Pandeminin bir türlü bitmeyen o upuzun ayları sonunda insanları bezme noktasına getirdi: Bulaşmaların, ölümlerin sayısının artmasına rağmen, sanki o rakamların ardında insanlar yokmuş gibi omuz silken çok insan oldu. Medyadan COVID- 19’dan kimler öldü, nasıl bir hayatları vardı, neden aşı olmamışlardı, aşı oldularsa o zaman nasıl ölmüşlerdi, ölüm nedenleri tam olarak neydi gibi sorulara yanıt sunabilecek hiçbir bilgilendirmenin gelmediğini görmek insanlardaki apatiyi artırmaktan başka işe yaramıyordu. Stalin’in zamanında şöyle dediği rivayet edilir: Bir insanın ölümü trajedi, milyonlarcasınınkiyse istatistiktir. Pandeminin zirve yaptığı dönemde medyada gün gün açıklanan sayılara pek çok kişi benzer bir tepki verdi.
Fransız tarihçi Jean Delumeau veba ve kolera salgını vakalarına bakarak insanların pandemiyle ilişkisini gayet iyi çözümler; toplumun genellikle önce inkâr dönemi yaşadığını, sonra önlem alma aşamasına geçtiğini, ardından bir suçlu aradığını, sonunda da durumu görmezden gelmeye başladığını belirtir. Bu son aşama ister inkâr ister apati, isterse de ölçüsüz eğlence şeklinde ortaya çıkabiliyordur.
Ama apatinin artması sırf pandemiyle bağlantılı değil. Çoktan beri dünyanın farklı yerlerinde siyasete karşı apati dikkat çekiyordu; sandığa gidenlerin sayısı gitgide azalıyordu, insanların toplumda daha aktif bir rol almaya hiç niyeti yoktu.
1950’lerde Britanyalı siyasetbilimci Wyndraeth Morris-Jones siyasete karşı apatiyi negatif bir şey olarak görmemek gerektiği kanısına varmıştı. Demokrasinin otokrasiden farkı, insanların siyasal sürece dilediğince katılmasının kabulüydü. Bu yüzden liberal demokraside insanlar tavır takınmaya zorlanmaz, siyasal faaliyetlerin zaman ve yetenek kaybı olduğunu düşünen insanların bulunması dert edilmezdi. Morris-Jones liberal demokrasinin gücünün apatiyi hoş görüp çoğulculuğu benimseyebilmesinde, “insanların farklılıkları karşısında anlayış ve hoşgörü” göstermesinde yattığına dikkat çekiyordu.
Morris-Jones’u eleştirenler apatiyi idealist bir yaklaşımla ele almakla, apatinin toplumun her kesiminde hemen hemen eşit oranda görüldüğü gibi yanlış bir zanna kapılmakla itham ediyordu onu, diğer bir deyişle apatiye kapılanların sayısı toplumsal sınıfların hepsinde aynıydı ona göre. Sorun şu ki, aslında pek çok toplumda apatiye kapılanlar alt sınıflardandı; üst sınıflardakiler ekonomik çıkarlarını korumalarını sağlayan siyasetin işleyişinde gayet faal rol üstlenmeye devam ediyordu.
İnsanların apatiyi bıraktıkları anda toplumun değişip daha demokratik bir işleyişe kavuşacağını, yani insanların çoğulculuğu sağlamlaştırıp haksızlıklara, eşitsizliklere karşı mücadele etmek üzere siyasette rol almaya başlayacağını varsaymak da bir hata. Tam tersi de mümkün çünkü. İnsanlar “gözlerini açıp” apatilerinden sıyrılarak belirli bir otoriter rejimi de destekleyebilir. Sandığa gidenlerin artması toplumun illa demokrasi virajını alacağı anlamına da gelmez. 1933’te Almanya’da Naziler iktidara geldiğinde seçime katılma oranı yüzde 88’di.
Yirminci yüzyılın ortalarında ABD’li kamuoyu araştırmacısı Bernard Berelson da apatiyi savunmaya girişmişti. İddiasına göre fanatizm demokratik topluma tehlike arz ediyordu, bu yüzden de toplumun bir kısmının apatiye kapılması faydalıydı. Hatta haddinden fazla insanın politik meselelere kendini kaptırması toplum açısından tehlikeliydi, çünkü demokrasiye uymayan liderliklere kapı aralayıveriyordu.
Apatiyi savunanları eleştirenler bu insanların aslında demokrasiden korktuğunu söyler; halka pek güvenmemek gerektiğine, sıradan vatandaşın siyasetle fazla meşgul olmamasının ve eğitimli seçkinlerin liderliğinin topluma daha çok yarar sağlayacağına dair düşüncenin mahsulü olduklarına dikkat çekerler genelde.
Son yirmi otuz yılda bu senaryo gerçek oldu. Neoliberalizm insanları her şeyin kendi ellerinde olduğuna, her şeyden önce kendilerini düşünüp sıkı çalışmaları gerektiğine, içinde yaşadıkları toplumu dert edinmelerinin çok da lazım gelmediğine inandırdı.
Her seferinde daha da, daha da çalışmamız gerektiğine dair baskı, sırf işyerinde değil, kendimize dair konularda da çalışmamızın gerekli görülmesi, pek çok insanda her şeyle tüm bağını kesme isteği yarattı. Britanyalı psikanalist Josh Cohen Çalış(ma)mak adlı kitabında danışanlarından söz ederken ya dünyanın ya kendilerinin bir şekilde artık durmasını arzulayan kişilerle gittikçe daha çok karşılaştığını söylüyor. Pandemiden hemen önce piyasaya çıkan kitabında, terapiye gelenlerin “kılını kıpırdatamayacak kadar yorulmanın, bomboş geçirilen hafta sonu sabahlarının, Budizmdeki koan’ların dört dörtlük boşluğuna erişinceye kadar gazetedeki tek bir satıra gözünü ayırmadan boş boş bakmanın verdiği mutluluk”tan bahsettiğini okuyoruz. Cohen insanların daha da, daha da fazla şey yapma baskısıyla hiçbir şey yapmama isteği arasında sıkışıp kaldığını gözlemliyor. Bu nedenle, ofis çalışanlarının çoğunun mesaisi, buldukları yirmi üç beyaz tişört modelinden hangisini alacaklarına baktıkları, öylesine YouTube videoları izledikleri, sosyal medyadaki paylaşımları merakla takip ettikleri internet gezintileri ile ellerindeki iş arasında gide gele geçiyor.
Paradoksa bakın ki bir yanda pek çok insan bütün günü apatiyle, hülyalara dalarak, hatta kayıtsızlıkla, tembellikle geçirirken sözümona gereksiz, yani kâr getirmeyen mesleklere karşı bir hareket gelişmiş durumda. Dünyanın pek çok yerinde, sanat tembel mesleği olarak görülüyor, sanatçıların devletten ekonomik destek almak için hep yeni gerekçeler bulması gerekiyor. Ülkeler her türlü krizi kullanıp kültüre ayrılan ödeneklerden kesintiye gidiyor, bu durum geçenlerde Slovenya’daki bir ödenek teklifinde de yaşandı. Bilimin verimli bir şey olmadığı konusunda da yaygın bir kanaat var, bu yüzden hükümetler bilimsel araştırmalara ayrılan ödenekleri hiç kem küm etmeden hemen düşürüyor, bu araştırmalardan çıkan bilimsel sonuçların etkililiğini ölçmek için farklı mekanizmalar geliştiriyorlar. Hepsi de bilim insanları fazla aylaklık etmesin diye.
Bugün siyasi liderlerin skandallarını, yetersizliğini ve ilkelliğini takip edemeden katatoni halinde yaşayanların sayısı giderek artıyor, ama bir yandan da insanlar işyerlerindeki ve özel yaşamlarındaki baskıların bir biçimde üstesinden gelmeyi ümit ediyor. Bunlar yetmezmiş gibi, sosyal medya da türlü türlü kışkırtıcı bilgiyle duygu körüklüyor.
COVID-19 zamanlarında, insanların çeşitli duygulara kapılmasına yol açan asıl şeyin (tanıdıkları söz konusu değilse) hastalananlar ve ölenler hakkındaki bilgilendirmeler değil de, hükümetlere duyulan öfke ve hayatını kaybetme korkusu olduğu ortaya çıktı, aşı konusuna şüpheyle yaklaşanlarda ise bu etkiyi aşı olmanın riskleri konusundaki bilgilendirmeler bırakıyordu.
Ne yapmak gerekir böyle bir durumda? Yönetici konumundakilerin döktükleri dillerin hiç faydası olmadı. Avrupa’nın Almanca konuşan bölgelerinde aşıya hayli direnç gösterildi; pandemi istatistiklerini görüp durmanın insanlarda aşı olma konusunda olumlu etki yaratmadığı fark edildi. İnsanlara bulaşmalara dair salt rakamları vermekle yetinmek, halkı duygusal olarak etkileyen kişilere kapı araladı: Başka başka influencer’ları ve komplo teorisi savunucularını kastediyorum. Medyanın ve hükümetlerin pandemi hakkındaki, insani tarafı eksik bilgilendirmelerinin bıraktığı boşluğu onlar doldurdu.
ABD’li araştırmacılar aşı karşıtlığı çözümlemesini bir adım öteye taşıdı. Aşı karşıtlarına, sağlıkları konusunda sorulan sorulara verdikleri yanıtlara göre beş farklı profil çıkardılar. Bir yanda sağlığına özel ilgi gösterip düzenli olarak doktora giden aktif grup vardı. Diğer uçta, kendilerini doktorlara bırakmayıp alternatif bilgi kaynağı arayan, kendileri için neyin iyi olduğuna tek başlarına yine kendileri karar veren aşı karşıtları vardı. Sonra kendi sağlıklarından çok aile fertlerinin sağlığıyla ilgilenen bir grup vardı, anca mecbur bırakılınca ilgileniyorlardı kendi sağlıklarıyla. Diğer bir grup doktorların talimatlarına ellerinden geldiğince uymaya çalışanlardan oluşuyordu. Bir de çok bağımsız olduğunu düşünen ama sağlığına pek dikkat etmeyen bir grup vardı. İşte ABD’nin pek çok eyaletinde aşı olmayanların çoğunluğunu tam da bu gruptaki insanlar oluşturuyordu.
ABD’li psikologlar bu sınıflandırmanın ardından, aşı olmayan, birbirlerinden bu denli farklı gruplara etkili biçimde nasıl hitap edebilecekleri meselesi üzerine düşündüler. Yetkililerin insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemesi üzerlerinde pozitif hiçbir etki yaratmıyordu. Çoğu, aile hekimine daha çok güveniyordu; özellikle de apolitikse ve sosyal medyada boy göstermiyorsa. Bununla beraber doktorun çok farklı bakış açılarını bir araya getirmesi lazımdı: Bazıları doktor aşının yan etkileri olduğunu kabul etsin istiyordu; diğer bir kısım, doktor pandemiyle ilgili son gelişmeleri samimiyetle paylaşırsa ikna oluyordu, üçüncü grup ise kendilerine emir verilsin istemiyor, fikirlerine danışılmasını yeğliyordu. Ayrıca insanların çoğunun doktordan beklentisi kendisiyle empati kurması, üstten bakarak ve kibirli değil de sabırlı davranmasıydı.
Bugün toplumun her kesiminde empati kıt. Siyasetçilerin kibri, pek çok işverenin yalnızca kâr odaklı hareket etmesi ve neoliberalizmin başarıyı yüceltmesi genel bir kayıtsızlık getirdi. Baskı üstüne baskı ve kötü haberle dolup taşan bu dünyada insanlar bir tür apatik kış uykusuna yatma arzusu duyuyordur belki ama genele yayılmış toplumsal kayıtsızlığımız bizi çok daha acımasız bir dünyaya taşıyor. Bu yüzden Martin Luther King’in meşhur sözlerini akılda tutmakta fayda var: King sırf kötü insanların şiddet eylemleri ve nefret dolu sözlerinin değil, kılını kıpırdatmadan durup vaktin daha gelmediğini söyleyen iyilerin korkunç sessizliği ve kayıtsızlığının da pişmanlığını ta içimizde duymamız gerektiğini söylüyordu.
*Bu yazı, Renata Salecl’in Kabalık Çağı adlı kitabından seçilmiş bir parçadır. Bülent Kale’nin çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan kitaba buradan erişebilirsiniz.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.