Eleştirel düşünce günümüzde her zamankinden de kötü karşılanıyor.[i] Alttan alta huzursuzluk duymadan güzel bir nisan gününün bile tadının çıkarılamadığı, obskürantizmin (bilmesinlercilik) güçlerinin Aydınlanma kisvesi altında öne çıktığı, vakanüvislerinin soğukkanlılıkla “savaş öncesi dönem” diye adlandırdığı bir zamanda, en ufak bir eleştirel çekince bile rahatlıkla hakaret olarak algılanabiliyor. Küresel bir araştırmaya göre, gitgide daha çok çağdaşımız haberleri takip etmeyi bırakıyor. Kitle iletişim araçlarından bilgi almayı reddedenlerin sayısı her geçen gün artıyor ama haberlere güvenmedikleri için değil, haberler çok olumsuz olduğu ve onları kötümserliğe sevk ettiği için. Bilmek istemiyorlar artık. Medya da tüketicilerini kaçırmamak için pozitif ve çözüm odaklı sunumlar hazırlamakta birbiriyle yarışıyor. Birçok örnekten biri: Süddeutsche Zeitung’un internet sitesi geçtiğimiz günlerde kullanıcılarını iklim değişikliğiyle ilgili bir makaleyi okumaya teşvik etmek için yeni bir numaraya başvurdu. Tıklanabilir iki emojinin altında –başparmak yukarı, başparmak aşağı– şu talimat yer alıyordu: “İklimimizin geleceğiyle ilgili iyimser görüş ile kötümser görüş arasında bir tercih yapın. Aynı grafikleri, aynı rakamları göreceksiniz, sadece bakış açınız değişecek.”
Her şey bakış açısına bağlı. Gerçekler artık inkâr edilemediğinde, geriye bu gerçeklerin sunumunun iyimser ya da kötümser olması için tıklama özgürlüğü kalıyor. Bardağın yarısının dolu mu boş mu olduğuna tamamen demokratik bir şekilde herkes kendi karar verebiliyor. Ne var ki bu karara pek özgür bir ortamda varılmıyor. Zira liberal mutabakatın anahtar sözlerinin yazarı Karl Popper’ın bir sloganı gitgide daha sık dillendiriliyor: “İyimserlik bir görevdir.” Görev bilincinin –özellikle Almanya’da– fanatizme hızla dönüşebildiği göz önüne alındığında, bu slogan pek de gizlenmeyen bir tehdit gibi geliyor kulağa. Çünkü kötümser olduğu düşünülen herkes ya aşağılanma ya da daha kötüsü susturulma tehlikesiyle yüz yüze. Örneğin son kitabım Geist und Müll’e (Zihin ve Çöp) gelen az sayıdaki eleştiride, övgülerin yanı sıra kitabın kötümser, hatta son derece kötümser olduğu konusunda okurlara yönelik uyarılar yer alıyordu ki bu da pazarlamaya pek elverişli bir durum değil elbette. Ancak bu konuda kendimi hiç de yalnız hissetmiyorum, özellikle de aynı suçlamaya kendine özgü kara mizahıyla karşılık veren Günther Anders geliyor aklıma: “Kötümser bile çok iyimser bir ifade.”
Duygu teşhirciliği, argümanlarla tartışmayı imkânsızlaştırmak için başvurulan popüler bir yol. Duygular çürütülemez. Etrafa duygu saçmaya koyulanlar, sosyal denen medyadaki ya da sağ cenahtaki kanaat önderleriyle sınırlı değil. Eleştirel düşünceye sadık kalmak isteyen herkesin duyguları yasaklaması ya da bastırması gerektiği anlamına gelmiyor bu kesinlikle. Ancak, duygu teşhiriyle gizlenen, dile getirilmeyen kanaatlerin açığa çıkarılması gerekiyor. İyimser olma görevi oldukça şüpheli bir taleptir örneğin. İnsan bir mizaç ya da haletiruhiyede olmakla nasıl görevlendirilebilir ki? Bu talebin ardında başka bir şey yatıyor elbette. Dolayısıyla birazdan iyimserliğe karşı söyleyeceklerimin amacı kötümserliği savunmak değil, dünya hakkında bir yargıya varmak için bu zıtlığa başvurmanın anlamsızlığını açığa çıkarmak.
Kötümser. İyimser. Kukla tiyatrosu karakterlerini andıran bu iki figür tarih sahnesine nasıl çıktı? Tarihçi Laurent Loty sayesinde öğrendiğime göre aslında her şey bir tiyatro sahnesinde başlamış.[ii] 22 Şubat 1788’de Versay’daki Saray Tiyatrosu’nda Colin d’Harleville’in bir oyunu sahnelenmiştir: İyimser ya da Her Şeyden Memnun Adam. Seyirciler oyunu coşkuyla karşılamış, hatta rivayete göre Kral XVI. Louis kendini kahramanla özdeşleştirmiştir. Başka bir yazar, Pigault-Lebrun, bu başarıdan kendi namına faydalanmak ister. 21 Mart 1789’da Paris’ te adı d’Harleville’in oyununun tam zıddı bir komedinin prömiyeri yapılır: Kötümser ya da Hiçbir Şeyden Memnun Olmayan Adam.[iii] Hayata böyle başlayan ikilinin yolculuğu bugün de devam ediyor. 1789 tarihi kuşkusuz dikkat çekicidir. O yılın baharında, pek çok Fransız gerçekten de “hiçbir şeyden memnun değildir”, bunu da çok yakında net bir şekilde gösterecektir. İki oyunun da politik niyeti açıktır ve devrimin hemen başında fark edilir. Kendisi de vasat bir oyun yazarı ve aynı zamanda şaibeli bir politikacı olan Fabre d’Églantine, iki yazarı da “güçlülerin her şeye cüret etmeyi, zayıflarınsa her şeye katlanmayı öğrendiği toplum karşıtı bir öğretiyi” yaymakla suçlar. Ancak Fabre d’Églantine kısa bir süre sonra giyotinin altına giderken, İyimser ve Kötümser oyunları devrim yılları boyunca kesintisiz bir başarıyla sahnelenmiştir. İlk kadın hakları bildirgesinin cesur yazarı Olympe de Gouges da Terör Dönemi’nin kurbanı olmuştur. Cellat Samson, kafasını kesmeden önce ona şöyle çıkışmıştır: “Kötümser! Ne umuyordun ki?” Görünüşe göre bu kavram o sıralarda yaygınlaşmıştı ve umutla çatışmalı bir ilişkisi vardı. Kavram çifti kısa sürede sözlüğe girmiş, diğer dillerde de benimsenmiştir.[iv] Ancak, durdurulamaz görünen kariyerleri daha başında aniden son bulmuştur, çünkü iyimserlik kavramı popüler psikolojik kanaatlerle sulandırılıp tanınmaz hale sokulmuş, on sekizinci yüzyılın tamamını meşgul eden felsefi bir tartışma hasıraltı edilmiştir.
“Optimist”, yani “iyimser” kelimesini ilk kez 1737’de Cizvit Louis-Bertrand Castel, Leibniz’in Teodise’si üzerine yazdığı eleştiride tamamen aşağılayıcı bir anlamda kullanmıştır. Aslen iyimserlik, mümkün dünyaların en iyisinde, bir optimumda yaşadığımız tezini ifade eder. Bu anlamda iyimserin karşıtının kötümserden çok maksimalist veya ütopyacı ya da en azından mevcut dünyadan daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna inanan kişi olduğu açıktır. Günümüzde insanlara şaşırtıcı gelebilir bu ama eski Doğu Almanya’dan arkadaşlarıma bahsettiğimde hiç şaşırmadılar. İyimserlik görevi Doğu Bloku’nda devlet doktriniydi. Marksist-Leninist doktrine göre sosyalizm sadece bir geçiş aşamasıydı. Kapitalizmi geride bırakmış, komünizme doğru yol alıyorlardı. Nihai hedefe ulaşmak için daha fazla kargaşaya gerek yoktu, sibernetik ve planlı ekonomi aracılığıyla sistemi düzenli bir şekilde optimize etmek gerekiyordu sadece. Başka bir dünya hayal eden ütopyacılar, tıpkı hiçbir gelişmeye inanmayan nihilistler gibi düşman, istenmeyen unsur ilan edildi. Sosyalist mümkün dünyaların en iyisine duyulan inanç sonunda tükendiğinde, Heiner Müller nihai hükmü verdi: “İyimserlik bilgisizliktir.”
Kavramın mucidine dönelim. Düşünce tarihinin standartlarına göre marjinal bir figür olan Castel, aradan geçen zamanda soyu tükenen çokyönlü bilginler türünün dikkate değer bir örneğiydi. Matematik eserleri yayımladı, kendi genel çekim teorisinin yanı sıra özgün bir renk teorisi geliştirdi. Skriyabin’den iki yüzyıl önce, her notayı bir renkle eşleştiren “göz klavseni”yle dikkatleri üstüne çekti. O dönem için biraz fazla renkli bir icattı bu; Montesquieu gibi ünlü düşünürler onunla yoğun fikir alışverişinde bulunsa da Castel’e genellikle çatlak gözüyle bakılıyordu. Konu ister Newton fiziği, ister mutlak monarşi, isterse müzik olsun, Voltaire’in deyimiyle bu “matematiğin Don Kişot’u” hep kaybeden tarafta yer almayı başarıyordu. Castel Cizvit tarikatının teorik yayın organı Journal de Trévoux’da zamanının yeni bilimsel ve felsefi eserleri hakkında dikkate değer eleştiriler yazdı; muarızları bu yazıların bazılarını din adamı meslektaşlarından daha çok ciddiye aldı.
Katolik bir teolog olan Castel, teodise[v] doktrinini kesinlikle reddetmek zorundaydı. Zira Kadiri Mutlak bile biraz kötülüğe müsaade etmeye mecbur idiyse, Tanrı kavramına en azından dünyevi meseleleri açıklamak için ihtiyaç yoktu. Bu durumda insan iyi ile kötü arasında tercih yapmakta o kadar özgür olamazdı. Özgür irade olmayınca günah da yoktu. Nedensellik zincirleri eylemlerimizi önceden tamamen belirlemiş demekti. Bu görüşü tanımlamak için Castel yeni bir kavram daha ortaya atar: kadercilik – bugün daha çok “determinizm” deniyor. Castel’in en azından yarattığı kavramlar bakımından Fransız Aydınlanması üzerindeki etkisi o yüzyılın en çok satan iki kitabında görülebilir: Voltaire’in Candide ya da İyimserlik’i ve Diderot’nun Kaderci Jacques ve Efendisi metni. Bununla beraber, Castel’e kanonik tarihyazımında yer verilmemiştir. Ne de olsa, obskürantizm ile felsefe arasına çekilen çizginin yanlış tarafında yer almıştı.
Gelgelelim her şey değişiyor; geçenlerde hayretler içinde, Castel’in Antroposen teorilerinin öncüsü olarak yeniden keşfedildiğini öğrendim! İnsanların küresel iklim değişikliğine yol açtığı iddiasını savunmaya cesaret eden ilk kişi olduğu söyleniyor.[vi] İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin işaretleri o zamanlar da vardı. Amerika’nın sömürgeleştirilmesi ve Castel’in memleketi Fransa’nın güneyindeki Canal du Midi gibi büyük altyapı projelerinin inşası, insan faaliyetlerinin bölgesel iklim koşullarını etkilediğini göstermişti. Ne var ki Castel’in hipotezi ampirik araştırmalara dayanmaz, spekülatif bir akıl yürütmenin sonucudur. Diğer tartışmalarındaki gibi burada da Castel’in odağında aslında kelimenin orijinal anlamıyla insanın haysiyeti yer alır. Haysiyet onun için, Latince dignitas kavramı gibi, “makam” ya da “statü” anlamına gelir. Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi olan haysiyet sahibi insana yeryüzünü dönüştürme görevi verilmiştir. İnsan varlığın çobanı değildir sadece, makamı dolayısıyla oluştan da sorumludur. Castel materyalist biliminsanlarını ve düşünürleri esasen Tanrı’yı inkâr etmekle değil (ki bunu ancak gizliden gizliye yapabilirlerdi), insanı aşağılamakla suçlar. Gelişen doğa bilimlerine karşı bir savunma savaşına girişmez, insanın tamamen doğal bir varlık olduğu iddiasını reddeder sadece.
Castel birbirinden dikkatle ayırılması gereken üç bölge olduğunu düşünür: mekanik yasalara tabi olan doğal bölge; Tanrı’nın bu yasaları askıya alabildiği doğaüstü bölge; bunların arasında yer alan, insana özgü yapay bölge. Bu bölge “doğanın yaptığı ama insanın özgür iradesince belirlenen her şeyi” kapsar. Örneğin bir güllenin atılışı, yörüngesi ve çarpma kuvveti fizik yasaları sayesinde kesin olarak ifade edilip hesaplanabilse de, tüm bunlar gülle fenomenini açıklamaktan uzaktır. Bunun için, insanların gülleyi hangi amaçla, nelerden etkilenerek tasarladığı, ürettiği ve attığı gibi soruların açıklığa kavuşturulması gerekir. Bedene bürünmüş bir zihin/ ruh olarak insan, maddeyle etkileşim halindedir ama onun yasalarına tamamen tabi değildir. Doğanın düzenli akışını kendi iradesine göre eğip bükerek devasa bir yapay dünya yaratır. Castel’e göre, insan olmasaydı, dünya doğal bir dengeye, değişmeyen ebedi bir döngüye doğru yol alacaktı. İşte tam da bu nedenle insan fail olarak yaratılmıştır, çünkü sadece insan faaliyeti değişim, hareket ve çoğalma sağlayabilir. Castel’in niyeti açıktır: On sekizinci yüzyılda karşı konulmaz görünen bir yükseliş içinde olan mekanist doğa felsefesi karşısında, zihnin /ruhun üstünlüğünü korumak istemiştir.
Fransızcada nüfuzlu birinden bahsederken kullanılan bir deyim vardır: “Elle fait la pluie et le beau temps” – yağmur da yağdırır güneş de açtırır, havayı o belirler. Muarızlarından biri Castel’i teorisinin insanların “yağmur yağdırıp güneş açtırabildiği” anlamına geldiğini söyleyerek eleştirdiğinde, Castel hiç çekinmeden tam da bunu kastettiği cevabını verir. “Her türlü meteor, sis, rüzgâr, bulut, yağmur, kar, dolu, şimşek ve gök gürültüsü” dahil, tüm meteorolojik olayların nihai nedeninin insan faaliyeti olduğu gibi cüretkâr bir iddiayı hararetle savunur! Castel insanların kasten ve doğrudan böyle fenomenlere neden olduğuna değil, böyle şeyleri (elbette Tanrı dışında) sadece insanın mümkün kıldığına inanır. Yeryüzünün kasten dönüştürülmesi doğanın önceden belirlediği herhangi bir optimuma tabi olmadığından, iklimi bilinçli olarak değiştirme ve düzenleme imkânının önünde prensipte bir engel yoktur.
Zihin ve Çöp’ü okuyanların aklına bu noktada Teilhard de Chardin ve noosfer[vii] kavramı gelecektir. Tekniği seven bir Cizvit olan Teilhard, selefi Castel’in yazılarından haberdardı muhtemelen, ama Castel’de Teilhard’ınki gibi determinist bir selametçi tarih anlayışının izine rastlanmaz. Teilhard’dan farklı olarak Castel’e göre insan kozmik bilinçlenme sürecinde sadece bir araç değildir, eylemlerinden sorumludur. Erdemin mi, melanetin mi yolunu tuttuğuna bağlı olarak faaliyetlerinin olumlu ya da olumsuz etkileri olabilir. Castel’in kaderciliğe itirazının günah dogmasına odaklandığını unutmayalım. Yalnızca –kasten ya da kazara– hata yapabilen kişi özgürdür. Elbette tövbe, iyi ameller ve kefaret de ihtimaller arasındadır ki Katolik hümanist Castel de çalışmalarının dünyanın daha iyi bir yer haline gelmesine katkıda bulunmasını ummaktadır. Kaçınılmaz ilerleme fikri ona kaçınılmaz felaket fikri kadar yabancıdır. Sonuç farklı ihtimallere açık olmasa, özgür irade mümkün olmazdı.
Bununla beraber, bir güvence de söz konusudur. Her şey ters giderse, Castel Tanrı’nın son anda müdahale edeceğine, imdada yetişeceğine inanır – bu kadar da umut olmalı. Yapay âlemin kendi kendisini mahvetmesini engellemek için, doğaüstü güç dünyevi olaylara müdahale eder. İnsanlığın intiharı Hıristiyan inancıyla kesinlikle bağdaşmaz. Hatta hiçbir dinle bağdaşmaz çünkü dinler tam da böyle korkuları gidermek için vardır. Geçenlerde Sufi bir mürşit iklim felaketinin pek çok mağduriyete yol açsa da nihayetinde dünyanın yenilenmesinin önünü açacak bir imtihan olduğundan emin olduğunu söyledi. Bu metafizik umudun sekülerleşmiş bir biçimi, dillerden düşmeyen “dayanıklılık” (Resilienz) kavramında karşımıza çıkar. Dünyanın dengesinin, dolayısıyla da insanın, adaptasyon ve optimizasyon yoluyla varlığını sürdürme konusunda neredeyse tükenmez bir kabiliyete sahip olduğu fikri, ampirik olarak kanıtlanamayan bir inançtır. Dünya tarihindeki hayvan türlerinin büyük çoğunluğu bir noktada yok olmuştur sonuçta. Ancak iyimserlere göre geçerli bir argüman değildir bu, çünkü var olmaması gereken, var olamaz. İlginçtir ki böyle bir güvenin dinsel niteliğine dikkat çeken her görüş dinsel, “kıyametçi” addedilip reddedilir. Zira batıl inançlı olanlar hep başkalarıdır. Her halükârda, Kutsal Kitap’ın yanılmazlığına dogmatik bağlılığı ve doğaüstü nedenlere duyduğu inanç Castel’i felsefi tartışmalardan uzaklaştırmıştır. Bununla beraber, insanın doğadaki yapay konumu üzerine düşünceleri ve determinizm eleştirisi, kesinlikle bitmemiş, son zamanlarda farklı bir kılıkta yeniden canlanmış bir tartışmanın parçasıdır.
Bir süre önce iyimserliğin kökenlerini araştırmak için Aydınlanma döneminde kısa bir gezintiye çıkınca ister istemez günümüzün mesele ve olaylarına uzanan geniş kapsamlı hat ve bağlantılara rastladım. Bazıları yirminci yüzyılın on dokuzuncu yüzyılda ortaya atılan fikirleri hayata geçirmeye çalışmakla sınırlı kaldığını iddia ediyor. Sosyalizm, liberalizm, sömürgecilik, ırkçılık, bireycilik ve diğer pek çok “-cılık” veya “-izm”in her biri dünyayı dönüştürme planı olarak tasarlanmıştı; ne var ki ister iyi ister kötü niyetli, ister bilimsel ister akıldışı olsunlar, müteakip yüzyıldaki uygulamaları en hafif tabirle arzulanandan uzaktı. Daha doğrusu, artlarında koca bir arzu enkazı bıraktılar. Bu dönemin bittiğini ilan eden “ideolojilerin sonu” düdüğünü, hakikate ermenin coşkusu değil, bir cenaze töreni takip etti. Bugün yeni, muazzam zorluklarla karşı karşıyayız, bunların üstesinden gelmek için herhangi bir planımız yok. On dokuzuncu yüzyılın miadı doldu. Bu yüzden, Hıristiyan dünya görüşünün zayıflamasının insan, doğa, dil ve düzenin yeniden tanımlanmasını gerektirdiği on sekizinci yüzyıla dönüp bakmak yararlı olabilir.
1755’te Berlin’deki Prusya Bilimler Akademisi ödüllü bir yarışma düzenlemiştir. Yarışmaya iyimserlik lehine ya da aleyhine metinlerin gönderilmesi istenmiştir. Aleyhte görüş belirtenler az farkla kazanmıştır. Birkaç hafta sonra, Leibniz’in teodise doktrini Lizbon depreminin enkazına kesin surette gömülmüştür. Peki bugün neden hâlâ bu doktrinle ilgilenmemiz gerekiyor? Kötülüğün varlığının teolojik gerekçelendirilmesinin sorunlarımızla ne ilgisi var? Bu sorunun ilk cevabını Joseph Vogl vermiştir. Vogl, Das Gespenst des Kapitals’de (Sermaye Hayaleti), metafizik ve dogmatik teodise doktrininin ekonomi doktrinine nasıl fark edilmeden tamamen sızdığını anlatır. Vogl’un sekülerleştirilmiş teodise diye tanımladığı ekodise’nin[viii] umut figürü artık takdiri ilahi değil, piyasaların görünmez elidir. Leibniz’in kötülüğü gerekçelendirmesi gibi, ekonomik krizler de sistemi dengede tutmak için gerekli düzeltmeler olarak meşrulaştırılır. Kaybedenler ve dışlananlar, kalkınmanın yakın olduğu vaadiyle avutulur. Zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki eşitsizliğin, herkese refah sağlayacak küresel büyümenin koşullarından biri olduğu söylenir. Kısacası her şey yoluna girecektir.
İyimserlik ile kadercilik arasındaki bağ burada çok barizdir. Piyasaların kendi kendini iyileştirme gücüne duyulan sarsılmaz güven, insan eylemlerini ve kurumlarını doğa yasalarıyla aynı düzleme yerleştirir. Bu tavır, söz konusu eylem ve kurumlar insanın varlığını sürdürebilmesinin doğal koşullarına zarar verdiğinde büyük felaketlere yol açmaktadır. Bir röportajda kutuplardaki buzulların erimesini engellemenin mümkün olup olmadığı sorulan bir kutup araştırmacısı şu cevabı vermiştir: “Ben pragmatik bir biliminsanıyım; suyun aşağıya, sermayenin getiriye doğru aktığına inanıyorum, prensipte bunları değiştiremeyiz.” Ardından “Ekonomik sistemin bünyesindeki güçlerle çatışarak değil, onlarla birlikte çalışmak gerekir,” diye eklemiştir. Başka bir deyişle, dünyanın kıyı bölgelerini kurtarmak ancak kâr vadediyorsa düşünülebilir. Kutuplardaki buzulların erimesinin yol açacağı yıkımın boyutunu tasavvur etmek ne kadar imkânsızsa, kapitalist ekonomiye uymayan önlemler tasavvur etmek de o kadar imkânsızdır. Burada iyimserlik, 1789’da Paris’te sahnelenen tiyatro oyunundaki gibi, mevcut güç dengesine uysalca boyun eğmekten başka bir anlama gelmez.
“Prensipte bunları değiştiremeyiz” – bu cümle bizi tam da meselenin diyalektik özüne getiriyor: Optimizasyon fikri aslında antropolojik kötümserliğe dayanır. Bunun tarihsel nedenleri vardır. Din savaşlarının dehşeti ve travmaları Aydınlanma döneminin başlarına damgasını öyle vurmuştur ki antik çağlardan beri yapılageldiği gibi iyi yönetim, doğru yaşam biçimi ya da ideal şehir üzerine düşünülmez olmuştur artık. Bunun yerine, diğerkâmlık, işbirliği ya da misafirperverlik gibi değerleri bencil güdülerin birer kılıfından ibaret gören bir şüphe felsefesi gelişmiştir. Ahlaki kötülüğü ortadan kaldırmanın mümkün olmadığı düşünüldüğü için, tüm umutlar anca küçük çıkarların rekabetiyle bir arada tutulan bir toplum modeline bağlanmıştır. Umut edilen ekklesia’nın, inananların barışık dünya birliğinin kaybı, tüm bireysel eylem ve motivasyonları değer yargılarından arınmış bir halde dengeleyen salt bir mekanizma fikriyle telafi edilmiştir. Sonradan “liberal bireycilik” adı verilen bu dünya görüşü hâkimiyet kazanırken direnişle karşılaşmamış değildir.[ix] On dokuzuncu yüzyılın büyük ideolojileri, özellikle de sosyalizm ve milliyetçilik, esasen hem bu dünya görüşüne karşı birer itiraz hem de birliği yeniden sağlama vaatleriydi. Ancak, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, bu sefer din savaşlarının bir sonucu olarak değil, faşist ve Stalinist totalitarizm deneyimleri nedeniyle, antropolojik kötümserlik geri döndü. Ütopik tasarılara yönelik çekinceler Judith Shklar’ın “korku liberalizmi” dediği bir tavra yol açtı. Mümkün dünyaların en iyisi, olumlu sonuçlarıyla değil, mutlak kötülükle karşılaştırılarak ölçülür oldu. Sömürü ve eşitsizliği ortadan kaldırmaya yönelik her girişimin, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, kaçınılmaz biçimde gulag’la son bulacağı fikri bariz bir olguymuş gibi tekrarlanıp duruyor. Daha büyük zararlardan korkulduğundan ehvenişere razı geliniyor. İyimserler için, dünyayı düzeltmeye kalkışanlardan daha tehlikeli bir muarız yoktur.
İnsan sadece biyolojik değil ahlaki ve sosyal açıdan da yetersizse, teknoloji bambaşka işlevler yüklenecektir. Teknolojinin amacı artık insanın fiziksel zayıflığını telafi edip hareket alanını genişletmekten ibaret değildir. Her şeyden önce manevi kusurlarının etkileri en aza indirilmelidir. Huzur ve güvenliği sağlamak için, birbirini tamamlayan gözetim, denetim, disiplin ve ceza sistemleri işe koşulur. Zorbalık ve suistimalden kaçınmak adına, insanlar arası temaslar mümkün olduğunca cihazlar aracılığıyla sağlanıp kararlar otomatlara devredilir. Günther Anders modern insanın, kendi yarattıklarından aşağı olma duygusunu “Prometheus utancı” diye adlandırmıştır. Bu utanç yüzündendir ki modern insanın tek yaptığı, makinelerin mükemmelliğini yakalayabilmek için artık kendini optimize etmeye çalışmaktır.
*Bu yazı, Guillaume Paoli’nin İyimserlikten Daha İyisi adlı kitabından seçilmiş bir parçadır. Orhan Kılıç’ın çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan kitaba buradan erişebilirsiniz.
[i] Bu metin Nisan 2024’te Viyana’da düzenlenen Günther Anders Eleştirel Düşünce Ödülü takdim törenindeki teşekkür konuşmamın genişletilmiş halidir. Bu giriş cümlesinin bir teyide daha ihtiyacı varmışçasına, Almanca yayın yapan önde gelen medya kuruluşları söz konusu törenden neredeyse hiç bahsetmedi.
[ii] Laurent Loty, “L’Optimiste de Colin d’Harleville ou l’idéologie de la soumission à l’inégalité”, Le théâtre sous la Révolution içinde, haz. Poirson ve diğ., Grenoble, 2008.
[iii] Jean- François Colin d’Harleville, L’Optimiste, ou l’homme toujours content, Paris, 1788. Charles Antoine Guillaume Pigault -Lebrun, Le Pessimiste, ou l’homme mécontent de tout, Paris, 1789.
[iv] Loty’nin iddiasının aksine, “pesimist” kelimesini Pigault-Lebrun yaratmamıştır. Kelimenin 1756’da kullanıldığı ve Lichtenberg tarafından 1776’ da Almancaya kazandırıldığı kanıtlanmıştır. Ancak yaygın kullanımı, söz konusu tiyatro oyunu sayesinde olmuştur.
[v] Eski Yunanca theos + dikē, yani Tanrı’nın gerekçelendirilmesi; Tanrı’nın varlığının adalet kavramıyla kanıtlanabileceği düşüncesi. –ç.n.
[vi] Jean-Olivier Richard, The Art of Making Rain and Fair Weather. The Life and World System of Louis-Bertrand Castel, Baltimore, 2015. Alıntılar erişime açık çevrimiçi metinden.
[vii] İlk kez de Chardin’in 1922’deki yazılarında kullandığı noosfer kavramı, 1943’te Stalin Ödülü alan biyokimyacı Vladimir Vernadski’ye göre, jeosfer (cansız madde) ve biyosferden (canlılık) sonra Dünya’nın evrimindeki üçüncü ve son katmanı ifade eder. Canlılığın ortaya çıkışının jeosferi temelden dönüştürmesi gibi, insan bilincinin ortaya çıkışı da biyosferi temelden dönüştürerek noosferi oluşturur. De Chardin’e göre noosfer insanların zihinsel etkileşimlerinin ürünüdür. İnsanların kurduğu toplumsal ağlar büyüyüp karmaşıklaştıkça noosfer de büyüyüp bilinçlenir ki bu da insanlığın düşünce ve bilincin zirvesi olan Omega Noktası’na doğru yol aldığı anlamına gelir. –ç.n.
[vii] Eski Yunanca oikos + dikē, yani ekonominin gerekçelendirilmesi. –ç.n.
[ix] Bireycilik kavramı ilk kez 1830’larda Pierre Leroux tarafından (Castel’ in iyimserlik kavramını kullandığı gibi) olumsuz bir anlamda kullanılmıştır. Amacı, kısa bir süre önce “liberalizm” olarak adlandırılan öğretinin topluma zararlı sonuçlarını ifade etmektir. Leroux da hünerli bir neolojizm ustasıydı. Liberalizm karşıtlarının görüşünü tanımlamak için, geniş kapsamlı sonuçları olan başka bir kavram daha yarattı: sosyalizm.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.