“Başkaları için var olan bilinç”in tarihselliği ve çevirimatik

Tek bir cümle kalır geriye bazen bir kitaptan. Hatta kalınca bir külliyattan. Tek ama çarpıcı bir cümle. Nakış gibi işlemiş, derinlere nüfuz etmiş, sıkı sıkıya yapışmış kalmış. Ya da başkalarının dikkatinden kaçmış, size yapışmış, sizin zihninize mıhlanmış.

“Dil, başkaları için var olan bilinçtir” sözü kaldı mesela Henri Lefebvre’nin Marx’ın Sosyolojisi adlı eserinden geriye bende. O kadar hacimli kitap, neler neler anlatıyor Marksizm ile sosyolojinin ilişkisine, toplum ve birey çözümlemelerine, “toplumsal olanın” nasıl irdeleneceğine vb. dair ama okurken en çok bu cümleden etkileniyorsunuz, o takılıp kalıyor bir şekilde zihninizde.

Koskoca yapısalcılık ekolünden, Ferdinand de Saussure okumalarından falan kalan “langue” ile “parole” ayrımı bir başka örnek olabilir mi peki? Neden olmasın! Sağlam, kalıcı, yapısal olan “dil” ve hafif, yüzeysel, uçup kaçan “söz” arasındaki ayrım işte. Daha kitabi ifade edecek olursak: langue kişinin dili konuşma yetisi ya da kapasitesi, parole ise konuşan kişinin gerçekte ifade ettiği söz. Oku, oku, oku… ama budur özü!

Kabalaştırma/basitleştirme/indirgeme ya da daha şık bir ifadeyle sadeleştirme/yalınlaştırma da var elbette bu kestirip atma yahut özetleme işlerinde. Gelgelelim zihin ve onun uzun erimli hali hafıza, böyle çalışıyor neticede: Her şeyi hatırlayacak değil ya, o (okuma yaptığı) dönem için ve o dönemki birikimine uygun, okuru en çok etkileyen sözleri/cümleleri ya da tüm bir çalışmanın (kendince yakalayabildiği) özünü kayıtlara geçirebiliyor sadece. İndirgemeci bir “yapı” bu bellek neticede.

Saussure ya da genel olarak yapısalcılıkla ilgili okumalarımdan bir de “dil gibi yapılanma” sözü kaldı mesela bende. Ya da “dil dışındaki başka şeylerin de dil gibi yapılanması” diyelim. Yapısalcılığı basitleştirerek/sadeleştirerek anlamamın bir ifadesi oldu bu benim için belki. Dil gibi yapılananlar: Levi Strauss Bey’in yetki ve sorumluluk alanındaki antropoloji ve arkeoloji gibi şeyler, Jacques Lacan Bey’in yetki ve sorumluluk alanındaki psikiyatri, bilinçdışı ve psikanaliz gibi şeyler… Dünyaya soldan bakanların yetki ve sorumluluk alanındaki toplumbilim mi acaba?

Yok, öyle değil, toplumbilim bu “yapılanma” işlerine dahil değil. Zira, daha sonrasında tam tersine dair, başta tepkisel, sonrasında eleştirel bir yaklaşım kaldı aklımda: Toplum ve tarihin öyle dil gibi yapılanamayacağı, öznenin/iradenin rolü, eylemin/praksisin gücü vb. kaldı mesela, yapısalcılığa yönelik Marksist eleştirilerden geriye.

Marksizme girmişken ve onun “yapı”yla ve bilimler/disiplinler dünyasıyla ilişkisini, bilimselliğini incelerken –Lefebvre’ninkiler de dahil– daha kapsamlı, daha derinlemesine araştırmalar kulağıma fısıldadı ki aslolan tarih bilimi ve bilincidir, dolayısıyla tarihsel dönüşümler ve devrimlerdir, “tarih öncesini” sona erdirecek eşitlikçi/özgürlükçü komünizm arayışı ve mücadelesidir, tarihsel materyalizmin ilkeleridir, köle/efendi diyalektiğinin tarihteki farklı üretim tarzlarında kendini yeniden var etmesi ve komünizmle birlikte bunun sonuna işaret edilmesidir, toplumsal/sınıfsal dinamikler ve sınıf mücadeleleridir ve tüm bunlara dair farkındalıktır… Diğer toplumsal bilimler/kuramlar heeeeep bu anlamdaki/boyuttaki “tarih biliminin” ekseninde anlamlı ve açıklayıcı olabilir.

Dile dair kestirimlerin yanına, tarihe ve topluma dair bu bütüncül yaklaşım da yanaşınca, Lefebvre’den devam edecek olursak “Başkaları için var olan bilincimiz” olarak dilin tarihine, toplumsal olan içindeki, toplumsal mücadeleler içindeki yerine de dalıp çıkmaya başladım sonraki bazı okumalarda. Dil ile tarih iç içe düşünülmeliydi. Tarihin dili olsa dilin tarihini de anlatacaktı yani. Anlatanlar da yok değildi hani.

Özetle, madem Marksizm için aslolan sınıf mücadelelerinin tarihi, tarih bilimi ve tarihsel bilinçtir, dil de tarihsel bağlamı içinde ele alınmalı ve anlaşılmalı, insanlığın, toplumun ve dilin dönüşüm evreleri de, bugünün dili de, geleceğinki de…  “Başkaları için var olan bilinç”, yani dil, başkalarına da tarihselliği ve geleceği (olası geleceği ya da yakın-uzak gelecekte yakalanabilecek olanakları) daha dolaysız yollardan anlatmalı.

*****

İlk elden şu söylenmeli belki: Dil de sınıf mücadeleleriyle ve onun tarihiyle birlikte dönüşmektedir. İkinci olarak da şu: Dönüşümün bugün gelip dayandığı noktada, farklı diller arasındaki ilişkiye dair, bir dilin diğerinin aynısına “anında” dönüşübilmesine/çevrilebilmesine ya da aktarılabilmesine dair, herkesin kendi/farklı dillerinde var olmaya, anlaşmaya ve konuşmaya devam ederken tek bir “dünya dili” içinde anlaşıp konuşabilmesine dair, özetle “başkaları için var olan bilinç”in anında herkes için var olabilmesine dair yeni bir olanak belirmiştir.

Evet, fazla uzatmayalım, yapay zekâ’dır (YZ) bu, onun doğurduğu ya da doğurmakta olduğu olanaklardır. Zaten, bugün ve gelecek dendiğinde, yapay zekânın ortaya çıkardığı yeni (dilsel) olanakların akla yahut doğal zekâya gelmemesi mümkün değil artık herhalde.

Hani süper hızlı yahut “ânında”, hatta “doğru”, hatta ve hatta “son derece güvenli” çeviri yapabilecek ya çok yakında yapay zekânın ilgili “birimleri”… Bir yandan çevirmen ihtiyacını/aracılığını ortadan kaldırırken beri yandan yeni iletişim olanakları açacak ya önümüze, o bağlamda “ortak dil”e dair beklentilerin ve duyulan heyecanın yeri bir ayrı özetle.

“Başkaları için var olan bilincimiz” kendini yabancı-başkalarının farklı dillerinde de ifade etmeye çabalarken, artık anlam kayıplarına uğramaktan, gerekli esnekliği sağlayamamaktan, bozunup bocalamaktan vb. kurtulup tek ve ortak bir dilde de yakalayabilecek o başkalarını sanki. Birbirine daha bir sokulacak artık başkalar. Bilincin başkalar arası akışı kolaylaşacak. Başkaları için var olan bilincimiz, ortak bir dilde, ânında ve düzgün bir biçimde herkes için var olabilecek. Bunun için basit bir (teknolojik) araç yahut bir aracı yeterli hale gelecek yakında herhalde.

“Çevirimatik” olabilir bunun adı sanki. Zamanında boyutlararası yolculuklar mavrasıyla  kıçından uygarlıklar uyduran Ursula K. Le Guin bacımız, Uçuştan Uçuşa adlı kitabında, gittiği yeni boyutlardaki uygarlıkların dillerini anlarken böyle pratik bir araç yahut teknoloji kullanıyordu en azından. Yenisine gerek yok, Le Guin’inkinden devam edilebilir (Çevirimatik yerine OrtakDilDönüştürücüsü, EnternasyonalAktarıcı, ÇevirDiliYanmasın gibi bir şey de olabilir ama gereğinden fazla uzun bunlar sanki).

Adını geçelim, işlevi belli: Siz kendi dilinizde konuşuyorsunuz, karşınızdaki kendi dilinde konuşuyor, ikinizde de çevirimatik var, bir yerlerinize (özellikle de ağzınıza ve kulağınıza) takılı işte bu zamazingo, her iki taraf da kendi dilinden konuşuyor ve karşısındakini yine kendi dilinden dinleyebiliyor, yapay zekâ yüklü aracı/dönüştürücü zamazingo her şeyi hallediyor. Basit bir araç bu: kulaklık + mikrofon + ve en mühimi bir “dilden dile dönüştürücü beyin/chip” var içinde (kulaklığa yahut mikrofona da yerleştirilmiş olabilir bu tabii). Oldu da bitti!

Böylece yapay da olsa Esperanto tarzı ortak bir dil yaratma çabalarının ve belki de çok daha önemlisi mevcut dillerden baskın/egemen olan birini (büyük oranda İngilizce, peşinden İspanyolca, Almanca, Fransızca ve Mandarin) ortak dil olarak kabul et(tir)me döneminin de sonuna gelmiş olacağız nihayet. Bizzat anadilimiz, ortak dil kapsamına girecek.

*****

Peki, neden bu denli önemli bu? Anadilimiz dışında başka dil(ler)e de hâkim olarak çok dilli bir ortamda da yakalayamaz mıydık “ortak dil” hedefini?

Çok dilli olmak her zaman mümkün ve mühim de, dillerden birinde (kuşkusuz anadilinizde) kazandığınız soyutlama yeteneğini, yaratıcı/yenilikçi, dilin olanaklarını zorlayıcı deneme ve açılımları, espri/ironi gücünü vb. diğerlerinde de aynı (y)etkinlikte yakalayabilmek neredeyse imkânsız.

Bir “anadil” muhakkak var, sadece anadan gelmesi ve ilk öğrendiğiniz olması anlamında değil, dilinizin ana hattını, eksenini oluşturması anlamında da var. Üzerine ne eklerseniz ekleyin, bir “ana yapı” bâki.

Kendisine ne denli hâkim olursanız olun, ne derece geliştirirseniz geliştirin, okuma/yazma ve konuşma anlamında kıvraklığınızı ne derece artırırsanız artırın yabancı dilin yabancılığı da bâki.

“Dil gibi yapılanma” benzetmesine geri dönecek olursak, gerçekten yapılanan odur, anadilimizdir içimizde. Bir okyanusa benzetecek olursak, sularında güvenle hareket edip yüzebildiğimiz, derinlemesine dalıp/kavrayabildiğimiz odur… güçlü soyutlamalara dalabildiğimiz, içine esprilerimizi katabildiğimiz, rahatça sözcük oyunları, benzetmeler yahut ironi yapabildiğimiz, kendimizi daha emniyette ve evimizde hissettiğimiz, renkli anlatımlara, metaforlara, deyişlere vb. daha rahat başvurabildiğimiz, gerektiğinde oyun oynayabildiğimiz, sözcükleri, cümleleri evirip çevirebildiğimiz, icabında yenilikler uydurabildiğimiz…

Elbette başka dillerde de belli bir yetkinlik sağlanabilir, sular seller gibi konuşulabilir, yazılabilir ama anadil başka bir şey, başka bir “yapı”… “dil gibi yapılanma”nın esası, ana yapısı işte!

“Yabancı düşmanlığı” olarak anlaşılmasın ama biraz da paranoya gerekli sanki! Anglosakson dünyasının İngilizceyi “dünya anlaşma dili” olarak veya şöyle ya da böyle “ortak dil” olarak kabul ettirmesinin başka boyutları ve avantajları nedir diye sorgulamak mesela… Ekonomik ve toplumsal hâkimiyete, düşünsel/kültürel/ideolojik hegemonyaya giden yolun dilden de geçtiğini düşünmek örneğin… Hükmetmenin farklı biçimlerini, egemenliği dil yoluyla da perçinlemenin imkânlarını ölçüp biçmek ya da…

Karıncaların “kimyasal iletişimleri” ile arıların “dans iletişimi”nden başlayıp bu “ortak dil” tartışmalarına kadar uzanan Steven Roger Fischer imzalı Dilin Tarihi adlı kitapta, Uluslararası Standart İngilizce’nin orta vadede ortak dile dönüşeceğine dair kestirimlerde bulunuluyor örneğin. Herkesin zamanla öğrenmek durumunda kaldığı bir dille birlikte tekleşme rotasını anlatan çalışmada, yapay, tasarlanmış dillerle değil de egemenliğin doğal akışıyla yaşanan sürece, tarihsel koşulların gelişimine, küreselleşme ve iletişim gerçeğine bakılıyor. Dünya nüfusu çoğaldıkça dillerin azalması gerçeği ile yok olan dillerin özellikleri konuyor ortaya. Geçmişten bugüne kaybolan dillerden, geleceğe doğru kaybolacak dillere bakıldığında ise –bugünkü koşullar devam ettiğinde– kestirimlere göre, 300 yıl sonra sadece üç dil kalacağı anlaşılıyor: İngilizce, İspanyolca ve Mandarin Çincesi. 400 yıl sonra ise tek dile kavuşuyoruz nihayet: İngilizce.

Gelgelelim “bugünkü koşullar devam ettiğinde” şartının yapay zekâ marifetli “çevirimatik” ile ortadan kalkabileceğini, bunun imkânlarını daha somut olarak görebiliyoruz işte!

Belki de egemenler o yüzden karşılar ya da geciktirilmesinden yanalar, (belli tipte bir) YZ’nin bu alanda tam boy ortaya çıkmasına. Dilin de yardımıyla kültürel, ekonomik birçok alana yayılabilen üstünlüklerinde çok önemli bir avantajın ortadan kalkabileceğini seziyorlar sonuçta. Denetim ve gözetim toplumuna giden yolda bütün dijital izlerimizden anlamlar çıkarırken, yeni tipte savaş ve çatışmalarda vurulacak hedefleri belirlerken vb. YZ’den faydalanmada tam gaz ilerleme var ama insanlığa faydası olabilecek alanlarda bir adım ileri iki adım geri…

*****

Dil dönüşür, değişir, gelişir sürekli. Devingendir. Bazen de değişime karşı direngendir. “Devrimci muhafazakâr” mübarek. Oksimoronların da efendisi kendisi!

Efendiye (langue) söz (parole) geçirebilmek için, değişimi yakalayabilmek için, onun bir parçası (büyük değiştirici öznenin küçük bir unsuru) olabilmek için de anadil önemli. Konuşmayla birlikte yazmada da yakalanacak kıvraklık, bir dili geliştirip güzelleştirebilecek yeni anlatım olanakları, soyutlama gücü, ötesinde “yeni sözcükler, gramer ve yazın numaraları uydurma hakkı” sadece çok iyi bildiğiniz anadilin sularında yüzerseniz mümkündür büyük ölçüde. Dilin gelişimi ve dönüşümü sürecinde, büyük/nesnel yapıya küçük/öznel müdahalelerde bulunabilme hakkı diyelim. Bu hakkı kimseye vermeyelim.

Yabancı dilde eğitimin, yabancı ülkede yaşamanın, günlük iş, işleyiş ve iletişim dilini sadece yabancı dilde kurmanın açmazlarından biri de işbu gelişim ve müdahale olanaklarından, haklarımızdan büyük ölçüde yoksun kalmaktır.

Yabancı dilin sahipleri efendi gibi takılırken, bu tür açmaz ya da handikapları aşmak için kafa göz yararak uğraşıp didinen insanlardır bizim insanlarımız, “yabancı topraklar”da günlük yaşamlarında, eğitim ve çalışma dünyasında vb. iletişim kurma gayreti içindedirler hep… elbette uğraşmaya devam edecekler… ama bir yandan da kendi anadilleri aracılığıyla ulaşabilecekleri “ortak dil” daha yakın işte artık. Buna da yüklenmeliler.

Ve günlük, basit, pratik iş temelli vb. anlaşma imkânı ötesinde, belli alanlarda kendi dillerinde inat da etmeliler. Bilimde ve sanatta özel ifade ve soyutlama imkânlarından yoksun kalmamanın önemini bilmeliler. Yakın geçmişteki kaybımız Yalçın Küçük’ün Türkçede yazma inadı hep akla gelmeli mesela. “İngilizce de yazabilirim ama budur benim dilim, merak eden Türkçe öğrenir, okur” tavrının önemi ve devrimciliği. Kendi dilinde geliştirebildiği imge ve kavramlardan, yakalayabildiği kıvraklıktan niye vazgeçip kuru bir anlatıma mahkûm olsun ki bilimsel düşünce üreten ya da sanatsal üretimde bulunan kişi?

*****

YZ’nin sunduğu ya da sunabileceği olanaklarla bağlantılı başka bir sorun alanına bakacak olursak:  “Başkası için var olan bilinç” demişken, bilinç (consciousness) ile zekâ (intellect) ayrımı nerede duruyor diye de sorgulayabiliriz sanki. Yani “yapay zekâ”, dile dair bazı önemli aktarım sorunlarını çözebilir diye düşünürken, “bilinç” gibi daha kapsamlı ve derinlemesine bir şeyi, daha pratik ve ezberci “zekâ” ile aktarabilmenin kısıtları ne olacak şimdi? Yapay bir aracı kullanarak gerçekleşmekte olan dil ortaklaşması, bilince kadar uzanabilir mi ki?

Yuval Noah Harari’nin tartışmalı Homo Deus kitabında temel ayrımlardan biri olarak karşımıza çıkıyordu bu “bilinç” ve “zekâ” ayrımı. “Tamam, yapay bir Intellect’in ortaya çıkışı insanı mağlup edebilir ama Consciousness yok bilgisayarda/robotta, o ne olacak?” diye soruyordu muhterem. Meseleyi insan-robot dikotomisinde ele alınca, “Eyvah, zekâyı kaptırıp yeniliyoruz” diyorduk başta, ama neyse ki bilincimiz sayesinde yenilmiyorduk robota en sonda.

Peki ya, robotu rakip/düşman olarak değil de insanlığın hizmetine sunulmuş yardımcı/aracı olarak düşünürsek ve düşmanı da, “sömürü sistemi” ve “robotu insanlığın değil de kendi hizmetlerine koşmaya çabalayan egemenler/sömürücüler” olarak kavramaya başlarsak?

İşte ezilenler olarak (ezilenlerin çıkarlarını koruyan tarihsel) bilincimiz budur, “başkaları/herkes için var olması”nı istediğimiz ve dilimize pelesenk etmemiz gereken bilinç!

Bu bilinçlenme yolunda, öncelikle ve pratik bir biçimde çevirimatiğin de yardımıyla ve her an çevrimiçi olabilen milyonlara ulaşabilecek şekilde aktarabileceklerimizi aktarmaya bakalım en iyisi.

Kuşkusuz, bilincin başkaları için var olabilmesi için, (yapay) zekâyla ya da YZ marifetli çevirimatikle aktarımının ötesinde bambaşka şeyler de gerekli: Her şeyden önce bağlam oluşturabilmek… Peşi sıra kopyala/yapıştır, oradan buradan çalıp çırpıştır dönemi kolaycılığından sıyrılıp bilgi/birikim derinliğini sağlayabilmek… uyarıcı/uyandırıcı ve hatta harekete geçirici olabilmek… içinden geçilen tarihsel/toplumsal sürece yönelik farkındalık yaratabilmek… bireyin yaratıcı dokunuşuna alan açabilmek… Tüm bunlar ve benzerleri de “zekâ”nın ötesinde “bilinç”in işi tabii ki! YZ’yi sermayenin ya da sömürü sisteminin değil de insanlığın yararı için elinde tutup kullanacak bir “üst-bilinç” diyelim dilerseniz buna!

Tarihsel, sınıfsal, toplumsal farkındalıklar, adalet duygusu, eşitlik, özgürlük arayışı vb. hep bilince dair ve yapay zekânın sunabileceklerinin ötesine işaret ediyor özetle. Bilinçle birlikte duygusal ve imgesel aktarım da, akılla birlikte vicdana hitap edebilmek de yine YZ’nin ötesine taşıyor.

Bilinçle daha derinlere işleyen, daha katmanlı, tarihsel/toplumsal boyutu daha güçlü aktarımımızı da gerçekleştireceğiz kuşkusuz, hele şu daha pratik, dolaysız iletişime yönelik ve bireysel boyutu daha güçlü yapay zekâ-çevirimatik işimizi bir halledelim önce.

*****

İngilizcenin tek bir dünya dili olana dek, diğerlerini ezip yok edene dek bastırıp duracağı bir gidişattan kurtulup YZ/Çevirimatik ile çözdüğümüzde basit iletişim meselesini, bilincimizin başkaları, sadece aynı dili konuştuğumuz başkaları için değil, her dilden başkaları için var olmasını sağlayacak bir sürece girebileceğiz sonuçta.

Benim başkaları için var olan bilincim diyor ki bu durumda: Ortak dil ve iletişimle, bilinç paylaşımımızı, koordinasyonumuzu ve kolektif hareket yeteneğimizi de geliştirerek, bir adım daha yaklaşmış olmayacak mıyız dünya devrimine ve komünizme?

Herkes kendi dilinde konuşuyor ama o süper akıllı cihaz sayesinde kendi dilinde dinleyip anlıyor ve yanıtını yine kendi dilinde vererek herkese ulaştırabiliyor. Bir an önce, şundan sekiz milyarlık bir paket yaptırıp dağıtın kardeşim bu cihazı dünya halklarına, olsun bitsin ya!

*****

Bitirirken, zamanında sevgili şair ağabeyim Kemal Özer’den dinlediğim hoş bir anıyı da aktarmayı ihmal etmeyeyim. Öyle bir anı ki ortak ve de enternasyonal bir dilin anlam ve önemini kendiliğinden ortaya koyuyor sanki.

Türkiye Yazarlar Sendikası’nın yıllar önce yaptığı bir etkinlik, Türk ve Bulgar şair ve yazarları bir araya getirmeyi hedefliyor. Dünyaya ve edebiyata soldan, toplumculuktan doğru bakan bir etkinlik. Ne kadar soldan olursa olsun, bu tür organizasyonlarda neredeyse âdet olduğu üzere muhtelif aksamalar da yaşanıyor. Bunlardan biri de, yazarların ilk bir araya geldiği sırada, tercümanlık yapacak kişinin henüz ortalıkta görünmemesi.

Yazarlar, şairler şık bir mekânda buluşuyorlar, karşılıklı isimlerini söyleyip el sıkışıyorlar, yan yana bir masanın etrafına oturuyorlar, aynı dili konuşanlar bir süre birbiriyle fısıldaşıyorlar ve sonrası… deriiiiin bir sessizlik.

Sessizlik uzadıkça hafiften bir sıkıntı da baş gösteriyor sanki. Arada birbirleriyle bakışıp gülüşseler, çeşitli yüz ifadeleriyle, mimik ve jestlerle bir şeyler anlatmayı deneseler de nafile. Giderek daha da bunaltıcı bir hava oluşmaktayken Bulgar yazarlardan biri buluveriyor çareyi: Dünyaya soldan bakan bir buluşma değil mi bu, ortak marşlar yok mu, en ortağından, her ülkede okunan marştan, üstelik her ülkede aynı dizesinde aynı sözcüğün söylendiği o eeeen ortak marştan başlanabilir iletişime. O da başlıyor Enternasyonal Marşı’nı söylemeye.

O Bulgarca söylerken, insanlığın “Eeeeeen-ter-nas-yo-nal’le” kurtulduğu noktada bizimkiler de devrede. Marşın Bulgarcası bitince, sıra Türkçesinde ve yine insanlığın “eeeeeen-ter-nas-yo-nal’le” kurtulduğu noktada bu kez de Bulgar yoldaşlar devrede.

Gerisi kaynaşma işte. Türkçe-Bulgarca simultane çevirmen gecikse de olur artık! Kelimenin tam anlamıyla “enternasyonal bir dil” tutturabildi topluluk.

Ortak dil de böyle olacak/oluşacak işte… yapay zekâların, çevirimatiklerin ve benzeri teknolojik zamazingoların olanaklarının üzerine, insanlığın ortak kurtuluşunun bilinci binince, enternasyonalce!

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
daha fazla

Tüketenler tüketilir

İsviçre menşeli saat markası Swatch’un Audemars Piguet (AP) işbirliğiyle geçtiğimiz günlerde piyasaya sürdüğü “Royal Pop” koleksiyonu Londra, Paris,…
daha fazla

Bu ülkede herkes biraz yorgun

Bu ülkede artık insanlar birbirine “nasılsın?” diye sormuyor. Çünkü cevabı aşağı yukarı herkes biliyor. Kimse gerçekten iyi değil.…
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin