Türkiye siyasal hayatında bir 2013 kuşağından söz edilebilir mi? Sıra arkadaşımız Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” adlı ikinci gösterisini herkese açık şekilde YouTube’a yüklemesini takip eden haftalarda yaşananların ve kamuoyunda bulduğu yankıların bana düşündürdüğü soru bu oldu. Bir stand-up gösterisi, bir kişiye ait bir kültürel ürün üzerinden kuşak tartışması yapmak ilk bakışta zorlama görünebilir. Dahası, kuşak tartışmasının kendisinin ve ne zaman bir siyasal gündem ortaya çıksa kuşak anlatılarının devreye girmesinin kabak tadı verdiği de söylenebilir. Ancak Deniz’in hem gösterisinin hem de YouTube’a reklamsız yükleyerek gerçekleştirdiği eylemin böylesi bir etki yaratmış olmasının başta gelen sebepleri arasında (içerik, tarz ve yöntem gibi pek çok açıdan) spesifik bir geçmiş zamandan hortlamış hissi uyandırmasının yer aldığını düşünüyorum. Kronolojik olarak o kadar da eskide yer almayan mevzubahis geçmiş zamanı, Gezi isyanının yarattığı toplumsal ve siyasal atmosfer, nihayetinde 7 Haziran genel seçimlerinde siyasi iktidarın devrilmesiyle sonuçlanan 2013-2015 yılları olarak tanımlayabiliriz.
Deniz Göktaş’ın benim gibi birçok insana tuhaf bir aidiyet hissettirdiğini gözlemlediğim eylemiyle ilgili gazete ve kültür-sanat mecralarında yazılanlara bakarken bu çağrışımın başkaları tarafından da dile getirildiğini fark ettim. Konu üzerine kalem oynatanların bir kısmı iktidarın yoğun biçimde mizah yoluyla hedef alındığı Gezi eylemlerinden, 2014 ve 2015 seçimleri sırasında hem siyasal hem toplumsal sahnede yaygın olan politik hiciv tarzından[i] veya mizahın otoriter rejimler için nasıl daima tehlikeli olageldiğinden, memleketteki tarihinden ve sansürü, yasakları delebilen bir temsil alanı kurduğundan dem vurmuş. Benim kastettiğim ise genel olarak mizah, güldürü, iktidar, kültürel alan, otoriter rejimler arasındaki ilişkilerin niteliği ya da Deniz’in tarzı ile mevzubahis dönem arasındaki bir benzerlik, hatta devamlılık olduğu gibi vurguların daha ötesinde. Ölü Deniz gösterisinin birçok katmanıyla Derridacı anlamda hortlamış, 2013-2015 yıllarının siyasal ve toplumsal atmosferinden bugüne musallat olmuş bir hayalet olduğunu söylemeye çalışıyorum.
Siyasal teorideki anlamıyla hortlaklar politik travmaların, kayıpların, bastırılan, kaybedilmiş gelecek ihtimallerinin sonucudur. Ancak travmalar ve kayıplarla dolu geçmiş bugünün peşini bırakmaz, kaybedilmiş olanların hayaletleri şimdiki zamana musallat olur. Öyleyse bu anlamıyla, Ölü Deniz’de bugünün Türkiyesi’ne musallat olan nedir? Bir hortlaklık ve musallat olma halinden bahsediyorsak, gösterinin bütün katmanlarıyla hatırlattığı, hatta ilerleyen satırlarda iddia edeceğim gibi, bugüne geri çağırdığı şey geçmiş zamanda bastırılmış başka bir gelecek ihtimalinden mi ileri geliyor? Son sorunun retorik tonundan “evet” cevabını vereceğimin yazıyı buraya kadar okumaya devam eden herkes için aşikâr olduğunu tahmin ediyorum. Kaybedilen, bastırılan, bastırılmanın kendisi ve bu spesifik musallat olma halinin yakın tarihi üzerine devam etmek istiyorum.
******
Deniz Göktaş 1994 doğumlu. Gezi isyanının patlak verdiği Haziran 2013’te, ODTÜ’deki üniversite öğrenciliğinin ilk senesindeydi. Bütün bunları gösterilerinde kendi hayatından anekdotlara yer verdiği çeşitli bölümlerde paylaşıyor. “Selam Selam” adlı ilk gösterisinde küfür, erkeklik kültürü, toplumsal cinsiyet, sol siyaset ve benzeri pek çok şey üstüne yine kendi arka planını da incelikli bir şekilde hicvederken anlattığı bireysel bir hikayeye “Dönemin başbakanı ODTÜ’ye geldi. İletişimsizlikten kaynaklanan, çeşitli anlaşmazlıklar sonucu insanların hastaneye kaldırıldığı, kanın gövdeyi götürdüğü beş saat yaşadık” sözleriyle başlıyor. Seyircisine ironik biçimde aktardığı bu beş saat, Aralık 2012’de “ODTÜ Ayakta” eylemleri olarak tarihte yerini alan, bugünün cumhurbaşkanının ODTÜ kampüsüne, yanındaki tam teşekküllü polis ordusunun kendisini protesto etmek isteyen öğrencilere uyguladığı yoğun şiddet ve işkence eşliğinde zorla girmesi karşısında “ODTÜ Ayakta, AKP’ye Direniyor” sloganıyla akıllara kazınan eylem. “ODTÜ Ayakta” eylemleri, Haziran 2013’te başlayacak olan Gezi’nin bir anlamda habercilerinden birisi olarak ve eylem pratikleri ile söylem biçimleri açısından aralarındaki devamlılıkla tartışmalara konu olmuştu.
Demokratik siyasetin “zirve” yaptığı Haziran 2013’ün peşini toplumsal-siyasal alanda müthiş bir canlanma ve bu isyanın yarattığı dalgayı tanımlı, çerçevesi belirli toplumsal/siyasal hareketlere dönüştürmeye çalışan sol-sosyalist-radikal demokrat girişimler izledi. Ama belki de en önemlisi bu demokratik ortamı, döneme uygun bir kıvraklıkla Kürt Özgürlük Hareketi’nin birikimiyle birleştiren HDP formunun inşasıydı. Hem toplumsal muhalefet hem de hareketin önceki deneyimlerinden muhtelif farklılıklar arz eden bu yeni parti formu, açılan demokratik ortamı tabandan yukarıya ustalıkla işleyerek 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde AKP iktidarını açıkça devirdi. Burada bir parantez açarak bahsini ettiğim demokratiklikten kurumların, kurumsallaşmış mekanizmaların, seçim sisteminin, oturmuş düzenin vb. tanımladığı siyasal sistem anlamında anaakım demokrasi kavramını değil, aksine, siyaset felsefecisi Jacques Rancière’in kavramsallaştırdığı biçimiyle uzlaşıya (consensus) değil uzlaşmazlığa (dissensus), çatışmaya, çoksesliliğe ve uyuşmazlığa dayanan, süreğenlik içerisinde değil, kendi zamansallığını yaratarak ve an’a içkin biçimde var olan (kairolojik) eyleme dayalı kolektif siyaset pratiği ve onun yarattığı dünyayı kastettiğimi not düşmek istiyorum. Siyaset teorisi yazınındaki bu anlamıyla anarşizmden radikal demokrasiye bir siyasal spektrumda yansımasını bulan böylesi bir demokrasi kavramsallaştırması kimilerine göre anaakım anlamıyla burjuva demokrasisinin de işlemesi ve gelişmesi için de kaçınılmaz bir öğe.
2013-2015 döneminde açılan bu çoğul, çoksesli, çatışmaya, uzlaşmazlığa ve siyasi eyleme, hepsini tek nefeste anlatacak bir sözcük seçecek olursak “sokak”a dayanan[ii] demokratik periyot, Walter Benjamin’in meşhur “faşizmler ve yenilmiş devrimler” mekaniğini andıran şekilde devlet aygıtının baskı, zor, şiddet ve halen kapanmamış olan bir otoriterleşme paradigmasıyla bastırıldı. Bugün bize musallat olan hortlakların varlık sebebi olan kayıplar ve travmalar burada yatıyor. Deniz’in tutuklanmasının ardından sosyal medyada paylaşılan 2016 yılına ait bir video kesiti bu travmaları ve onlardan kaynaklanan hortlakları yalın ve kapsayıcı bir şekilde temsil ediyor. Hafızamın istemsizce unutmak suretiyle baş etmeye çalıştığı pek çok şeyi hatırlamanın hüznünü ve eski, güven veren bir dostu görmenin sıcaklığını aynı anda hissettiren bu video, Deniz’in öğrenciyken parçası olduğu Sinema Topluluğu’nun (SiTop) hazırladığı 1 Mayıs ODTÜ Öğrencileri kortejine çağrı yapan kısa bir kurmaca.
Bu kurmaca videonun üretildiği 2015-2016 akademik dönemi, henüz iki ay önce “Gezi’nin çocukları Kobane’ye” diyerek yola çıkan 33 devrimci gencin Suruç’ta katledilmesinin ağırlığıyla başlamış, dönemin ilk haftalarında 10 Ekim 2015 tarihinde Emek, Demokrasi ve Barış Mitingi için Ankara’da toplanan 100’den fazla insan yine canlı bomba saldırısında hayatını kaybetmiş, Kürt sorununda çözüm sürecinin bitirilip savaş paradigmasına dönülmesiyle büyük şehirlerde sene boyunca ardı ardına patlayan bombalar çok keskin bir dönüşle toplumsal ve siyasal hayatı korku ve travma ikliminin ele geçirmesine sebep olmuştu.[iii] Bu iklimde, yaklaşan 1 Mayıs’ta ODTÜ Öğrencileri kortejini örgütlemek için her yıl olduğu gibi bir araya gelen öğrenci toplulukları olarak bu kez zor bir görevimiz vardı. Mevcut iklimde kendimiz de dahil kampüsten dışarı adım atmaya korkar hale gelen üniversite öğrencilerini kent meydanında düzenlenecek 1 Mayıs’a gelmeye ikna etmemiz gerekiyordu. Korku ikliminin damga vurduğu o yıllarda ağırlığının yaşımıza fazla geldiğini bir an bile düşünmediğimiz jenerik bir cümle kullanılır, “tarihsel sorumluluğumuz var” denirdi. Bu sorumluluğu yerine getirmeye çalışan SiTop’luların hazırladığı videoda Deniz’in oynadığı ana karakter 1 Mayıs yaklaştıkça bu duygusal çelişkileri yaşıyor, korku duygusuyla yüzleşiyor, “Ben de korkuyordum, korkuyorum da hâlâ ama…” dedikten sonra 1 Mayıs’a gitme kararını alıyor. Ardından karakterin bir arada olmanın güçlendirici etkisini hissettiği yaratıcı bir temsil izliyoruz. Karakteri en çok etkileyen ise başka iki karakter arasında geçen diyalog sırasında “bu koşullarda 1 Mayıs’a gitmenin ölme riskini almaya değecek bir getirisi olmadığı” argümanına karşı diğerinin söyledikleri oluyor: “E sen zaten yaşamıyorsun.”
Videonun anlatı kurgusu çok ilginç (ya da hiç de ilginç olmayan) bir biçimde Deniz’in yerleştirildiği hücreden bizlere yazdığı mektupta içtenlikle derdini anlatmaya çalıştığı satırlara benziyor: “Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. (…) “Politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.”
Ölü Deniz’in yol açtığı olaylar silsilesi vesilesiyle bana kişisel olarak musallat olan bu video, çoğulcu uzlaşmaz sokak demokrasisinin zirve yaptığı ve toplumsal muhalefetin siyasi iktidarı devirdiği 7 Haziran momentinin üzerinden henüz bir yıl geçmemişken tepetaklak biçimde gelinen tam aksi aşamayı çok başarılı temsil ediyor. İşte bu seyir, 2013 kuşağının kaybedilmiş geleceğini ve ona musallat olmaya yazgılı hortlaklarını belirgin biçimde ortaya koyuyor. Bu kaybedilmiş gelecek, Deniz’in yakın ve uzak kolektif siyasi hafızamızı mizahının inceliklerini kuşanarak katman katman kurcaladığı gösterisinde olduğu gibi, başka vesilelerle de hortlaklarıyla bugüne dadanmayı sürdürecek. Zira Deniz’in metinleri de tam da bu travmalarla, canlı bombalarla, geleceksizlikle, intihar eden üniversitelilerle, politik depresyonla yoğrulu. Onun bu travmalarımızı nakış gibi işleyen kara mizahı, bize 2013-2015 içerisinde siyasallaşan o günün gençlik öznesinin şiddetle, baskıyla, ölümle üzerine kapatılan tarih sayfalarının bugüne geri çağırılmasının yolları olduğunu da hatırlatıyor. Deniz’in yaptığı gibi o sayfaları tekrar bugünde kurmaya, burada var etmeye kalkışmaktan geçen yollar…
******
Ölü Deniz yayınlandıktan sonra sosyal medyada sık yapılan yorumlardan birisi şuydu: “1,5 saatliğine sanki Türkiye’de yaşamıyormuşuz gibi hissettirdi.” Çünkü Türkiye’de cumhurbaşkanının eleştirilemediği, “sıkıntılı konulara girilemediği”, siyasal ve kültürel olarak çoğulcu, çelişkili temsillerin kurulamadığı kaskatı bir gerçeklik var. Bir stand-up gösterisine siyasi eylem anlamı yüklenecekse eğer Ölü Deniz’in bu popüler söylemdeki gibi Türkiye’de değilmişiz gibi yaparak, mevcut haliyle Türkiye’deki gerçeklik tertibatını kesintiye uğratan bir estetik-politik eylem olduğunu söyleyerek yükleyebiliriz. Yine Jacques Rancière’den yardım alacak olursam, onun antik dünyaya referansla içini doldurduğu polis kavramı karşısına koyduğu siyaset anlayışına başvurabiliriz. Rancière’de polis, duyumsanabilir olanın belirli bir dağılımını, neyin duyulabilir, neyin görülebilir, algılanabilir, neyin ve kimin konuşmasının söz olarak sayılabilir olduğunu belirleyen ve sabitleyen, herkesin ve her şeyin yerli yerinde durduğu, sınırları aşmadığı verili toplumsal düzeni anlatır. Eşitsizliğin sabitlendiği estetik bir tertibattır. Siyaset ise bu tertibata aykırı, eşitlik mantığına dayanan eylem ile süreğen, kurumsallaşmış verili düzeni kesintiye uğratan estetik bir olgudur. Çatışmaya, uzlaşmazlığa, süreksizliğe, an’a dayanan demokrasinin anlamı da bu.
Ancak Ölü Deniz’in bu anlamda bir estetik-politik eylem olma niteliğini sadece cumhurbaşkanını eleştirerek kazandığını söylemek büyük bir haksızlık olmakla kalmaz, Deniz’i yanlış anladığımızı gösterir.[iv] Deniz’in gerçekten cesur olduğuna katılmamayı imkansız kılan açık siyasi hicivleri kadar, meselenin AKP’den de Tayyip Erdoğan’dan da ibaret olmadığını kıvraklıkla açık eden esprileri, Alevileri, Ermenileri, Kürtleri ve siyasal haklarını, LGBTİ+ları hatırlatan mizahı, toplumsal ve entelektüel tarihimizdeki Harbiye referansını, “eski Türkiye”ye dair dokundurmalarını, hepsini de kendi konumunun, ailesinin, içerisinden geldiği toplumsal alanların çelişkilerini ortaya sererek anlatıya dökmesi tam da Türkiye’de yaşamıyormuşuz gibi çoğul ve çelişkili bir siyasal çeşitlilik temsili sunuyor. Yalnızca, basına yansıyan savunmasında da “diktatör siyasi bir nitelemedir” diyerek devam ettiği, açık siyasi eleştirileriyle değil, yakın siyasi tarihimizin katmanları arasında incelikle işleyip çoğul ve Rancièreci anlamda demokratik bir temsil oluşturarak duyumsanabilir olanın bölüşümünü kesintiye uğratarak yeniden kurguladığı estetik-politik bir eylem yapıyor. Bana kalırsa en çok da bu temsil 7 Haziran 2015’ten sonra üzeri kapatılmış, bastırılmış olanın, orada kaybedilmiş olan gelecek ihtimalinin hortlaklarını bugüne davet ediyor. Tam da bu sebeple, Levent Cantek’in[v] talihsiz, isabetsiz ve yüzeysel şekilde bağlamını kaybettiğini iddia ettiği Deniz Göktaş mizahı tam tersine, bir anlamda kendisini de yaratan toplumsal ve siyasal bağlamı geri çağıran, bağlamını sahiplenen, onu yeniden kuran, bugüne taşımayı iddia eden, bağlamını geri alan bir nitelik arz ediyor. Bu yüzden bir estetik-politik eylem olarak adlandırılmayı hak ediyor.
O halde Deniz’in tek başına yapabileceğini fazlasıyla yapıp “tarihsel sorumluluğunu” yerine getirerek mizah yoluyla geri çağırdığı bağlamı sahiplenmemiz, nasıl bugünde kuracağımızı ve hepimize musallat olan hortlaklarla ne yapacağımızı bulmamız gerekiyor. Peki, bir kuşak olduğunu iddia ettiğim 2013’lüler olarak bu görevi yerine getirebilir miyiz? Bilindiği gibi Türkiye siyasi tarihinde kabul görmüş küresel çapta olduğu gibi bir 68 kuşağı var. 68’liler örgütlü mücadeleyi, devrimci parti ve hareketleri, gençlik örgütlerini kurmayı, halka öncülük etmeyi sembolize eder. 68’e referansla ve noksanları üzerinden tarif edilen 78 kuşağı daha çok yapamadıklarıyla, hayal kırıklıklarıyla, bir melankoli kuşağı olarak tanımlanır. Onlar 68’lilerin kuruculuğu karşısında 12 Eylül’ün devrimci hareketlerin üzerinden geçmesinin de etkisiyle yenilgi, acı kuşağı olarak tarihte yerini almıştır. Bir yandan bu kuşak ve mensupları hâlâ pek çok alanda siyasal hayata katılmaya devam ediyorlar. Bu ikisinden sonra bir siyasal kuşak anlatısı bulunmuyor. 68’lileri bir kuşak olarak karakterize eden şey kurucu örgütlenmeler oluşturmalarıyken 78’lileri yenilgi ve melankoli ise, 2013’lülerden bir kuşak bahsetmek için onlara bu referanslarla bakabilir miyiz?
Yazının girişinde sözünü etmeye çalıştığım 2013-2015 döneminin toplumsal-siyasal özellikleri ve üzerine kapatılan tarih sayfalarını bu kuşak anlatısı içerisinde tartışmak için sosyal medyada karşıma çıkan ODTÜ SiTop videosu benzeri bir örneği bu sefer kendi hafızamdan vermek istiyorum. 2016 yılının kış ayları, yani 1 Mayıs’a çağrı videosuyla aynı dönem. Kürt illerinde şehir ve ilçe merkezlerinde yürütülen savaşın yüzlerce sivilin ölümüne, ağır hak ihlallerine, uzun ve kuralsız OHAL uygulamalarına sebep olduğu aylar. Yine ODTÜ öğrenci toplulukları “Kürt illerinde neler oluyor, biz ne yapabiliriz?” başlığıyla bir forum çağrısı yapıyor. Kalabalık ve tartışmalı geçen forum sonrasında Siyaset Bilimi Topluluğu, Ekonomi Topluluğu, Sosyoloji Topluluğu gibi bölüm toplulukları yaşananlara dikkat çekmek için sivillerin temel ihtiyaçlarına ulaşmalarını engelleyen sokağa çıkma yasakları, OHAL uygulamalarını, sivil ölümü sayılarını gösteren şehir tabelaları tasarımında görseller hazırlayarak kampüsün çeşitli yerlerine asıyor. Sinema Topluluğu ve ODTÜ Oyuncuları gibi topluluklar ise bu sefer başka bir kurmaca video hazırlayarak, insan hakları, demokrasi, özgürlük gibi kavramsal referanslarla hükümete muhalif bir söylem kullanan insanlarla yapılan kurmaca röportajlarda aynı insanların Kürt illerinde yaşananlarla ilgili sorularla karşılaştıklarında “ama onlar da…” şeklinde değişen söylemlerini parodi biçiminde ele alıyor. Bu forumun yapıldığı yıllarda ODTÜ’de Kürt sorunu üzerine, barışı savunma perspektifiyle gerçekleştirilmiş eylemliliklerin geniş bir tarihi dolayısıyla referans yelpazesi vardı.[vi] Dönemin ve kuşağın tanımlayıcı özelliklerinden olan bu siyasi angajman bugün hortlaklarını ele almaya çalıştığım demokratik periyodun iki kolonundan biri. Sanırım Bilge Aksu da Ölü Deniz vesilesiyle yaptığı tartışmada 2015 sonrası yükselen savaş, OHAL, baskılar ve sansürün işleri değiştirdiğinden bahsedip Kürt hareketine o dönemden beri dayatılan “bölge partisi olma” ve yalnızlaştırma politikalarına karşı, savaş dönemindeki yorgunluk ve yılgınlığı kurulmaya çalışılan pozitif barış döneminde ihtiyacını duyduğumuz çoksesli yapıya dönüştürmeli, Deniz Göktaş’ın açtığı imkanlarla ilgilenmeli ve en çok bizim meselemiz olarak görmeliyiz derken benzer bir bugüne geri çağırma perspektifiyle konuşuyor.
2013-2015 dönemi toplumsal-siyasal alanı karakterize etmiş olan bir kolonlardan biri Kürt sorununa ve barış perspektifine gözü kalbi açık bu siyasal angajman kompozisyonuysa diğeri de yukarıda aktardığım forum ve sonrasında yapılan işler örneğinde gördüğümüz gibi yürütülen yöntem manzumesi. Bu yönteme göre, kampüs ölçeğinde yapılacak siyasi eylemliliklerde onlarca öğrenci topluluğundan yüzlerce öğrenci forumlarda bir araya gelir, öneriler getirir, görev paylaşımı yapar ve ODTÜ Öğrencileri 1 Mayıs kortejinden, anayasa değişikliği referandumu için yapılan Hayır Şenliği’ne, Barış Günleri’nden, bahar şenliklerine, kantin ve ders boykotlarına kampüs ölçeğindeki siyasi eylemlilikler bu şekilde örgütlenir. Bir ODTÜ güzellemesi ya da nostaljisi olarak değil kişisel tecrübe üzerinden aktarma şansına sahip olduğum için anlattığım bu örnekler aynı zamanda Deniz’le ve aynı kuşağın başka yüzlerce üyesiyle ortak kolektif deneyimlerimiz. O dönemde belli başlı üniversitelerin pek çoğunda yaygın olduğunu bildiğimiz bu pratiklerin aynı biçimlerde olmasa da benzerlerinin ve ilgili tartışmaların üniversite öğrenci hareketinde bugün var olduğunu da biliyoruz. Siyasi örgütlenmede bu yöntem ve pratiğin eleştirisi için sık kullanılan bir deyiş var: örgütsüzlüğü örgütlemek. Yani öğrenci toplulukları vb. gibi bildiğimiz anlamda “çerçeveli örgüt”[vii] olmayan alanların varlığına, insanları bildiğimiz “çerçeveli” anlamda örgütlenmekten alıkoyacağı için olumsuz bakmak. Yani insanlara “çerçeveli” anlamda örgütlenmeden faaliyet yapabilecekleri alanlar sağlanmasının zararlı oluğu fikri. Oysa aynı “örgütsüzlüğü örgütlemek” deyişi tam tersi anlamda da kullanılabilir. Yani örgütsüzlüğün bir somut durum olduğu koşullarda örgütsüzlerin bildiğimiz çerçeveli anlamda olmadan da örgütlü davranabilecekleri yöntem ve biçimleri bulmak. 2013-2015’in alametifarikalarından birisi buydu, örgütsüzlüğü örgütleyen, örgütsüzlerin örgütlü davranışlar geliştirip icra edebilecekleri toplumsal-siyasal mikro mimarileri vardı. Bu mimarilerin ve pratik eylem üretme mekanizmalarının bugüne çağırılmaları, bugün yeniden kurulmalarının gerekliliği de, Deniz’in gösterisi ile bildiğimiz çerçeveli anlamda örgütsüz oluşu arasındaki ilişki hakkında Emre Yeksan’ın yazdığı “eylemindeki bağımsız tavrın tam da onun politik konumlanışıyla örtüştüğünü görmek, bu tarz bir çıkışın yaratabileceği çatlağın bu tavırda yattığını kabul etmek” gerektiği yönündeki gerçeklikten ileri geliyor.
Siyasala ilişkin hortlaklar tamamlanmamış hikayelerden, sonu gelmemiş şiirlerden, kaybedilmiş başka yaşam ihtimallerinden doğar. Öyleyse demokratik siyaset ve sokak tarafından karakterize edilen 2013-2015 döneminin, çoğul, çoksesli, anlaşmazlıkların ve uyuşmazlıkların sahnelendiği toplumsal-siyasal halinin hortlaklarının hepimize musallat olmaya devam edeceği aşikâr. Çünkü üzeri şiddet, katliam ve savaşla kapatılan geçmiş henüz bitmedi. Uyuşmazlık ve çatışmanın bir faşizm tertibatıyla bastırıldığı uzun 10 yılın ardından Ölü Deniz’le birlikte hepimize musallat olan geçmiş ihtimallerinin bugünde tekrar kurucu olabilmeleri eşitlik ve çoğulluk temelli estetik-politik eylemlerin yaratılmasına bağlı. Deniz Göktaş yenilgileri ve çelişkileri nakış gibi işleyerek o ihtimalleri şimdide var etmeye kalkışan mizahıyla bu üretimi yaptı. Bütün bir toplumu ama en çok da 2013’lüleri kendi siyasi hortlaklarıyla baş başa bıraktı. Şimdi onunla hapishane duvarlarının dışında tekrar buluşmayı beklerken bu hortlaklarla ne yapacağımızı ve kaybettiklerimizi yeniden yaratmanın yollarını nasıl bulacağımızı düşünmemiz gerekiyor.
[i] Burada konuyu benim de ele almak istediğim siyasi çağrışımlarıyla tartışmak adına, Eda Pınar’ın gerçekten faydalı olan yazısını hatırlatmak istiyorum.
[ii] Demirtaş’ın belirli aralıklarla yeniden paylaşılan, hala devam eden 10 yıla yaklaşan esareti başlamadan çok kısa süre önce yaptığı meclis konuşmasında yalın ve etkili biçimde formüle ettiği gibi.
[iii] Bu noktada 13 Mart 2016’da Ankara Kızılay’da gerçekleşen sivillere yönelik bombalı saldırıda katledilen o dönem ODTÜ Hazırlık ÖTK’da birlikte yan yana uğraş verdiğimiz Ozancan Akkuş ve ODTÜ öğrencisi Berkay Baş’ı anmadan geçmemem gerekiyor.
[iv] Gösterinin içeriğiyle ilgili başka türlü bir değerlendirme yazısına konu olabilecek gösterinin alımlanma biçimleri başlığı hakkında Yeni Özgür Politika‘da Bilge Aksu’nun yazısını ve “Ortaya çıkan durum epey tuhaf. Muhalif kesimin apolitizmini ifşa ettiği “neşemizi çalamazlar” repliği tam da aynı kesim tarafından sahiplenilirken, tesettürlü kadınları öcü gibi gören seküler kesimi eleştirdiği şakasını ise inançlı kesimler linç ediyor” sözlerini hatırlatmak istiyorum.
[v] Levent Cantek’in Deniz’den tutuklandıktan hemen sonraki gün yazdığı ve yaşananları “hüzünlü olduğu kadar komik bir yenilgi” olarak adlandırdığı yazının Birikim Dergisi‘nin sitesindeki sayfasında “Bu yazı yazarının isteği üzerine yayından kaldırılmıştır” ibaresi yer alıyor.
[vi] Barış için Akademisyenler bildirisinin de yayımlandığı aylara tekabül eden bu dönem, başka pek çok üniversitede olduğu gibi ODTÜ’de de yine savaş karşıtlığı ve halkların kardeşliği konulu pek çok eylemlilik ortaya konmuş, öğrenci hareketi tarafından üniversite kampüslerinde ofisleri bulunan silah sanayi firmalarının varlıkları sorunsallaştırılmış, takip eden yıllarda gittikçe yükseltilen savaş paradigmasına karşı barış perspektifini savunan en önemli çıkışlardan birisi de Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin “Afrin’de işgalin, katliamın lokumu olmaz” eylemi olmuştu.
[vii] Emre Yeksan’ın “Deniz Göktaş yoldaşım değildir” başlıklı yazısında tercih ettiği tamlamayı doğrudan kullanıyorum.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.