışkanlığa dönüşür. Ama birlikte gülünebilen bir cümle, bazen uzun bir manifestodan daha uzun yaşar.
Deniz Göktaş tutuklandı. Gösteriden sonraki gün sosyal medyada en çok karşılaştığımız cümlelerden biri “kesin tutuklanır” oldu. Ardından “alırlar bunu” yorumları geldi. İlk bakışta politik bir öngörü gibi duran bu cümleler, uzun zamandır insanların içine yerleşmiş başka bir dili ele veriyordu: Daha hiçbir şey olmadan yenilgiyi kabul eden bir dil. İktidar yalnızca yasalarla, mahkemelerle ya da polis gücüyle hükmetmez. İnsanların ihtimalleri bile onun adına düşünmeye başlamasıyla da hükmeder. Otosansür de burada başlar.
Belki de Deniz Göktaş’ın asıl farkı burada ortaya çıkıyordu. Şakanın nereye varacağını hesaplamadan konuşmasında değil, hepimizin zihnine yerleşmiş “buraya kadar söylenebilir” çizgisini umursamamasında. Hatta bir adım ötesine geçip kellesini sahneye koymasında. Çünkü bugün bizi pasifleştiren şey yalnızca baskının kendisi değil. Baskının sonucunu daha yaşanmadan kabullenmiş olmamız.
Gezi’de insanlar duvarlara sloganlar yazarken “bunu yazarsak başımıza ne gelir?” diye düşünmüyorlardı. Zaten “başımıza ne gelecek” diye korktukları için sokaktalardı. Bugün çoğu zaman korkunun kendisinden önce onun beklentisi geliyor. Daha biri konuşmadan “kesin alırlar” diyoruz. Daha biri şaka yapmadan “bu fazla” diyoruz. Daha dava açılmadan zihnimizde hükmü veriyoruz.
Belki de Deniz Göktaş’ın ve mizahının direnişi tam de burada başlıyor. Kahkaha iktidarla alay ettiği için değil, çoğumuzun içine yerleşmiş bu teslimiyet dilini reddettiği için tehlikeli. Belki de iktidarın en büyük başarısı insanları susturması değil, insanların birbirlerini susturacak dili birbirine öğretmesi oldu. Belki de Deniz Göktaş’ın asıl suçu buydu: O dili reddetmek.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.