Son dönemde yaşanan gelişmeler, ülkesinden umudunu kesmeyen geniş bir kesim için geleceğe dair söz üretmeyi zorlaştıran bir psiko-sosyal gerilim yaratıyor. Yasın nasıl, ne zaman ve hangi yoğunlukta yaşanacağı, bu duyguların nasıl yönlendirileceği ve bireyin yaşam karşısında nasıl konumlanacağı giderek belirsizleşiyor. Siyasi iktidarın baskıları, hak gaspları ve yüzleşme mekanizmalarının işlememesi, toplumun ruhsallığı üzerinde önemli etkiler bırakıyor. Bireysel düzeyde paylaşılan acı ve öfke de çoğu zaman kolektif anlamlar üretmekten uzak kalıyor.
Anadolu coğrafyasında umut ve umutsuzluk tarihsel olarak iç içe var oldu. Farklı halkların yüzyıllardır taşıdığı acılar, insanların ruhsal dünyasında iz bırakmayı sürdürüyor. “Bir türlü gelmeyen bahar” yalnızca bireysel ruh halini değil, aynı zamanda ülkenin politik yönelimlerini de şekillendiriyor. Ruhsal yönelimler de çoğu zaman kararsız ve savrulmaya açık bir görünüm sergiliyor.
Bugün, bir yanda günlerdir süren direnişlerini zaferle sonlandıran madenciler, diğer yanda gündelik şiddetin artık normalleştiği bir toplumsal atmosferin içindeyiz. Gündemin hızla değiştiği bu atmosferde olup bitenleri yalnızca “çürümüşlük” ya da “delilik” üzerinden açıklamak yetersiz kalıyor. Bütün bu karmaşa içinde madencilerin mücadelesi bize önemli bir şeyi yeniden hatırlatıyor: yan yana durmanın, dayanışmanın iyileştirici ve dönüştürücü gücü.
Ekonomik eşitsizliklerin, yoksulluğun hepimizin üzerinde yarattığı derin etkiler göz ardı edilemez. Madenciler çocuklarıyla bayram kutlayamazken, öte yanda gösterişli kutlamaların yapılması toplumsal çelişkileri her zamankinden fazla görünür kılıyor. Bu farklı gerçeklikleri birlikte değerlendirmek ve ortak bir mücadele hattı kurmak, son yıllarda usulca kaybettiğimiz yaşamı yeniden örgütleyebilmek için büyük önem taşıyor.
Farklı toplumsal kesimlerin yan yana gelebilmesi, bu yöndeki potansiyeli de ortaya koyuyor. İçinde bulunduğumuz dönemde, özellikle ruh sağlığı alanında çalışanların da daha fazla bir araya gelmesi, birbirini duyması ve bütünlüklü bir bakış geliştirmesi gerekiyor. İçinde olduğumuz bölünmüşlük ve dağınıklık hali, toplumun psikolojik dayanıklılığını zayıflatacak kadar etkili. Bu yüzden disiplinlerarası, kapsamlı ve eleştirel bir yaklaşıma her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Görüntüler çağında insan kalabilmek
İçinden geçtiğimiz dönem, hem bireysel hem toplumsal düzeyde oldukça karmaşık ve çok boyutlu bir yapı sergiliyor. Şiddetin böylesine yaygınlaştığı, toplumsal adaletin aşındığı zamanları layıkıyla tanımlamak zor olsa da, olayların hızla yaşandığı ve çoğu zaman yeterince deneyimlenmeden geçip gittiği bir çağda olduğumuz herkesin malumu. Böyle hızlı bir yaşam sürerken anlam üretmek elbette zorlaşıyor, maddi koşullar bireyleri yaşamdan yaltısa da birbirimizin varlığına ve temasına duyulan ihtiyaç artıyor.
Bu dönemi “öncekilerden farklı” diye tanımlamak, yaşananların ruhsal etkilerini anlamak açısından önem taşıyor. Yasın doğrusal olmayan ve zaman zaman kesintiye uğrayan yapısı, bu gerilimli süreçlerle baştan aşağı yeniden şekilleniyor. Bu noktada, kolektif bir dayanışma ve örgütlenme hattını kurmak, insan kalabilmenin temel koşullarından biri olarak öne çıkıyor.
Yaşamı yaşayabilme kudreti
Günümüzde her gelişme hızla tüketiliyor, çoğu zaman hiçbiri derinlemesine anlamlandırılamadan gündemden düşüyor. Tüketim kültürü kitlelerin ruhsallığını acımasızca şekillendiriyor, hızla dolaşıma girip kısa sürede kaybolan görüntülerin çağında gerçeklik algısı da bütünüyle parçalanıyor.
Byung-Chul Han, dijital medyanın insanları birbirine yaklaştırıyor gibi görünse de esasen gerçek bağları zayıflattığını vurguluyor. Görüntüler aracılığıyla kurulan bu sahte yakınlık hakiki ilişkilerin yerini alırken, bireylerin gerçeklikle kurduğu bağın da zayıflamasına neden oluyor. Şiddetin ve duyarsızlığın normalleştiği zemin böyle oluşuyor. Bireysel deneyimler parçalanırken, toplumsal bağların da zayıflamasına yol açıyor.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, yalnızca bireysel farkındalık değil kolektif bir duyarlılık geliştirmektir. Yaşanan sorunların anlaşılması ve dönüştürülmesi ancak bu şekilde mümkün olabilir. İhtiyacımız, yaşamı yaşayabilme kudretini yeniden kazanmaktır.
Sonuç yerine
Siyasi iktidarın sorumluluk almadığı durumlarda, toplumsal taleplerin karşılıksız kalması öfkemizin artmasına neden olur. Bu nedenle öfkenin doğru yönlendirilmesi ve asıl sorumlulara odaklanılması büyük önem taşır. Öfke muhatabını şaşırdğında toplumda bölünme de kaçınılmaz hale gelir. Bu nedenle adalet, sorumluluk ve insan onuruna yakışır bir yaşam talebi etrafında birleşmemiz kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Madencilerin mücadelesi, çocukların hakları ve doğanın korunması, hepsi aynı mücadelenin ayrılmaz birer parçasıdır. Bu ortaklığı görmek ve mücadeleyi bu kesişim noktaları üzerinden kurmak, daha güçlü bir toplumsal dayanışmanın önünü açacaktır. Aksi halde hem yas duygusunun derinliğine ulaşmak hem de gerçek sorumlularla yüzleşmek mümkün olmayacaktır.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.