Öğretmenler ne istiyor?

14 Haziran’da Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ve Mülakat Mağduru Öğretmenler Platformu’nun yürütücülüğünde gerçekleşen Ankara eyleminde adil atama, taban maaş, güvenceli çalışma ve insanca yaşam talebiyle seslerini duyurmak için bir araya gelen öğretmenlere yönelik polis müdahalesinde çok sayıda öğretmen darp edilerek, yerlerde sürüklenerek ve ters kelepçe takılarak gözaltına alındı. Türkiye’nin dört bir yanından gelen eğitim emekçilerinin meşru yürüyüşü cop ve biber gazıyla engellendi, hak arayan öğretmenlerin yanı sıra onlara destek veren anneleri ve çocukları da şiddete maruz kaldı.

Öğretmenler 15 Haziran’da süresiz açlık grevine başladıklarını duyurdular. Anaakım medyanın gündeminden büyük ölçüde tecrit edilen bu açlık grevi, 13 gün boyunca kararlılıkla sürdü ve halkın çeşitli kesimlerinden destek gördü. 13 günün ardından öğretmenler, açlık grevini sonlandırma ve NATO genelgesi nedeniyle mücadeleyi diğer illere taşıma kararı aldıklarını duyurdular. Yaptıkları açıklamada onlarla birlikte direnen ailelerine karşı sorumluluk hissettikleri için bu kararı aldıklarını, bunun yalnızca zorunlu bir ara olduğunu, taleplerinin arkasında olduklarını ve mücadeleye devam edeceklerini vurguladılar.

Ankara’da başlayan bu direniş, temelde kamusal eğitimin tasfiyesine dayanan iki büyük haksızlığın ortak barikatıdır. Bir yanda özel okul patronlarının insafına terk edilen, 10 aylık sözleşmelerle çoğu zaman hafta sonu da çalışmak dahil olmak üzere türlü türlü beklenti altında ezilen, eğitimin büsbütün ticarileştirilmesinin neticesinde “her daim haklı” olan müşterilere dönüşen velilerin ilginç taleplerini karşılayabilmek için canhıraş çalışan, daima diken üstünde hisseden, asgari maaşa kanaat edip azami iş yapması istenen, yarını belirsiz özel sektör öğretmenleri var.

Özel sektör öğretmenlerinin üç temel talebi var: İlki, öğretmen maaşlarının kamudaki taban sınırın altına düşmesini engelleyecek yasal güvencenin iade edilmesi. İkincisi, eğitim emekçilerini sermayenin merhametine mahkûm eden asgari ücret cenderesine son verilmesi. Üçüncüsü de her yıl yenilenerek işsizlik tehdidi yaratan geçici sözleşmeler yerine güvenceli istihdamın sağlanması. Bugün ortalama bir özel sektör öğretmeni, trajikomik biçimde, her gün aynı sınıfı paylaştığı öğrencilerinin yaptığı tatili yapabilmek için ek işlerde çalışmak, dişinden tırnağından arttırmak zorundadır. Çocuklara bilimi, sanatı, dünyayı, haysiyeti öğretmesi gereken öğretmenler bugün ayaklar altına alınan haysiyetlerini kurtarmak için açlık grevi yapmak zorunda kalmıştır. Öğrencilere “hak” kavramını ve hakkını aramayı öğretmesi beklenen öğretmenlerin en temel hakları gasp edilmekte, en hayati hak arayışları hor görülmekte, bu çelişki gitgide derinleşmektedir.

Diğer yanda gecesini gündüzüne katıp KPSS’de derece yapmasına rağmen liyakatsiz mülakatlarda emeği çiğnenen, ataması yapılmayan mülakat mağduru öğretmenler var. Torpilin kol gezdiği birkaç dakikalık mülakatlarda arkasında hiçbir güç olmayan halk çocuklarının umutları ellerinden alınıyor. Dört yıl üniversite okuyup dirsek çürütmek yetmezmiş gibi mezun olur olmaz odasına kapanıp aylarca çalışarak Türkiye derecesi yapan genç öğretmenler, sadece işsizliğe değil kamusal alanın tamamen yandaşlaştırıldığı bir düzene de direnmeye çalışıyor. Çünkü bu kuşatma sadece geçici bir yönetim krizi değil, yalnızca eğitim alanıyla ilgili de değil. Bu kuşatma, emeğin değerinden yarının umuduna kadar yaşamın her sahasını sistematik olarak piyasalaştıran bütünsel bir saldırıdır.

Günün sonunda karşımızdaki tablo nettir: Özel sektördeki sömürü de kamudaki mülakat adaletsizliği de eğitimi sermayenin bekası için hizaya çeken, alınıp satılabilen bir metaya dönüştüren, kamusal hak olmaktan çıkarıp ticarileştiren piyasacı aklın ürünüdür. Üstelik Öğretmenlik Meslek Kanunu ile öğretmenlerin “uzman”, “başöğretmen” gibi yapay kategorilere bölünerek rekabetçi ve piyasacı bir modelin okullara dayatılması, müfredat değişiklikleri ve ÇEDES gibi projelerle eğitimin laik ve bilimsel karakterinin tasfiye edilmesi gibi pek çok uygulamayla bugünkü mağduriyete aşamalı olarak zemin hazırlanmıştır.

Eğitimin kamusal karakterinin yok edilmesinin tek mağduru öğretmenler değil. Son 15-20 yıllık sürece bakıldığında, Türkiye’deki özel okul sayısı katlanarak artarken devlet okullarının sayısı neredeyse yerinde saydı. Özel okul ve devlet okulu sayısı arasındaki makas iyice açıldı. Bugün pek çok kesimden veli, fahiş özel okul ücretleriyle her türlü bilimsel ve fiziksel olanaktan yoksun bırakılmış devlet okulları arasında seçim yapmaya zorlanıyor. Orta halli veliler tüm maaşlarını özel okulların eğitim, servis, materyal ve yemekhane ücretine bayılıp bayılmamak arasında bocalarken bu ikilemde kalma lüksüne dahi sahip olmayan ana babalar, çocuklarına vicdanlı ve iyi bir öğretmen denk gelmesi temennisine tutunuyor. Öğrenciler ise bilimsel ve nitelikli eğitimden mahrum bırakılarak erken yaşta ucuz işgücü depolarına ya da ÇEDES gibi projelerle gerici odakların kucağına itiliyor.

Devlet okulları ve özel okullar arasındaki uçurumun gitgide derinleştiğini zaten hepimiz biliyorduk ama birkaç yıl önce yaşadığım bir deneyim beni uçurumun her iki yakasına da çok kısa aralıklarla savurdu. Birkaç yıl önce görev aldığım bir gezici atölyeyle İzmir’deki pek çok okulda çalıştık, çeşitli etkinlikler yaptık. O dönem bir gün bir özel okulun lüks kampüsünde, ertesi gün ise en temel fiziki ihtiyaçlarını bile karşılayamayan bir devlet okulunun koridorunda çocuklarla buluşuyorduk. Pazartesi günü havuzlu, satranç odalı, resim atölyeli bir özel okulda çalışıp salı günü doğru dürüst ayakkabısı olmayan çocuklarla dolu bir okula gidiyorduk. Bazen aynı gün içinde bile bu iki farklı gerçekliği yaşadığımız oluyordu. Aynı ilçenin iki farklı kenarında, aynı yaştaki iki çocuk büsbütün farklı şartlarda eğitim görüyor; hissettiğim şey şaşkınlık değildi elbette, hissettiğim duyguyu çok iyi biliyorum. Öfkemi tarif edemem.

Direnen öğretmenler sadece geçinmek değil onurlu bir ülkede, güvenceli bir gelecekle yaşatmak ve yaşamak istiyor. Öğretmenlerin mücadelesi sadece bir meslek grubunun özlük hakları kavgası değildir. Öğrenciler, öğretmenler, sağlık emekçileri, gazeteciler, işçiler, tüm emekçiler… Mücadelemiz birleşik, kavgamız ortak, mağduriyetimiz müşterek. Bugün sokakları, meydanları ve okulları savunan öğretmenlerin sesine sadece kulak vermemiz yetmez, bu sesi dayanışmayla yükseltmek zorundayız. Eğitimi parasız, kamusal, laik ve bilimsel kılmanın yolu, eğitim emekçilerinin bu onurlu mücadelesine omuz vermekten geçmektedir. Öğretmenler bunu istiyor.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
daha fazla

Deniz Göktaş neden suçlu?

Günlerdir hem zihnimizi hem de ekranlarımızı meşgul eden şey yalnızca bir stand-up gösterisi değildi. Deniz Göktaş’ın sahnede kurduğu…
daha fazla

Bizim neşemiz size dert olsun

2015 seçim sürecini hatırlayanlar, bu dönemin yalnızca siyasal rekabetin değil aynı zamanda neşenin ve mizahın politik dile dönüştüğü…
daha fazla

“Yalnız değilsiniz”

Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, insanların neye güldüğüne baktığınız kadar neye gülemediğine de bakın. Çünkü toplumun sınırlarını bazen yasalar…
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin