Suça sürüklenen komedyen

Mülki amirlerin sık sık “her türlü gösteriyi” yasaklamasının hikmeti önceki akşam anlaşıldı: Deniz Göktaş “Ölü Deniz” adlı son “gösterisini” YouTube üzerinden yayınladı. Evet, kelimenin esnek anlamıyla “eylem” niteliğinde bir gösteriydi bu. Deniz Göktaş, eylem anından itibaren hem mizahının kalitesi hem de siyasi iletilerinin cesareti dolayısıyla yoğun biçimde takdir edildi. Ne var ki bu yazının yazıldığı saat itibarıyla ortada henüz resmi bir kovuşturma da olmamasına karşın, kendisini takdir eden aynı halkımız tarafından tutuklama talebiyle hayali sevk işlemleri başlatıldı bile.

Muhalifin muhalife taktığı “Silivri soğuktur” çelmesi zaten nicedir içinde hapis kaldığımız toplumsal yengeç sepeti dinamiğinin başlıca göstergesi olarak eleştiri alıyor. Dolayısıyla piramit inşaatında çalışırken “aman kafanı kaldırma” diyen adam karikatürünü hatırlatan bu köle psikolojisinin Deniz Göktaş özelinde yeniden zuhur etmesi pek şaşırtıcı olmadı. Şaşırtıcı olan, Deniz Göktaş’ın bunu düşünemediğinin sanılması. Ya da daha kötüsü: Bu “eylemi” sonuçlarını düşünebilmesine rağmen gerçekleştirdiğine inanılamaması. Oysa Göktaş, bu iyi planlanmış eyleminde bu sonuçları göze aldığını zaten doğrudan ve dolaylı olarak ifade ediyordu: Açılışta seyirciyi ısıtma maksatlı hoşbeş faslının ardından “suça sürüklenmiş çocuk” kombininden dem vurması boşuna değildi, Türkiye’den neden gitmediğini ısrarla anlatması, babasına layık bir eylemci olma arzusunu dile getirmesi de öyle.

Stand-up gösterisi kuşkusuz bir tür sahne sanatı, tek kişilik bir oyun, bir güldürü resitali. Öte yandan bundan daha fazlası olduğunu iddia etmek için elimizde yeterli veri var: Kimi “sihirli” sözler vasıtasıyla hedefindeki insan toplamını tesiri altına alan, kitlesel duygudurumunu istediği yönde değiştiren törensel bir performans olarak da ele almak gerekir stand-up’ı, bu yönüyle şamanik ayinleri hayli andırır. Bu benzerlik performansın yapısı ve süreciyle sınırlı değil sadece, merkezindeki aktörün nitelikleri açısından da enteresan süreklilikler söz konusu olduğunu söylemek gerek: “Komedyen” ile “şaman” tipolojileri de ciddi bir paralellik barındırır. Her şeyden önce halkın beklentisi aynıdır: İnsanları belirli bir trans haline sokan, böylece bu kişilere musallat olan kötü ruhları kovan şaman gibi komedyenin de bir “ruh temizliği” yapması arzu edilir.

Ancak bu şamanik işlevi modern toplumda yalnızca komedyene hasretmek haksızlık olur. İnanç sahasını hiç terk etmeksizin Protestan papazların da, tarikat şeyhlerinin de, hatta adlı adınca neo-pagan şamanların da bu işi yaptığını bilmiyor muyuz? Yok, dinle ilişkiyi illa ki kesecek ve modernitenin doğasına uygun “seküler şamanlar” arayacağız diyelim: Siyasetçiler de güçlü bir aday değil mi, mesela şiir okuyan bir Erdoğan ya da gömleğinin kollarını sıvayan bir İmamoğlu da kitlelerini cezbelere sürüklemiyor mu? Hele hele şamanik ritüellerin müzik ve dans içeren boyutlarını da göz önüne aldığımızda, binlerce kişiye hep bir ağızdan şarkılar söyleten, kâh ağlatıp kâh coşturan sanatçı profili, söz gelimi sahnelere yeniden dönen Şebnem Ferah, çok daha uygun bir örnek olarak öne çıkmıyor mu? Doğruya doğru, çıkıyor – tabii meselenin “sınıfsal” boyutunu gözden kaçırırsak.

Şaman ile komedyen arasındaki benzerliğin orijinal tarafı, ayinsel işlevlerinden soyutlandıklarında bu kişilerin toplumun dışına itilmeye müsait bireyler olmasıdır. Şamanlara olağanüstü güçler atfedilmesinin temel sebeplerinden biri bu kişilerin genellikle tuhaf doğum lekeleri, altı parmaklılık, topallık, çift cinsiyetlilik gibi “anormal” bedensel özelliklere sahip olmaları ya da sara krizleri veya psikozlar başta olmak üzere ağır hastalık süreçleri geçirmeleriydi. Modernite öncesi kültürler bu olguları doğaüstü meziyetlere sahip olmanın işaretleri olarak görerek laneti nimete çevirmiş ve bu dezavantajlı insanları kutsiyetin korumasına almışlardı. Komedyenlik de geleneksel olarak bu boşluğa yerleşti. “Soytarı”, “şaklaban”, “maskara” gibi kelimelerin aşağılayıcı çağrışımlarının da hatırlatacağı üzere, başlangıçta kahkaha komedyenin sözel ya da bedensel performansına değil bizzat varoluşuna yöneliyordu. Tıpkı şamanizmdeki gibi komedide de aktör “anormaldi”: Cüceler, devler, sakallı kadınlar, obezler, yapışık ikizler ve benzeri “ucubeler” gülüncün ta kendisiydi. “Anormaller” sahneye çıkarılıp alay edildiğinde, sahip oldukları niteliklerin simgesel olarak “cezalandırılması” ve dolayısıyla reddedilmesi sağlanıyordu. Bir tür “şeytan taşlama” ritüeli söz konusuydu.

Gelgelelim sosyoloji yine şamanizmdeki gibi bu toplumsal düşkünlüğü ters yüz etti: Doğasındaki kusur, komedyene aşağılanmayla beraber “normal davranma beklentisinden muafiyeti” de beraberinde getirdi. Fiziksel ve zihinsel durumu itibarıyla medeni, düzgün, edepli vb. eylemlerde bulunma yetisine sahip olmadığı varsayılan bu marjinal figüre, yani komedyene, “sapkın” olarak kodlanmış davranış ve ifadelerde bulunma ayrıcalığı bahşedildi. Halk irfanının açtığı “Zaten Allah vurmuş, bir de biz vurmayalım” kapısıydı bu. Kimselerde olmayan bu ayrıcalığın muazzam da bir toplumsal işlevi vardı: Kimselerin dile getiremediği gerçeklere temas etmek, sakıncalı tespitler yapmak, cinsellik gibi tabu konulara dalıvermek onlara serbest olunca toplumun bir anlamda “sözcüleri” olageldiler. İlaveten anormallikleri dolayısıyla toplumun içine kabul edilmeyen fertler olarak dışarıdan gözlem yapma şansına sahiplerdi ve gördükleri yanlışlıkları tabiri caizse “dan dun” söyleyebiliyorlardı.

Burada tarihin belirli bir döneminde başlayıp bitmiş bir fenomenden bahsetmiyorum. Türkiye’de mizahın yakın tarihi de büyük ölçüde aynı görünümü sergiler. Kemal Sunal ve Şaban karakterini düşünün örneğin: O, bu toplumun hem sevgilisi hem de soytarısıdır. Topluma dair kanaatlerimizin oluşmasında “Şaban filmleri” kadar etkilisi belki de yoktur ve olmayacak da, ama kimse oğlunun adını “Şaban” koymak gibi bir hataya düşmez. Ya da Huysuz Virjin’i düşünün: Kadın kılığında bir erkek, üstelik ilk hayat verildiği dönemde Ermeni şivesiyle konuşan, tam bir “ötekiydi” o. Fakat cinsel tabularla kuşatılmış toplumda en yakası açılmadık konulara girerek rahatlama, özgürleşme imkânının da zirvesiydi.

Bu “ayrıcalıklı öteki” figürünün tüm komedyenleri kapsamadığının, aksi yönde birçok örnek bulunabileceğinin farkındayım. Elbette ki toplumlar dönüşüyor ve dönüşüm git gide hızlanıyor. Neoliberal küresel dönüşüm stand-up performansını her geçen gün daha da ticarileştirip piyasasını kat be kat büyütürken anlam düzenini de değiştirdi: Bireyci ideoloji “ofansif mizahın” açtığı alanı da kullanarak insani değerlerin ve toplumsal uzlaşıların tümünü de hedef tahtası haline getirmeyi başardı. İfade özgürlüğüne yaslanıyor görünen “her şeyin mizahı yapılabilmeli” argümanı ekonomik verimlilik ilkesiyle buluşunca en savunmasız olanlar üzerinden yapılabilecek “en kolay” mizahta enflasyon patlaması yaşandı. Sahne artık onu kazanmayı hak edene, tabiri caizse “winner’lara” ait. İnteraktif performans görünümü altında komedyenlerin seyirciyle sado-mazoşistik ilişkiye girdiğini izliyoruz, seyirciler mikrofonu ellerine alıp kendilerini aşağılaması için komedyene pas atmak için para ödüyor artık. Arz ve talep, sahibe ile finansal köle misali seksüel bir zeminde buluşuyor. Piyasa, toplumun dezavantajlı kesime verdiği sahneyi geri almış, bu kez toplumun kendisini ucubeleştiriyor.

Böyle bir güncel vaziyet söz konusuyken, mizah sektöründe görece yeni bir isim olarak Deniz Göktaş “eskiyi” geri çağırıyor: Ne kadar winner olduğunu değil, bu yeni gömleğin kendisinde ne kadar eğreti durduğunu anlatıyor, çirkin burnunu ve ince bileklerini mizah konusu yapıyor. Kendisine gülünmesine izin vermek pahasına, en keskin sözleri etme hakkını ele geçiriyor. Toplumsal ve siyasal kimliği de tam buraya bağlanıyor işte. Halk nezdinde Silivri’ye en yakın aday zaten o: Alevi bir komünist. “Marjinal grupların” doğal üyesi. Geçmişteki cücelerin ya da sakallı kadınların bugünde cisimleşmesi: Neoliberal çağda sınıf atlama derdi olmayan, durup dururken mahpusluğu göze alan bir “hilkat garibesi”, gülünç bir “öteki.” Tüm dışlananlar adına politik bir ödünleşme yapıyor böylece Deniz Göktaş: Winner komedyenlerin interaktif boyunduruğundan kurtardığı topluma hak ettiği saygınlığı geri verirken nicedir sesi kesilmiş kesimler adına mikrofonu geri alıyor.

Tesadüf değil, toplum kıpırdanıyor. Kendini madene kapatan “marjinal” madencilerin, Ankara’da cop yiyen “marjinal” öğretmenlerin sergilediği “gösteriler” de aynı şeyi söylemiyor mu: Silivri soğuk olabilir ama sahne yeniden bizim.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin