Solcular ekonomik meselelerle mücadele etmekte zorlanıyor. Geçmişte bu meseleler, entelektüeller, eylemciler ve emekçi kitleler arasında bitmek bilmeyen tartışmaların konusu olurdu. Bu tartışmalar çatışmalardan ve çekincelerden arınmış değildi. Entelektüeller çoğu zaman kitleleri bilgisizlikle suçlarken, kitleler de entelektüelleri gerçeklikten kopuk buluyordu. Eylemciler ise sürekli olarak entelektüeller ile işçiler arasında arabuluculuk yapmak zorunda kalıyordu. Bunu yaparken insanların yaşam ve çalışma deneyimlerini ifade edebilecekleri, nasıl bir hayat istediklerini dile getirebilecekleri ve bu hayatı kurmak için verilecek mücadelenin yollarını tartışabilecekleri ortak bir dil geliştirdiler.
Aslında bu tartışmalara katılan herkes, farklı derecelerde entelektüel, eylemci ve işçi rollerini üstleniyordu: Kimileri fikir üretiminde, kimileri de örgütlenmede uzmanlaşırken, çoğunluk yaşamın gereksinimlerini üretmekte ustalaşmıştı. Bu ustalar arasındaki tartışmalardan proletaryanın sınıf bilincini ifade eden ortak bir dil ortaya çıktı. Ekonomik fikirler kitleleri kavradıkça siyasal bir güce dönüştü.
Yanlış anlamalar ve çatışmalar emek güçlerinin pekişmesini çoğu zaman engellese de ortak dilin zamana ve mekâna göre değişen koşullara uyarlanabilmesi için bunlar gerekliydi. Marx’ın ücretli emek ve fabrika rejimleri üzerine analizleri fabrika işçilerine bir pusula sundu, işçiler bu sayede hem sömürülen bir sınıfın üyeleri olarak kendi konumlarını hem de kapitalist patronlar olmaksızın kolektif üretimin olanaklarını kavrayabildiler. Bu kavrayış, kapitalizmin krizlerinin devrimle aşılmasını beklenmesinin gerekip gerekmediği, sosyal reformlarla kriz ve devrim gerçekleşmeden önce işçilerin yaşam koşullarının iyileştirilip iyileştirilemeyeceği sorusunun tartışılmasına alan açıyordu. Hatta sosyal reformların sosyalizme barışçıl bir geçişi mümkün kılıp kılamayacağı da tartışma konusu olabiliyordu.
Kırsalda ücret karşılığında çalışanlar bu “fabrika merkezli” tartışmaları belki kısmen anlayabiliyordu. Kendi topraklarında çalışanlar ya da geçimlik üretim söz konusu olduğunda kolektif olarak işlenen topraklarda çalışanlar ise kesinlikle kendilerine hitap edildiğini hissetmiyordu. Yalnızca fabrika işçilerinin değil, tarım emekçilerinin ve köylülerin de sosyalizmin ekonomik diliyle kendi seslerini duyurabilmeleri uzun zaman aldı. Neredeyse tamamı kadınlar tarafından gerçekleştirilen ücretsiz ev içi emeğin de ekonomik bir mesele olarak görülmesi ve ifade edilmesi daha uzun sürdü.
İletişim kopukluğu
Strateji ve taktikler ile kimlerin işçi sınıfına dahil olup kimlerin olmadığı konusunda yürütülen, kimi zaman oldukça sertleşen tartışmaların sonucunda solun ekonomik ortak dili farklı aksanlarla konuşulur hale geldi. Bu dilin grameri farklı koşullara uyum sağladı. Farklı aksanlar ve gramerler her türlü iletişim sorununa yol açtı ancak sosyal demokratlar, komünistler ve ulusal kurtuluş hareketleri arasındaki alışveriş hiçbir zaman bütünüyle kesilmedi. Öyle ki, zaman zaman bu üç hareket arasındaki iletişimi sürdürenler neredeyse yalnızca muhalif akımlardı. Buna karşın, bu üç hareketin sol kanadındaki eylemcilerin umduğu uluslararası birleşik cephe ortaya çıkmadı. 1970’lerin ekonomik krizleri ve sınıf mücadelelerinin ardından ortaya çıkan ise sermayenin enternasyonali oldu.
Kapitalistler, serbest ticaretin ulusların refahını artıracağı vaadiyle dünyanın işçi sınıflarından da destek toplamayı başardılar. Birinci ve İkinci Enternasyonal döneminden bu yana gelişen, giderek küreselleşen ve dönüşen proletarya bilinci ne kadar güçlü olursa olsun, neoliberal küreselleşme bu bilinci dünya pazarı içinde eritti. Bugün serbest ticaret adına uygulanan politikaların esas olarak bütün ülkelerin kapitalistlerini zenginleştirdiği artık açık. Buna rağmen, farklı sınıflardan insanlar bu kez uluslar ve “ırklar” arasındaki rekabet etrafında yeniden toplanıyor. Serbest ticaretin vaat ettiği refah umudunun yerini gerileme ve yoksullaşma korkusu aldı. Ancak ideolojik temel değişmedi: Her şey hâlâ rekabet fikri etrafında şekilleniyor. Ekonominin büyük ölçüde durgun seyrettiği bir ortamda bile kapitalistlerin servet birikimi ise devam ediyor.
Eşitsizliği sınırlayabilecek, hatta insanların ve doğanın sömürüsünü bütünüyle ortadan kaldırabilecek proletarya sınıf hareketleri artık mevcut değil. Doğu’da komünist modernleşmenin başarısızlığa uğraması, Güney’de neokolonyal sömürünün pekişmesi ve Batı’da refah devletinin tasfiye edilmesinin ardından bu hareketler dağıldı. Prag Baharı’nın bastırılması, Şili’deki kanlı darbe, Margaret Thatcher’ın (Birleşik Krallık) ve Ronald Reagan’ın (ABD) seçim zaferleri, sol içindeki çatışmaların artık etkili örgütsel pratiklerin ve siyasal stratejilerin yeniden tanımlanmasına yol açmadığı, bunun yerine entelektüeller, eylemciler ve emekçi kitleler arasındaki diyaloğun kopmasına neden olduğu bir dönüm noktasını simgeliyordu.
O zamandan beri sol entelektüeller büyük ölçüde ekonomik meselelerden uzaklaşırken, çok sayıda işçi bu meselelere verilmiş neoliberal yanıtları benimsedi. Ekonomik popülist sloganlar, eylemcilerin zaman zaman başarılı kitlesel örgütlenmeler gerçekleştirmesini sağlıyor. “Kârdan Önce İnsan” sloganı, her şeyin para etrafında döndüğü bir dünyaya yönelik yaygın huzursuzluğu ifade etti ancak sekiz saatlik iş günü, Lenin’in “Sovyet iktidarı + elektrifikasyon” ya da sömürgelerin kurtuluşu gibi, önceki dönem sosyalistlerinin kitleleri harekete geçirmesini sağlayan somut taleplerle kıyaslanabilecek bir siyasal yönelim sunmadı. Solun yakın dönemdeki kitlesel örgütlenme başarıları, proletarya sınıf bilincinin yeniden ortaya çıkmasına katkıda bulunmadı. Kalıcı bir kitle desteği yaratma açısından bunlar, sermayenin serbest ticaretçi ya da milliyetçi-ırkçı biçimlerdeki piyasa popülizmiyle rekabet edebilecek durumda değil.
Ekonomik popülizm, teknokratik siyaset ve soyut teori
Occupy hareketi, 2011’de “Dünyamız Bir Meta Değildir” ve “Biz %99’uz” sloganları altında binlerce, hatta milyonlarca insanı sokağa çıkardı. Bu sloganlar, ticaret ve değişim değerinin her şeyin ölçüsü haline geldiği, insanın değersizleştirildiği ve servetin küçük bir azınlığın elinde toplandığı bir dünyaya yönelik yaygın huzursuzluğu ifade ediyordu. 1999’da Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü’ne karşı düzenlenen protestolar ise kapitalistlerin neoliberal ekonomik politikalar aracılığıyla her ülkede serveti toplumun alt kesimlerinden yukarıya doğru yeniden dağıtmasına karşı gelişen küresel hareketin başlangıç noktalarından biri oldu. Neoliberal küreselleşmeye karşı bu hareket, klasik solun eşitlik, adalet ve toplumsal dönüşüm taleplerini yeniden gündeme getirerek “Başka bir dünya mümkün” diyordu.
Ancak hareket farklı bir dünyaya giden yolda fazla ilerleyemedi. 2003’te Irak Savaşı’na karşı düzenlenen protestolar, solun küreselleşme karşıtı hareketlerinin o zamana kadar ulaştığı kitleselliği aşsa da bu kitlesellik hareketin gelişerek kalıcı bir siyasal güce dönüşmesini sağlayamadı; tersine, hareketin çözülme sürecini hızlandırdı. Kitlesel protestolar, 2008’de ABD’deki mortgage krizinin tetiklediği küresel finans ve ekonomik krizin ardından yeniden ortaya çıktı. Bankalar ve kapitalistler hükümetlerin kurtarma paketleriyle ayakta tutulurken, işçi sınıfı kemer sıkma politikalarının yükünü üstlenmek zorunda bırakıldı. 2010’da başlayan Arap Baharı’nı bir yıl sonra Wall Street’i İşgal Et hareketi izledi. Ardından İspanya’da Podemos’un kuruluşu ve yükselişi, Yunanistan’da Syriza’nın yükselişi, Bernie Sanders’ın başkanlık adaylıkları ve Jeremy Corbyn döneminde Britanya İşçi Partisi’nin geçici sola kayışı geldi.
Solun kemer sıkma karşıtı canlanması uzun sürmedi. Küreselleşmeye yönelik sağ eleştirilerin, dünya çapındaki hoşnutsuzluğu harekete geçirmede solun eleştirilerinden çok daha başarılı olduğu ortaya çıktı. Bunun temel nedenlerinden biri, solun entelektüeller, eylemciler ve emekçi kitleler arasında kopan diyaloğu yeniden kurabilecek bir “teorik ve ideolojik temelden” ve ortak bir dilden yoksun olmasıydı. Yeni bir proletarya sınıf hareketi de ortaya çıkmadı. Buna karşılık, küreselleşmeye yönelik sağ eleştiriler, sermayenin küresel işleyişi gündelik hayatın huzursuzluğunu ve güvencesizliğini sürekli yeniden üretirken, kitlelere ulusal refah vaadi üzerinden bir kaçış sundu.
Kitlelerin sol popülist ekonomik sloganlar etrafında harekete geçirilemediği bir dönemde, solda ekonomik meselelerle ilgilenenlerin sayısı da oldukça az. Üstelik ilgilenenler de çoğu zaman pek çekici olmayan bir tarzda hareket ediyor. Kitlelere seslenen ekonomik popülizm, büyük ölçüde solun ekonomi alanındaki uzmanlık çevrelerinden kopuk durumda. Bu çevreler ise ekonomik politika söz konusu olduğunda, Keynesçi programları yeniden üretip duruyor. Oysa Keynesçilik daha ortaya çıktığı andan itibaren, demokratik karar alma süreçlerinin yerini ekonominin ve genel olarak toplumun teknokratik yönetiminin alacağı yönündeki kuşkularla karşı karşıya kaldı. Bu kuşkular, bürokrasiden kurtuluş vaat eden neoliberal propagandaya önemli bir alan açtı. Ne var ki neoliberal siyasetin asıl amacı, toplumu tepeden inme denetimden kurtarmak değil, toplumsal standartları aşağı çekmekti. Nitekim neoliberal siyasetçiler, Keynesçi ilkeler doğrultusunda kurulmuş devlet aygıtlarını, kemer sıkma politikalarını sorgulanamaz bir zorunluluk olarak dayatmak ve demokratik denetimi Keynesçi hükümetlerin dönemine kıyasla daha da sınırlandırmak için kullandılar.
Marksist teorik çevreler ise örneğin kâr oranının düşüp düşmediği ve bunun ekonomik bir çöküşe yol açıp açmayacağı gibi ezoterik tartışmalara saplanmış durumda. Bir zamanlar düşen kâr oranlarıyla ilişkilendirilen, bunun ardından krizlerin ve aşağıdan gelen sınıf mücadelesinin ortaya çıkacağı yönündeki umut, en iyi ihtimalle kaçırılmış fırsatların melankolik hatıraları olarak varlığını sürdürüyor. Marksist teorinin gerçeklikten ve ekonomizmden kopuk olduğuna dair kanıt arayanlar burada fazlasıyla kanıt bulabilir. Elbette birikim ve krizler sınıf mücadelelerinin sonucu olarak da anlaşılabilir. Bu anlamda Marx’ın Kapital’i politik olarak okunabilir. Ancak teorik tartışmaların çoğunda sınıf mücadelesi, bu mücadeleye dahil olan bireylerden söz etmeye bile gerek yok, Marx’ın “modern toplumun hareket yasası” olarak adlandırdığı şeyin ardında kayboluyor. Bu tür sol teorik tartışmalar, neoliberalizmin arz ve talebin doğal yasalarına yönelik yakarışlarını yansıtıyor. Ne var ki neoliberal propaganda bu tür yakarışlar etrafında başarılı biçimde hegemonya kurarken sol siyasal açıdan etkisiz kalıyor. Oysa kapitalist çıkarlar ve piyasa güçleri, kârların yükselmesine bağlı genel refah vaadi defalarca boşa çıkmış olmasına rağmen, on yıllardır emekçi kitlelerin yaşam koşullarını kötüleştiriyor.
Piyasanın ortak dili: Güçsüzlüğün rasyonelleştirilmesi
Ekonomik fikirler, daha doğrusu bu fikirlerin sosyalist biçimleri, proletaryanın sınıf bilincinin temeline yerleşmeden çok önce liberal fikirler burjuvazinin bir sınıf olarak oluşumunda önemli bir rol oynuyordu. Sosyalizmle birlikte şekillenen emekçilerin ortak dili, zaman zaman burjuvazinin egemenliğine meydan okuyabiliyordu. Ancak sermaye egemenliğinin ideolojik olarak meşrulaştırılması, sosyalist meydan okumadan farklı bir biçimde işliyordu. Liberal iktisatçılar ve siyasetçiler ile emekçi kitleler arasında, Birinci ve İkinci Enternasyonal döneminden 1970’lere kadar emekçilerin sol iktisatçılar ve eylemcilerle kurduğu iletişime denk düşen bir ilişki hiçbir zaman ortaya çıkmadı.
İşçi sınıfı hareketleri ortaya çıktığında liberaller, David Ricardo’nun çalışmalarında önemli bir yer tutan sınıf kavramından uzaklaşıp bireye yöneldiler. İşçiler ile kapitalistler arasındaki fark, üretimin değerine yaptıkları katkı karşılığında ücretlendirilen iki üretim faktörü, emek ve sermaye arasındaki eşitlik içinde eritildi. Tüketim alanı ise çalışma, yatırım ve tasarruf kararlarıyla belirlenen tüketici tercihleri ve satın alma gücü üzerinden açıklanıyor; liberal doktrine göre bunların sınıfla hiçbir ilgisi bulunmuyordu. Sınıfın teorik olarak inkâr edilmesinin ardında ise büyük ölçüde burjuvazinin, işçi sınıflarının sömürü ve baskıya karşı gerçekten mücadele edebileceğine ilişkin somut korkuları yatıyordu.
Sosyalist teoriler, özellikle de Marksizm, liberalizmi radikal bir ideolojik eleştiriye tabi tuttu. Emek sürecindeki kapitalist sömürüyü açığa çıkarma çabası içinde, emek gücünün satılması ve tüketim mallarının satın alınması çoğu zaman aşılması gereken bir perde, gerçek sömürünün üzerini örten bir görünüm olarak ele alındı. Oysa bu piyasa faaliyetlerinin, ücret gelirine bağımlı işçilerin yaşanmış gerçekliğinin, emek güçlerini üretim sürecinde harcamaları kadar önemli bir parçası olduğu fazlasıyla sık göz ardı edildi. Bu eksiklik, liberal propagandanın proletaryanın sınıf bilincinde kendine yer bulmasının önünü açtı.
Bununla birlikte, emekçilerin ortak sol dili ortadan kalktığında, çalışma hayatında patronlar ve üstleri tarafından denetlenmek, yönetilmek ve küçümsenmek gibi gündelik yabancılaşma deneyimleri, artık ortak bir sınıfsal sorun olarak ifade edilemiyor. Buna karşılık emeklerini satma ve tüketim malları satın alma deneyimleri, sayısız medya kanalı aracılığıyla yayılan eski ve yeni liberal fikirler üzerinden ifade edilebiliyor. Kolektif ifade ve örgütlenme biçimlerinden yoksun bireylerin emek talebi ve tüketim malları arzı karşısındaki güçsüzlüğü, yalnızca arz ve talep yasaları üzerinden açıklanmakla kalmıyor; Freudcu anlamda rasyonalize edilerek doğal ve kaçınılmaz bir durum gibi sunuluyor. Böylece bu güçsüzlük yeniden üretiliyor ve kalıcı hale geliyor.
Sol, ekonomik yasaların egemenliği olarak sunulan sermayenin sınıfsal çıkarlarını sınırlamak ya da ortadan kaldırmak istiyorsa, öncelikle bu yasalara duyulan inancı anlaşılır bir biçimde eleştirmelidir; sermayenin krizlere yatkın doğasına ve tarihin ironisine bel bağlamamalıdır. Soldaki bu tür bir ekonomizm, Marksist teorinin kapitalizmin tarihsel mirasçıları olarak gördüğü insanları harekete geçirmekte başarısız olur. Tersine, ekonomizm burjuvaziye hizmet eder; çünkü onların egemenliğini ebedi ve doğal bir şey olarak gösterir. İşçi sınıfının siyasal bir güç olarak çözülmesinin ardından siyasetin sermayenin taleplerine tabi kılınması, bu algıyı daha da pekiştiriyor. Çatışan sınıflar arasındaki iktidar mücadelelerinin yerini, piyasa yasalarını teknokratik bir seçkinler grubunun siyasal olarak güvence altına alması aldı. Ekonomizmde olduğu gibi, sermayenin egemenliğine hizmet eden şey sola zarar veriyor. Sol öncülerin sosyalist geleceğe giden yolu açma iddiası, çoğu zaman işçi sınıfının kendi gücünü kazanmasının önünde engel oluşturdu. Solcular, kendilerini emekçi kitleler adına mücadeleye önderlik edeceğini iddia eden öncüler olarak sunarlarsa bu kitlelerin güvenini kazanamazlar.
Ekonomist ve teknokratik ideolojinin bu çifte gücü, sınıfı ve sınıf mücadelesini düşünülemez hale getiriyor. Eğer emekçi kitlelerin önündeki tek seçenek teknokratların siyasal iradesine ve gücüne boyun eğmek ile ekonomik yasaların kör işleyişine teslim olmak arasındaysa, pasif kalmaları ve kendilerini bir sınıf olarak örgütleyememeleri kaçınılmaz hale geliyor. Yeni işçi sınıfları kendilerini siyasal bir güç olarak ortaya koymadıkça sermayenin sınıf egemenliğiyle hesaplaşmak mümkün değil; bu egemenliğin sonuçlarına ya pasif biçimde katlanılıyor ya da ortaya çıkan öfke, sermayenin egemenliğiyle hiçbir biçimde hesaplaşmayan, dışarıdaki düşmanlara yönelen bir öfkeye dönüştürülüyor. Her iki durumda da sermayenin sınıf egemenliği zayıflamıyor. Bunun değişmesi için entelektüeller, eylemciler ve emekçi kitleler arasındaki diyaloğun yeniden kurulması, gündelik deneyimler ve yaşam beklentileri üzerine karşılıklı bir alışverişin mümkün kılınması gerekiyor. Bu diyalog, ekonomik sorulara, ekonomik yasaların kendiliğinden işleyişine işaret etmekle ya da teknokratik seçkinlerin emekçi kitleler adına sorunları çözmesini beklemekle yetinmeyen; emekçi insanların yaşamlarının somut gerçekliğinden hareket eden yanıtlar üretmelidir.
Diyaloğun yeniden kurulması, büyük gelişmelerin ve kırılmaların ardındaki bireyleri ve grupları görünür kılan analizleri gerektiriyor. Ekonomik yasaları, tarihte yaşanmış sınıf mücadelelerinin katılaşarak ideolojik biçimler kazanmış ifadeleri olarak anlamak ve böylece gelecekteki mücadelelerin hangi noktalardan başlayabileceğini ortaya koymak gerekiyor. Bunun yanı sıra, entelektüellerin, eylemcilerin ve işçilerin fikir alışverişinde bulunabileceği ve siyasal stratejiler geliştirebileceği hem somut hem de mecazi alanlara ihtiyaç var. Bütün bunlar çatışmalar ve yanlış anlamalar olmadan gerçekleşmeyecek ancak kitlelerde karşılık bulacak ve onları siyasal bir güce dönüştürecek bir emek ortak dili yaratmanın önkoşulu da tam olarak bu.
Bu yazı, Bala Ulaş Ersay tarafından Ingo Schmidt’in The Bullet‘ta yayımlanan makalesinden çevrilmiştir, ilk versiyonu e-komite’de yayımlanmıştır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.