“Kulaklığı taktığımızda neleri kaybettik?” serisi, müzik dinleme biçimlerimizin son yüzyılda nasıl değiştiğini takip ederken, bu değişimin hayatlarımıza nelerle birlikte girdiğini gözlemlemeyi hedefliyor. Serinin ilk yazısı, müziğin insanla teknoloji aracılığıyla kurduğu ilişkiye, teknolojinin dinleme denen o en gündelik pratiği nasıl kökten dönüştürdüğüne odaklanıyor.
Hayatımıza büyük bir özgürlük vaadiyle giren kulaklık, müziği konserlerden ve evlerdeki hoparlörden alıp doğrudan kulaklarımıza taşıdı. Müziği artık yalnızca yanımızda taşımıyoruz, onunla dış dünyayı sessize alıyor, kendimize taşınabilir bir “mahremiyet” alanı kuruyoruz. Kulaklık, sesi ileten teknik bir aygıt olduğu kadar modern insanın kendi etrafında ördüğü küçük, şeffaf ama korunaklı alanın kalkanı haline geldi. Müzik ise dışarıya kapalı ama içeriye devasa bir evren sığdıran bir ses odasına evrildi.
Bu noktada, büyük bir kazanım gibi görünen bu durumun içinde sessiz bir eksilme başladı. Müziğe her yerden ve her an ulaşabilir hale geldikçe, onu artık birlikte dinleme ihtimalimiz de zayıfladı. Konserlerde daha çok video çekmeyi, içerik üretmeyi, orada olduğumuzu göstermeyi tercih ediyoruz. Kulaklık, şehrin kaosuna karşı sığındığımız işitsel bir sığınak haline geldi, fakat aynı zamanda ortak ses deneyiminden feragat etmenin de gündelik biçimi oldu.
Sesin mekândan kopuşu
Ses, kayıt teknolojisiyle birlikte ilk kez bulunduğu andan ve mekândan ayrılabilir hale gelmişti. Kayıttan önce müzik gerçekleştiği anda var olan, kolektif olarak deneyimlenebilen bir karşılaşmaydı. 19. yüzyılın sonunda fonograf ve gramofonun gelişiyle büyü bozuldu: Ses artık dondurulabilir, tekrar edilebilir ve her şeyden önemlisi satın alınabilir bir nesneye dönüştü. Müzik, canlı bir ânın parçası olmaktan çıkıp, saklanabilen ve kişisel arşive dahil edilebilen alelade bir deneyime evrildi. Bir başka deyişle, kadim zamanlardan kalma ritüel değerini kaybetti.
Bu ayrışma basit bir teknik yenilikten daha fazlasıydı. Dinleyici artık yalnızca bir icraya tanıklık eden kişi değil, kaydı sahiplenen, tekrar tekrar dinleyen ve giderek tek başına dinlemeye alışan yeni bir dinleyiciydi. Ses artık sadece bir ânın içinde değil, piyasanın, mülkiyetin ve hiper-kişiselleşmiş bir hafızanın içinde yerini almıştı.
Bedenin bir uzantısı olarak kulaklık
Kaset ve walkman sayesinde taşınabilir hale gelen müzik, kulaklık sayesinde bedene temas ederek bireyselleşmenin son eşiğine ulaştı. Kulaklık, modern şehir hayatında bize “duygu yönetimi” imkanı sunuyordu. Sosyolog Michael Bull’un da vurguladığı gibi, insanlar şehri deneyimlerken müziği bir “kalkan” olarak kullanmaya başladı. Metroda ya da caddede yürürken, çalan müzikle kendi dünyamızı bir film sahnesi gibi kurgulamaya başladık. Dış dünyanın karmaşasını kendi tempomuza ve ruh halimize göre yeniden düzenledik. Bu esnada müzik artık bir sanat eseri olarak merkezde değil, bireysel deneyimimizi estetize eden bir arka plan öğesi olarak yer aldı.
Bu durum bir özgürlük gibi görünse de, toplumsal etkileşimin sessizce geriye çekilmesi anlamına geliyordu. Japon araştırmacı Shuhei Hosokawa’nın “Walkman Etkisi” diye tanımladığı bu durum, bireyin çevresinden koparak kendi işitsel otonomisini ilan etmesiydi. Metroda koltuğu paylaştığımız kişiyle aynı fiziksel mekânda bulunsak da, işitsel olarak epeyce uzak evrenlerde yaşıyorduk.
Kulaklığı taktığımızda sadece dış dünyanın sesini kısmıyoruz, müziğe ne kadar dikkat verdiğimize ve onu hangi ekonomik biçim içinde tükettiğimize dair tüm toplumsal ilişkiyi yeniden düzenliyoruz. Müzikle kurduğumuz bu yeni ilişkide, kendimizi konumlandırdığımız bu korunaklı alanın sınırlarını gözlemlemek ise giderek zorlaşıyor.
Birlikte dinliyor muyuz?
Belki de kaybettiğimiz şey müziğin kendisi değil, müziğe ayrılmış özel anlar, birlikte dinlemeyi gerçekten eyleme dönüştüren küçük eşiklerdir. Bir konser salonunda veya festivalde bedenler aynı sesi aynı anda paylaşır, ses bedenden geçer, mekâna çarpar ve kalabalıkla birlikte kolektif bir anlama bürünür. Müzik de kadim zamanlardaki ritüel değerine yeniden yaklaşır.
Müzik, ortak bir ses olmaktan çok kişisel bir zevkin işaretine dönüştüğünde, birlikte dinlemek de giderek asenkron bir hal alıyor. Topluluklar büyüyor ama paylaşılan referans noktaları azalıyor, aynı kültürel alanın içinde dolaşsak bile artık çoğu zaman aynı sesi, aynı anda duymuyoruz. Burada asıl soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Müziği her an duyabilir hale geldiğimizde, onu ne zaman ve nasıl dinliyoruz?
“Kulaklığı taktığımızda neleri kaybettik?” serisinin ikinci yazısı, downloading’den streaming’e geçişle birlikte müziğin sahip olunan şeyden platformlar aracılığıyla yalnızca “erişilen” bir hizmete dönüşmesini ele alacak.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.