Fındık kabuğunun altında kumsal var

Epeyce zaman önce Radikal İKİ sayfalarında Ayşe Hür’le fındık üreticileri hakkında bir polemiğe tutuşmuştuk. Ayşe Hür, aklının ve duygusunun odağını üreticilerin üstündeki sömürü yerine fındık toplamak için bölgeye gelen Kürt işçilerin üstündeki sömürüye yöneltmişti; fındık üreticilerini de özetle işbilmez ve şımarık buluyordu. O zamanlar heyecanlı bir üretici olduğumdan belagatimi kuşanıp fındığın ekonomisi, üreticiliğin psiko-politiği üzerine kalem oynatmak üzere kendimi zorladığımı hatırlıyorum.

Son açıklanan fındık taban fiyatlarını birkaç gün önce Fatsa’daki fındık mitinginde yaptığımız konuşmalarla birlikte düşünüyorum. Fındık, dünyadaki üretiminin yüzde 76’sının Türkiye’de gerçekleşmesi ve yüzde 85’inin ihraç edilmesi hasebiyle, ülkede yetişen başka hiçbir tarım ürününde olmayan bir ekonomik niteliğe sahip, yani fevkalade politik bir ürün. Öte yandan, fındık üreticilerinin yüzde kaçının geçimlerinin fındık üretimine dayalı olduğu benim de merak ettiğim bir veri. Yüzde 10’u geçmesi herhalde şaşırtıcı olacaktır.

Bu gerçek bize şunu söylüyor: Bugün fındık geliri üreticilerin küçük bir azınlığı dışındakiler için “yan gelir” niteliğinde. Bunun sebebi, kırsal nüfus –diğer kırsal bölgelerdeki gibi– trajik şekilde azalırken, fındık tarımının sürekli bahçenin başında olunmasını gerektirmeyen bir karakterde olması. Böylece nüfus göç etse de fındık tarımının bu karakteri, üretim kapasitesi azalmadan, hatta artarak, uzaktan sürdürülebilmesine imkan tanıyor. Bu söylediklerim elbette konvansiyonel tarım için geçerli. Bu bilgi, yani üreticilerin ancak küçük bir kısmının fındık üretiminden geçiniyor olması, makro politikadaki iki önemli başlığın konusudur: Bölgedeki maden saldırısı ve türcülüğe dayalı nesneleştirmenin derinleşmesi. Emek ve doğa savunucularının odaklanması gereken alanların da bu iki eksende olması gerektiğini düşünüyorum.

Maden haramiliğine doğru

Siz de duymuşsunuzdur, Ordu’nun yüzölçümünün yüzde 74’ü, Giresun’un yüzölçümünün yüzde 85’i maden ruhsat alanı ilan edildi. Ordu’nun bazı ilçelerinde, bu oran yüzde 90’u aşabiliyor. Fındık taban fiyatlarının uzun yıllardır sistematik biçimde hayal kırıklığına neden olacak şekilde düşük açıklanması, zaten toprağıyla bağını büyük oranda uzaktan sürdüren üreticiyi toprağına sahip çıkmanın bir anlamı olmadığına ikna etme çalışmasıdır.

Maden şirketleri rantı yüksek yerlerde ya da Ordu’nun yaylaları gibi insan hareketinin az olduğu yerlerde akut çatışmaları göze alsa da, uzun vadede üreticinin toprağıyla bağını zayıflatarak üretime dair inancını ve rant saldırısı karşısındaki direncini kırmak yönünde bir strateji yürütüyorlar. Öyle ki, nisan ayında tamamlanan ihaleler, doğrudan köy yerleşim yerlerini de tehdit ediyor.

Emekle bağın zayıflaması

Fındık üreticilerinin büyük bölümü üretimlerini geleneksel ev-komşu-akraba çabasıyla değil, emek satın alarak yürütüyor. Başka bir deyişle, üreticinin kabaca “işletme giderini” düşerek belli bir miktar kâr elde etmeye çabaladığı bir geçiş ekonomi-politiğini takip ediyoruz. Kendini fındık ekosistemininden ayıran üretici, fındık bahçesiyle ilişkisini küçük üreticilikte olduğu üzere onun bir parçası olarak değil, “mülk sahibi olarak” ve büyük oranda satın aldığı emekle sürdürüyor. Bu anlamda fındık üreticilerinin çoğunun üreticiden ziyade kendi çapında bir işveren olduğu bir sosyo-ekonomik ilişkiyi tarif edip, üretici söylemini ona göre değerlendirmemiz gerekiyor. Öz-emek ile işverenliğin iç içeliğinde akışkan bir yabancılaşma bu.

Doğrusu, fındık tarımında kapitalist eğilim, üretimin profesyonelleşmeyle/tekeller eliyle yürütülmesini, belli bir üretim alanının tasfiye edilerek bu alanlarda maden faaliyetlerinin hızlandırılmasını, hatta üretimin dünyanın başka coğrafyalarına kaydırılarak kapitalist ilişkilerin rahatlatılmasını içeriyor. Ne var ki, Doğu Karadeniz’in ekolojik ve antropolojik özellikleri üretimde şirketleşmeyi ve tekelleşmeyi bir hayli yavaşlatıyor, bu sebeple Şili başta olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarında fındık plantasyonlarının hızla arttığını not düşmek gerek.

Üreticide türcü ideolojinin derinleşmesi

Fındık üreticiliği son yıllarda sentetik ilaçların, kimyasal toprak zenginleştirmenin en acımasız dönemini yaşıyor. Yapılan ilaçlama uygulamalarına kıyısından tanık olan bilinçli tüketicinin aslında bir daha fındık yeme ihtimali zayıf ama üretici toprağın altında ve üstünde büyük yıkımlar oluşturan bu eylemleri için artık kaygı ve mahcubiyet duymuyor. 10 yıl önce zehir kullanmak bir failliğe denk düşerken ve utana sıkıla itiraf edilirken özellikle kokarca denilen istilacı polifag (her şeyi yiyen) bir böcek türünün yarattığı tahribat nedeniyle zehir uygulaması meşru bir rejime, bir üretim standardına dönüşmüş durumda.

Devletin son üç yıldır kokarcayla mücadelede bütün stratejiyi kimyasal tedbirler üzerine kurması, hatta azgın ve hesapsızca yapılan, sonuçları değerlendirilmeyen bir ilaçlama terörünü meşrulaştıran bir strateji izlemesi, insanla ekolojinin diğer bileşenleri arasında onarılması zor bir parçalanmaya neden olan büyük bir kötülük yarattı. Doğaya karşı savaş ilan edildi ve kitlesel olarak kimyasal silahlanma meşrulaştırıldı.

Fındık bahçeleri, sık ve geniş yapraklı özelliğiyle hem ekolojik hem de estetik olarak ormansı özellikler sergiler. Geleneksel olarak her mevsim sabah kalkıp fındık bahçesine gideriz, doğadaki günlük değişiklikleri, bahçede olan biteni izleme ihtiyacı hissederiz. Yerel beslenmemizde önemli yer tutan mantar, ot ve soğanlı bitkileri toplar, bahçeyle bütünleşiriz.

Bugünkü üretici profilinin çoğu üretim alanına yılda bir kez hasat zamanı geliyor, uzaktan profesyonellere hudutsuzca ilaçlama yaptırıyor. Hasat hazırlıklarını ve hasatı palas pandıras ve satın alınmış emekle gerçekleştiriyor. Hasat zamanındaki tüm ihtiyaçlarını marketlerden tedarik ediyor, hasat biter bitmez de savaştan çıkmışçasına hızla asıl(!) yaşamına geri dönüyor.

Bir fındık bahçesinde hasatın tamamlanmış olması “bahçeyi kurtarmak” deyimiyle anlatılır. Bu, aslında üreticinin ürünüyle arasındaki ilişkisindeki gerilimli bağlantıyı da açığa vurur. Bahçeyi kurtarmak doğayla bir savaş halinde olmanın da itirafıdır. Bu manzarada bahçedeki bir yaban ağacının gölgesi, denizden esen bir rüzgarın serinliği, yaban nanelerinin ve mantarların kokusu, alacakaranlıkta fındık bahçelerinde turlayan karacaların sesleri, dikenlerin arasındaki şifalı otlar, taşların üstündeki yosun (taşun kalbi yok ama oni da yosun sarar), hiçbiri üreticinin düşleminde bir yer tutmuyor.

Bir orman bitkisi olarak fındık

Fındık genetik olarak bir orman bitkisidir; bize değil, ormansı bağlantılarına aittir. Sağlıklı yaşayabilmesi özellikle Doğu Karadeniz florasındaki diğer ağaçlarla ilişkilerinde saklıdır. Yaban ağaçlarının ve yerel meyve ağaçlarının fındığa gölge ettiği gerekçesiyle sistematik olarak yok edilmesi, bölgedeki orman ve korulukların monokültür fındık plantasyonu için sürekli olarak daraltılması, fındığın ormandaki yoldaşlarından, komşularından, yarenlerinden koparılması anlamına geliyor.

Kültüre alınıp kitleselleştirilmiş bir fındık bahçesi için bir orman ekosistemi kurmak olanaksız olsa da fındığın doğası bize biyoçeşitliliği koruma sorumluluğu veriyor. Ne var ki, bu sorumlulukla fındık bahçesini yan gelir üretecek bir mülk olarak görme anlayışı uzlaşmaz bir çelişki olarak önümüzde duruyor. Yalnızca taban fiyatlarına yapılan vurgunun insan merkezli, sorunlu bir mücadele hattına denk düştüğünü söylemek durumundayız.

Yareninden ayrı bırakılmış her canlı hastalığa mahkumdur. Fındık, monokültürün yarattığı etkide bağışıklığı düşmüş, ekosistemindeki örgütlülüğünden koparılmış, ancak endüstriyel ve sentetik uygulamalarla güçlendirilmeye çalışılan ve çoğu yabancılaşmış işverenlere dönüşmüş olan üreticilerin maksimum verim/kâr nesnesi olarak ekoloji manada eziyet altındadır. Tüm bunların hem nedeni hem de sonucu üretici ve bahçesinin birbirlerinin aynası olduğu bağlantının gittikçe zayıflaması ve coğrafyanın maden ve tekellerin haramiliği için elverişli hale getirilmesi stratejisidir.

“Napocoğuz?”

Bölgede “ne yapalım?” soru kalıbının duruma göre değişen üç ifadesi var: Napiik, Napcük ve Napocoğuz? Bu dilsel çeşitlilikteki ayrımın ayrıntıları ayrı bir konu ama bunlardan ilk ikisi söylenişte bir çırpıda ağızdan çıkarken, “napocoğuz?” özellikle son iki hecenin dudakta yuvarlandığı ve soru ritminin yavaşlatıldığı spesifik bir ifadedir. Vaziyetin ciddiyetini, belirsizliği ve kolektif bir çözüme olan ihtiyacı ifade eder.

Hükümet tarafından geçen hafta açıklanan fındık taban fiyatı neredeyse üretim maliyetlerine yakın bir gerçekliği ifade ediyor. Bu durum, fındıktan vazgeçmeyenlerin bahçesine yönelik ekolojik yabancılaşmasını artıracak ve onları bahçelerine karşı daha acımasız endüstriyel verim tedbirlerine yöneltecek, vazgeçme eğiliminde olanları da maden şirketlerine yanaştıracaktır.

Fındık tarımında hem ekolojik hem de ekonomik direnç odakları yaratmak zorundayız. Bu öncelikle politik üreticilerin salt ekonomik değil agroekolojik bir bakış açısıyla siyaset üretmesini, tüketim ayağında da örgütlenip bu direnç alanlarıyla doğrudan bağ içinde olmayı gerektiriyor. Zira batıda ve güneydeki kimi doğal tarım çabalarımızın kuzeyde bu denli cılız olması, bölgeyle ilgili şikayetçi olduğumuz diğer siyasal musibetlerin de nedenleri arasındadır. Ve “napocoğuz?” sorusunun yanıtı, fındık meselesini bundan sonra doğrudan maden siyasetiyle birlikte ele almamız gerektiği bir gerçekliğe denk düşüyor. Zira maden meselesi kuzeyin meselesi olmadığı gibi, mücadele imkanlarının iyice sınırlandığı koşullarda görüyoruz ki, maden arama çalışmalarına karşı direniş fındıkların kabuklarının altındaki kumsala da işaret ediyor.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
daha fazla

İyimserlikten daha iyisi

Eleştirel düşünce günümüzde her zamankinden de kötü karşılanıyor.[i] Alttan alta huzursuzluk duymadan güzel bir nisan gününün bile tadının…
Sanatçı Hoda Afshar’ın “Speak the Wind” (2015-2020) serisinden bir kare. Bu seri, kültürel ve ekonomik alışverişin sonucunda özgün bir kültürün ortaya çıktığı Hürmüz Boğazı adalarında çekilmiştir.
daha fazla

Hesaplaşma vakti

1. Kuşatma altındaki bir ülkenin stratejik bir su yolunu kapatması, dünya ekonomisi tarihinde nadiren görülen azametli olaylardandır. Böyle…
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin