Alman’ı Alman’a Alman’la anlatma sanatı: “Sarı Zarflar”

SARI ZARFLAR (İlker Çatak, 2026).
SARI ZARFLAR (İlker Çatak, 2026).

Geçtiğimiz günlerde vefat eden Jürgen Habermas’ın ardından çeşitli anma yazıları kaleme alındı. Bu yazıların hemen hepsinde sosyal bilimlere sunduğu paha biçilmez teorik katkılardan söz edilerek düşünürün hakkı teslim ediliyordu. Ancak söz konusu yazılar arasında Habermas’ın bilhassa 7 Ekim’in ardından İsrail’e verdiği açık ve koşulsuz desteğe, bu desteğin altyapısı olarak fikirlerinin Avrupa-merkezciliğine işaret edenler dikkat çekiyordu.[i]

Belirli bir toplumsal durumu bambaşka bir bağlamın ürünü olan kavramlarla değerlendirme konusunda dikkatli olmak gerekiyor. Walter Benjamin’in metnini kurduğu bağlamla benzeştiği ve ayrıştığı boyutları tartışmadan, dünyanın herhangi bir kentinde aylakça dolaşan her insanı flanör ilan edemezsiniz. Zira Avrupa kentlerinin içinden geçtiği kapitalist modernleşme sürecinin belirli bir anında ortaya çıkan özgül bir tiptir flanör. Aynı şey “uygarlık” ya da “demokrasi” gibi siyasal olarak araçsallaştırılmaya müsait kavramlar için de söz konusudur.[ii] Başka bir coğrafyanın uygarlık düzeyini Avrupai yaşam tarzı göstergeleriyle ya da demokratik gelişmişliğini Batı’daki kurumsal yapıya benzerlikle ölçme gafletine düşerseniz metodolojik bir hata yapmakla kalmaz, emperyalizm için oldukça faydalı ideolojik söylemlerin üretimine de katkıda bulunursunuz.

İlker Çatak’ın Sarı Zarflar filminin yukarıdaki tartışma için verimli bir kaynak olduğu iddia edilebilir. Sinemadaki görüntüleri üst üste bindirme tekniğini yaratıcı biçimde mekana uygulayan Sarı Zarflar’da Türkiye rolünde Almanya oynuyor. Bu tercihiyle film, Türkiye’de yaşananların bir istisna olmadığını, pekâlâ Habermas gibi yiğitler doğurmuş Almanya’da bile vuku bulabileceğini söylüyor, bir bakıma Batılı izleyiciye “anlatılan senin hikayendir” mesajı veriyor. Öte yandan film ilerledikçe sinemanın “Alman’ı Alman’a Almanca anlatma sanatı” olarak ele alındığına dair emareler birikmeye, hikayenin kime ait olduğu netleşmeye başlıyor.

Sözgelimi kahramanlarımızın işlerini kaybetmelerine neden olan savaş karşıtlığı filmde “kategorik” bir tutum olarak ele alınıyor ve savaşı ete kemiğe büründürecek “ayrıntılar” kimi sahnelerin arka planında televizyon ekranlarından gelen seslere indirgenirken, “yedi düvel” söylemine karşı “gökkuşağının yedi rengi” itirazında vücut bulan çatışma daha net bir görünüm kazanıyor. LGBT hak mücadelesinin öneminden bağımsız olarak, orijinal hikayenin parçası olmayan bu seçimin Alman seyircinin filmle daha dolaysız ilişkilenmesini, daha rahat bir özdeşlik kurmasını sağlama işlevi gördüğü anlaşılıyor. Zaten film çatışmanın esas zemininin savaş veya LGBT hakları gibi konular değil, “otoriter hatta totaliter” devlet biçimi olduğu konusunda tartışmaya yer bırakmıyor.

Demokratik alanı neredeyse amaçsız, sadistik saiklerle daraltan ceberut devlet ve onun karşısında “ifade özgürlüğüne sahip çıkma derdindeki atomize bireylerden” başka özne görmeyen Sarı Zarflar “Avrupa liberalizmine giriş” niteliğinde bir ders kitabı gibi. Birey haricinde bir kutsallık tanınmadığı için filmde en organik insan ilişkileri bile çıkar çatışmalarının gölgesinde kuruluyor: İhraç edilen akademisyenler arasındaki eylem birlikteliğinden doğan dayanışma, bu kişilerin gündelik hayatlarındaki en ufak bir uyumsuzluk nedeniyle bir anda patlayan bir kavgayla sonlanabiliyor örneğin. Zira kolektif bir bilince sahip akademisyenlerden ziyade bireysel çıkarları kesiştiği için bir araya gelen ve olası bir çıkar uyumsuzluğu durumunda birbirlerini manipüle etmeye çalışan “müzakereci bireyler” olarak inşa edilmişler. Devletten atıldıktan sonra sığınılan “Kürt siyasal alanı” da ha keza aynı tür gerilimleri üretmeye müsait olarak resmediliyor. Elbette aynı şey aile için de söz konusu: Aziz (Tansu Biçer), Derya (Özgü Namal) ve kızları arasındaki kurumsal uyum her an bireysel arzuların istikametindeki farklılıklar nedeniyle parçalanma eğilimi taşıyor.

Allahtan “Avusturyalı” feminist bir yazardan referans vererek konuşabilecek kadar Avrupa tedrisatından geçmiş bir anne (Güngör Hanım) var ki çıkan her sorunun çözüm noktası rolü oynayabiliyor (kadın adeta insan bedenine bürünmüş bir Avrupa Birliği fonuna benziyor). Güngör Hanım’ın kontrastı olarak da Salih’i izliyoruz. Derya’nın kardeşi olan Salih Batı tedrisatından geçmediği için tüm İslami doğallığı içerisinde, ceberut devletin kitle tabanını oluşturan homojen unsurlardan biri, tam bir birey öncesi toplumsal varlık. Devlete tapan, devlete emanet ettiği robotlaşmış çocuklarında kendini yeniden üreten, aslında bu cemiyet öncesi zihin yapısıyla ailevi değerlere (belki haddinden fazla) bağlı olması gerekirken onu da yapmayan bir kötülük timsali, bir Şam şeytanı.[iii]

Dolayısıyla filmin söylemi takip edildiğinde, dersteki öğrenciye, aynı kaderi paylaşan iş arkadaşlarına, öteki ezilenlere, hatta aileye bile tam olarak güvenilemeyecek bu toplumda –karakterlerin tuttuğu yollar izleyiciye yüz kişilik salonlarda Don Kişotluk oynamak ya da kendini devletin ideolojik aparatlarından birine satmak dışında pratik çıkış yolu da göstermediğine göre– yapılabilecek tek çağrı Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Jagland ile olan görüşmesinden sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun da dediği gibi “Dünyanın bütün demokratları birleşin” sloganından ibaret kalıyor. Yüzünü Avrupa’ya dönerek, Avrupa’dan uzanacak eli tutarak Avrupalılaşmak.

“Anlatılan senin hikayendir” diyordu film, burada “sen” diye kastedilen gizli öznenin “Alman” olduğu; filmin mülkiyeti kadar hikayenin de, kahramanın da, teorinin de, seyir zevkinin de, politik çıktının da sahibinin “o” olduğu netlik kazanıyor. İlginçtir, filmin oynadığı “evrensellik” tiyatrosu yine tiyatroda geçen bir sahneyle yıkılıyor. Filmdeki kurgusal “Sarı Zarflar” oyununda ceberut devletin üst araması yaparken kıyafetlerinin bir kısmını çıkarmak zorunda kalan bir karaktere hayat veren Derya bu sahneyi yetersiz bularak aslında tamamen soyunması gerektiğini söylediğinde tiyatronun ortaklarından Baran (Aziz Çapkurt) o kilit cümleyi söylüyor: “Burayı Avrupa mı sandın?”

Ve filmin sonuna geldiğimizde Derya’yı başka bir kariyer yolunu seçmiş, oynadığı rolü Aziz’e devretmiş olarak görüyoruz. Aziz ise Derya’nın sahne hakkındaki geribildirimini ciddiye almış, çırılçıplak soyunuyor. Henüz Batılılaşmayan barbar gözlerimiz Özgü Namal’ın çıplak bedenini dikizleme zevkinden mahrum edilerek cezalandırılmış. Erkek yönetmenimiz yüzünü Batı’ya dönerken biz Ortadoğululara kıçını gösteriyor.


[i] Nancy Fraser’ın ve Hamid Dabashi’nin yazıları önemli iki örnek olarak sunulabilir.
[i] Öte yandan bir kavramı aşırı tarihselleştirerek işlevsiz kılmaktan da kaçınılmalıdır. Aksi takdirde, sırf kültürel alışkanlıklara bakarak yapılan “bizde burjuva yok” gibi dahiyane tespitlere kapı aralanmış olur.
[iii] İlginç bir biçimde Salih bu kadar olumsuz özelliğin yanında bir de antisemitik olarak tasvir edilmemiş. Senaryoya uyumsuzluğundan ziyade Salih’in bizzat kendisi fazla “semitik” kurgulandığı için olabilir mi acaba, diye düşünmeden edemiyor insan.

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
daha fazla

Tüketenler tüketilir

İsviçre menşeli saat markası Swatch’un Audemars Piguet (AP) işbirliğiyle geçtiğimiz günlerde piyasaya sürdüğü “Royal Pop” koleksiyonu Londra, Paris,…
daha fazla

Bu ülkede herkes biraz yorgun

Bu ülkede artık insanlar birbirine “nasılsın?” diye sormuyor. Çünkü cevabı aşağı yukarı herkes biliyor. Kimse gerçekten iyi değil.…
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin