Nihayet yaptılar. Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı başlattığı savaş, Ortadoğu’da yürüttüğü ahmakça ve anlamsız savaşlar arasında en ahmakçası ve anlamsızı olarak tarihe geçebilir. Bu savaşa gerek yoktu, hatta savaşı başlatan kişi bile neden başlattığını bilmiyor gibi görünüyor.
Savaşı başlatan tabii ki Trump oldu, “arabulucu” olduğunu iddia eden Trump. Anlaşmaların “baş imzacısı” Trump. Siyasi yükselişini George W. Bush’un Irak’a karşı yürüttüğü ölümcül savaşı eleştirmeye borçlu olan Trump, siyasi rakibinin İran’a karşı savaş başlatacağına dair hiç durmadan türlü uyarılarda bulunan Trump.
Trump’ın yeni dönemindeki bütün icraatı insanlara yapacağını vaat ettiği şeylerin tam tersini yapmak oldu: hem ifade özgürlüğünü ayaklar altına alıp internet sansürünü genişletti, hem de Medicaid ve Sosyal Güvenlik sistemini budayıp hayat pahalılığını tırmandırdı. Artık bu listeye ülkesini bir başka kanlı Ortadoğu savaşına sürüklemeyi de ekleyebilir. Başkanın söylediği veya savunduğu her şeyi beğenmemiş olsalar da en azından savaşa girmeyeceği sözünü tutacağına gönülden inanmış seçmenlere bir el hareketi daha…
Hadi dürüst olalım. ABD bu savaşa girdi çünkü Trump ne olursa olsun ülkeyi savaşa sürüklemeye kararlıydı. Trump hava saldırılarını başlatmadan yalnızca birkaç saat önce nükleer anlaşma görüşmelerinde son çare olarak arabuluculuk yapan Umman’ın dışişleri bakanı İranlıların müzakerelerde verdikleri büyük tavizleri açıklamıştı: İran, nükleer silah üretimini imkansız hale getirecek uranyum stoklamaktan vazgeçmekle kalmayıp halihazırda sahip olduğu uranyumu seyreltmeyi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı müfettişlerinin eksiksiz denetimine tabi olmayı kabul etmişti. Bu tavizler, Barack Obama’nın yaptığı İran anlaşmasında elde ettiklerinin ötesine geçiyordu ve İran’ın asla nükleer silaha sahip olmayacağına dair açık bir taahhüdü içeriyordu. Bu, İran liderlerinin onyıllardır hep söyledikleri ve geçen hafta defalarca tekrarladıkları bir taahhüttü.
Artık bir önemi kalmadı. Trump, İranlıların bu taahhüdü vermeyi reddettiklerini iddia ederek bir hafta boyunca yalan söyledi; savaşı başlatmadan önceki son kamuoyu açıklamalarından birinde ağlayıp sızlayarak müzakerelerde yeterince ilerleme kaydedemediklerini dile getirdi. Trump, isteseydi anlaşma yapabilirdi ve hayatının geri kalanını Obama’nın yaptığı anlaşmadan daha iyisini yapmakla övünerek geçirebilirdi. Ama bunu istemedi.
Bu savaş, ABD’nin çıkarlarına da katiyen hizmet etmiyor. Savaşın dramatik bir şekilde tırmanması ve 12 saatten kısa sürede komşu ülkeleri de içine çekmesiyle binlerce ABD askerinin hayatı tehlikeye girdi, komşu Körfez ülkelerindeki birçok ABD üssü insansız hava araçları ve füzeleriyle misilleme saldırılarına uğradı. İran, dünya petrolünün yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı çoktan kapattı. Bu savaş, en iyi ihtimalle tüketici maliyetlerini artıracak ve Trump’ın zaten görmezden geldiği geçim krizini daha da kötüleştirecek, en kötü ihtimalle de küresel bir resesyonu tetikleyecek.
Peki, ne için? Kuşatılmış, izole edilmiş ve ABD’den fersah fersah uzakta kalan İran, okyanusun öte tarafında yaşayan ve İran’ın kendi silahlı kuvvetlerine son zamanlarda harcadığı miktarın yaklaşık kırk katı kadar bütçeyle finanse edilen bir ordu tarafından korunan Amerikalılar için hiçbir tehdit oluşturmuyor. Doğrusunu isterseniz, savaş nihayet başladığından, savaş çığırtkanları da İran’ın askeri açıdan ABD’ye göre çok daha zayıf olduğunu kabul etmekte beis görmüyorlar. ABD ve İsrail son on yılda İran’a karşı sebepsiz saldırılar düzenleyip her seferinde paçayı kurtardılar; geçen yıla kadar da molla rejiminin zevahiri kurtaracağı ve içinde olmak istemediği savaşı önleyeceği kadar özenle ayarlanmış, hiç de habersiz olmadıkları teatral misillemelerle karşılaştılar.
İran, Trump ve yandaşları ne kadar yalan söylerse söylesin, ABD anakarasına saldırı düzenleme imkanına sahip değildir. Dahası, George W. Bush’un Irak’ta yürüttüğü düzmece savaşta olduğu gibi, bu savaşı meşrulaştırmak için öne sürülen kitle imha silahlarına da sahip değildir. Aslına bakarsanız, İran 21. yüzyılda Washington’un başka ülkelerde rejimi değişikliği hedefleri arasına giren, nispeten zayıf ve kitle imha silahı olmayan ülkelerin sonuncusudur. Bu ülkeler arasında Afganistan, Irak, Libya, daha yakın zamanda da Venezuela ve Küba vardı. Öte yandan tepeden tırnağa silahlanmış Kuzey Kore, ABD saldırılarından azade kalırken Trump bu ülkenin liderine aşk mektupları yazıyordu. Diğer ülkeler gibi İran da ABD için bir tehdit olduğundan saldırıya uğramıyor; bilakis tehdit olmadığı için saldırıya uğruyor.
Trump ve bu savaşı destekleyen tüm yeni muhafazakârlar (neoconlar), işte bu yüzden İran’a karşı savaşı meşrulaştırmak için türlü gerekçeler peşinde koşuyorlar. Geçen ocak ayında Trump’ın öldürdükleri cesur sivillerin korunabilmesi için İran hükümetinin devrilmesi gerektiğini söylediğini hatırlıyor musunuz? Bu mantık şimdi tersine döndü: ABD ordusu, İran hükümetini devirebilmek için aynı İranlı sivilleri öldürmek zorunda.
Peki, İran rejimi neden devrilmeliydi? Trump, geçen yıl haziran ayında İran’a karşı savaşa başladığında İran’ın nükleer zenginleştirme programını gerekçe gösteriyordu. Geçen ay, İran’ın nükleer olmayan silahları ve balistik füze stokları gündemdeydi. Trump, önceki hafta boyunca nükleer zenginleştirme meselesini tekrar gündeme getirdi, sonra da İranlılara “demokrasi götürmeye” çalıştığına karar verdi. Bu vazifesini de İran’da bir ilkokulu bombalayarak ve 160’tan fazla kız çocuğunu öldürerek derhal yerine getirdi.
Sebebin ne olduğunun hiçbir önemi yok. Zaten Trump ve diğer savaş çığırtkanları artık makul bir gerekçe sunma zahmetine bile katlanmıyorlar. İki hafta önce yapılan üst düzey bir ulusal güvenlik toplantısında, Trump’ın CIA direktörü ve Genelkurmay Başkanı’na İran konusundaki genel strateji hakkında görüşlerini sorduğu bildirildi. Trump, stratejiyi belirleyenin başkan olduğunu ve ordunun bunu uygulamakla yetindiğini unutmuş görünüyor. Bir başka deyişle, Trump’ın İran konusunda neyi başarmaya çalıştığına dair hiçbir fikri yok, başkanın sürekli değişen gerekçelerinden, şizofrenik müzakere yaklaşımından ve şimdiden “çıkış yollarından” bahsetmesinden de bunu anlayabiliriz.
Peki, bu savaş kimin çıkarlarına hizmet ediyor? Bu sorunun cevabı apaçık: kana susamış İsrail liderliği, ABD’yi kullanarak Ortadoğu’yu yerle bir etmek ve geriye kalan toprakları ilhak etmek gibi delicesine bir İncil fantezisine artık daha fazla tutulmuş halde. CNN’in bildirdiği üzere, bu savaş Yahudilerin Purim bayramının arifesinde başlatıldı. Bu bayram, modern İran’ın oluşturacağı tehdidi anlatan bir İncil hikayesine dayanıyor; İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da saldırılarla ilgili açıklamasında durmadan bu hikayeye atıfta bulundu.
İsrailli yetkililer, Reuters haber ajansına İsrail’in aylardır bu savaşın planlamasına dahil olduğunu, savaşın fazlasıyla sembolik tarihinin haftalar önce belirlendiğini söylediler. Doğruysa, bu durum ABD’nin daha önceki diplomasi çabalarının sahte olduğunu değil bu savaşın gerçekten İsrail’in savaşı olduğunu, savaşmanın ve ölmenin de Amerikalılara devredildiğini gösteriyor. Binyamin Netanyahu otuz yıldan fazla süredir, yaşlı ve hasta Joe Biden’ın iktidarda olduğu dönem de dahil olmak üzere, ABD’yi bu savaşa sokmaya çalışıyor. İsrail bu arzusunu ancak Trump göreve geldikten sonra gerçekleştirebildi, Trump’ın da İsrailliler için kirli ayakkabılarının altını temizleyecekleri paspastan ibaret olduğunu kanıtladı.
Trump, Ayetullah Hamaney ve başka üst düzey yetkililerin ölüm haberleri üzerine, İran’da hızlıca zafer elde etmeye çalışacak, hatta bu suikastları başlattığı savaştan kurtulabileceği birer araç olarak kullanacaktır. Ne var ki, tüm bunları yapmak söylemekten daha zordur. ABD’nin daha önce Ortadoğu’da yarattığı tüm iktidar boşlukları iç savaşa ve kanunsuz anarşiye dönüşmüştür, CIA bile Hamaney’in ardından İran Devrim Muhafızları’nın yöneteceği daha da sert bir rejimin geleceğini öngörmüştür.
Bir başka olasılık da İran hükümetinin bütünüyle çökmesi ve Libya’daki gibi daha geniş ölçekli bir kaosun ortaya çıkmasıdır, nihayetinde İran da militanlar için bir üreme alanı veya güvenli liman haline gelebilir. Her iki durumda da, Trump ve Washington ABD’nin çıkarlarına uygun bir geçişi sağlamak üzere bataklığa saplanma riskini göze almak ya da düpedüz geri çekilip olan biteni kabullenmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. İkinci seçenek ABD üsleri ve İsrail için gelecekte yeni tehditler anlamına gelebilir, bu da ABD’yi yine geri çekilmeye zorlayabilir. Trump, Nicolás Maduro’yu kaçırma başarısına dayanarak savaşı başlattı ama bu savaş büsbütün farklı bir ülkeye karşı büsbütün farklı bir operasyon.
Bundan sonra ne olacağını bilmiyoruz, başlattığı savaştan vakit kaybetmeden ve ellerini kirletmeden çıkmayı umuyor ama Trump da ne olacağını bilmiyor. Ama şunu kesin olarak biliyoruz: Trump, en ateşli hayranlarının umduğu ve inandığı gibi neoconların baş belası filan değil. Trump, baş neoconun ta kendisi.
*Bu yazı, Cüneyt Bender tarafından Branko Marcetic’in Jacobin‘de yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.