Mutluluk büyük laf, küçük bir hikaye

Acı içindeki bir kaplumbağa bir psikanaliste gider. En büyük korkusu, yüz yıldan fazla yaşayamayacak olmasıdır. Divana sırtüstü uzanır, çocukluğunu anlatmaya başlar. Annesi onu daha yumurtadayken bir sahile gömüp gitmiştir, doksan gün boyunca kumun altında kalmış, sonunda yumurtadan çıkabildiği gece bunu da tek başına başarmıştır. Doğduğu anda, kimseden yardım görmeden denize koşmuştur. Martılar ve pelikanlar tepesinde dönüp durmuş, üzerine dalışa geçip onu yutmak için fırsat kollamıştır. Yengeçler bir çakıltaşının ya da bir mercan dalının arkasına pusuya yatmıştır. Suya ulaştığında dertleri bitmiş değildir: köpekbalıklarından ve öteki yırtıcı balıklardan kurtulmak için var gücüyle yüzmek zorunda kalmıştır. Peki, annesiyle babası o sırada neredeydi? Okyanusun derinliklerinde bir yerde rahatlarına bakıyorlardı. Büyük olasılıkla onun varlığını çoktan unutmuşlardı.

Kaplumbağamız geçmişine yanarken —hiç tanımadığı anne babasını suçlar, yargılar, mahkum eder— bir yandan da boğulmaktadır. Sırtüstü yattığı için karaciğeri ve öbür organları akciğerlerinin üzerine çökmüştür. İçini kaplayan hınca kendini öyle kaptırmıştır ki durumunun ne kadar kırılgan olduğunun artık farkında değildir.

Serge Marquis’nin Bienvenue parmi les humains: Petit traité de bienveillance envers soi-même (2018) kitabından aktardığım bu küçük öykünün iki veçhesi var. Birincisi görünür olanı: kaplumbağa geçmişini yorumlamakla meşgulken, onu asıl öldüren şey o an içinde bulunduğu pozisyondur. Sırtüstü yatmak, kendi iç dünyasına eğilmenin klasik duruşudur ve bu duruş, kaplumbağa anatomisinde, kendi organlarının kendi akciğerlerini ezmesi anlamına gelir. Kendine bakmanın kendisi onu boğmaktadır. Terapinin çözmeye çalıştığı sorun, terapinin gerektirdiği pozisyonun ürettiği sorunun yanında masum kalır.

İkinci veçhe daha az görünür ve bence daha açıklayıcıdır: kaplumbağa, psikanalizin karşısına çıkabilecek en yanlış varlıktır —yanlıştır, çünkü anlattığı hikayede patolojik hiçbir şey yoktur. Deniz kaplumbağaları gerçekten böyle doğar. Anne yumurtaları gömer ve gider, yavru tek başına çıkar, tek başına denize koşar, tek başına hayatta kalır ve ömrünün büyük bölümünü tek başına geçirir. Türün milyonlarca yıldır işleyen tasarımı budur. Kaplumbağanın çocukluğu bir travma değil biyografidir, terk edilmişliği de bir yara değil yapıdır. Onun divana uzanıp bu yapıyı bir felakete çevirmesi için önce başka bir türün diliyle konuşmayı öğrenmesi gerekmiştir.

Biz o başka türüz. Hikayeye gülebiliriz, çünkü aynada tersimizi görüyoruz. Kaplumbağa yalnızlığa dayanacak biçimde kurulmuş bir hayvandır ve yalnızlığını bir iç sorun olarak anlatmayı bizden öğrenmiştir. Bizse yalnızlığa dayanamayacak biçimde kurulmuş hayvanlarız ve yalnızlığımızı bir iç sorun olarak anlatmayı kendi kendimize öğrettik. Kaplumbağa denize tek başına koşabilir, biz koşamayız. Buna rağmen mutsuzluğumuzu, sanki her birimiz kumdan tek başına çıkmış birer sürüngenmişiz gibi, tek tek içimizde arıyoruz.

*****

Sayılara bakan herkes aynı tuhaflıkla karşılaşıyor. İnsanlık tarihinin en zengin, en güvenli, en uzun ömürlü toplumları, kendi ruh hallerinden en çok şikayet eden toplumlar. Depresyon teşhisleri, kaygıyla ilgili başvurular, antidepresan reçeteleri, yalnızlık anketleri, hangi göstergeye bakarsak bakalım eğri aynı yöne kıvrılıyor. Bu eğrinin ölçüm artefaktlarıyla, teşhis eşiklerinin düşmesiyle, dilin psikiyatrikleşmesiyle şişirilmiş olduğu doğru, yine de bütün düzeltmelerden sonra geriye inatçı bir kalıntı kalıyor. Bir şeyler yolunda gitmiyor ve bu kağıt üzerinde kalan bir soru değil.

Bu kalıntı karşısında iki açıklama dili var. Birincisi içeriyi suçlar: bozuk olan beyin kimyasıdır, çocukluk yaralarıdır, düşünce hatalarıdır, eksik becerilerdir. İkincisi dışarıyı suçlar: bozuk olan yaşama biçimidir —günlerin nasıl örgütlendiği, insanların birbirine nasıl ve ne sıklıkla değdiği, mahallelerin, iş saatlerinin, akşam yemeklerinin, kapı komşuluklarının hali. Birinci söylem bir yüzyıldır muzaffer; muzaffer olması onun daha doğru olmasından değil, kurumsal olarak daha kullanışlı olmasından. İçeriyi suçlayan açıklama tek tek satılabilen çözümler üretir: ilaç, seans, uygulama, kitap, kurs. Dışarıyı suçlayan açıklama ise satılması zor şeyler ister: zaman, mekan, başka insanlar.

Alain Ehrenberg, La Fatigue d’être soi: Dépression et société (1998) kitabında bu iki söylemin buluştuğu yeri gösterdi. Depresyonun yükselişi, ona göre, egemen bireyin yükselişiyle aynı hikayenin iki yüzüdür. Yasakların toplumu suçluluk ve nevroz üretiyordu, olanakların toplumu da yetersizlik ve depresyon üretiyor. Herkesin kendi kendinin girişimcisi olduğu, herkesin kendini icat etmekle, gerçekleştirmekle, optimize etmekle yükümlü olduğu bir dünyada depresyon bu bitmeyen projenin yorgunluğudur: kendi olma yorgunluğu. Ehrenberg’in kitabının en rahatsız edici yanı, depresyonu ne bir beyin arızası ne de bir çocukluk kalıntısı olarak okumasıdır; depresyon, belirli bir yaşama biçiminin gölgesidir. Gölgeyi tedavi edip biçimi yerinde bırakmak, kaplumbağayı sırtüstü tutup hıncını yorumlamaya benzer.

“Belki yaşama biçimimizde yanlış bir şey var” cümlesi, bu yüzden, göründüğünden daha radikal bir cümledir. Klinik dilin içinden söylenemez; çünkü klinik dil, tanımı gereği, sorunu tek tek öznelerin sınırları içine yerleştirir. Görüşme odasına bir yaşama biçimi giremez; içeri yalnızca o biçimin altında ezilen kişi girer ve çıkarken elinde kendi adına yazılmış bir açıklamayla çıkar. Yaşama biçimini sorgulamak, klinik değil politik bir iştir — ve tam da bu yüzden, mutluluk hakkındaki kamusal konuşmalar yarım yüzyıldır sistematik olarak klinikleştirilmekte, yani politikadan arındırılmaktadır.

*****

Bu arındırmanın bir matematiği bile yapıldı. Sonja Lyubomirsky, Kenneth Sheldon ve David Schkade’in “Pursuing Happiness: The Architecture of Sustainable Change” (Review of General Psychology, 2005) başlıklı makalesi, mutluluğu bir pastaya böldü: yüzde ellisi genetik sabit nokta, yüzde onu yaşam koşulları, yüzde kırkı “kasıtlı etkinlikler.” Bu pasta, pozitif psikolojinin amentüsü haline geldi ve mesajı berraktı: koşullarınız —geliriniz, işiniz, mahalleniz, evliliğiniz, ülkeniz— mutluluğunuzun yalnızca onda birini açıklar; asıl pay sizin elinizdedir. Şükran günlükleri tutun, iyimserlik alıştırmaları yapın, güçlü yanlarınızı keşfedin. Habitat (yaşam alanı da diyebilirdik) önemsizdir, beceri her şeydir.

Sonra biri pastanın hamuruna baktı. Nick Brown ve Julia Rohrer’in “Easy as (Happiness) Pie? A Critical Evaluation of a Popular Model of the Determinants of Well-Being” (Journal of Happiness Studies, 2020) başlıklı makalesi, bu yüzdelerin nasıl elde edildiğini adım adım söktü: farklı türden varyans kestirimlerinin birbirine eklenemeyeceğini, kalıtılabilirlik katsayısının bireysel bir pay gibi okunamayacağını, yüzde onluk “koşullar” payının kesitsel ve kısıtlı örneklemlerden türetildiğini, yüzde kırkın ise aslında bir artık —açıklanamayanın toplamı— olduğunu gösterdiler. Pasta, bilimsel bir bulgu değil retorik bir diyagramdı. Ama retoriği kusursuzdu: insanlara koşullarının önemsiz, çabalarının her şey olduğunu söyleyen bir diyagram, koşulları değiştirmek istemeyen herkesin işine yarar.

Edgar Cabanas ve Eva Illouz, Happycratie: Comment l’industrie du bonheur a pris le contrôle de nos vies (2018) kitabında bu işe yaramanın haritasını çıkardılar: mutluluk bilimi, şirketlere esnekliği, devletlere kemer sıkmayı, bireylere kendi kırılganlıklarının sorumluluğunu satan bir yönetim teknolojisine dönüşmüştür. İşini kaybeden kişiye dayanıklılık eğitimi, tükenen çalışana farkındalık uygulaması, yalnızlaşan kentliye öz-şefkat semineri —her seferinde aynı el çabukluğu: habitat sorunu içe taşınır, içeride beceri sorununa çevrilir, beceri sorunu da piyasada bir ürüne. Pascal Bruckner’in L’Euphorie perpétuelle: Essai sur le devoir de bonheur (2000) kitabındaki teşhisi de aynı kapıya çıkar: mutluluk bir olanak olmaktan çıkıp bir ödeve dönüşmüştür ve ödevini yapamayanın suçlusu artık hazırdır: kendisi. Sara Ahmed ise The Promise of Happiness (2010) kitabında bu ödevin trafik işaretleri gibi çalıştığını gösterir: mutluluk vaadi bizi belirli nesnelere —evliliğe, aileye, işe, uyuma— yönlendirir ve o nesnelerin yanında mutlu olamayanları birer sorun olarak işaretler. Mutsuz olan, yanlış hisseden değil, yanlış duran kişidir.

Bütün bu eleştiri hattının ortak bulgusu şu: “mutluluk” adlı büyük laf, son elli yılda sistematik olarak küçültüldü. Aristoteles’in bir ömrü, bir şehri, dostlukları ve talihi kapsayan eudaimonia’sından, anlık duygulanımların bir ankette işaretlenen ortalamasına indik. Küçülen kavram taşınabilir hale geldi; taşınabilir hale gelince ölçülebilir, ölçülebilir hale gelince satılabilir oldu. Kafanın içine sığdırılmış bir mutluluk, kafa başına pazarlanabilir. Şehre yayılmış bir mutluluğu kimseye tek tek satamazsınız, onu ancak birlikte kurabilirsiniz.

*****

Peki, bu küçültülmüş mutluluğun peşinden koşmak hiç değilse işe yarıyor mu? Ampirik yazının en tuhaf bulgularından biri tam burada duruyor. Iris Mauss ve arkadaşlarının “Can Seeking Happiness Make People Unhappy? Paradoxical Effects of Valuing Happiness” (Emotion, 2011) başlıklı çalışması, mutluluğa yüksek değer atfeden kişilerin, hayat koşulları elverişli olduğunda bile, daha düşük iyilik hali bildirdiğini gösterdi: hedefe verilen değer büyüdükçe, ele geçenle hedef arasındaki açı da büyüyor, hayal kırıklığı yapısal hale geliyor. Bir yıl sonra aynı ekibin “The Pursuit of Happiness Can Be Lonely” (Emotion, 2012) başlıklı çalışması daha da dokunaklı bir şey buldu: mutluluğa çok değer verenler günlük hayatlarında daha yalnız hissediyorlardı. Kendi iç ibresine kilitlenen kişi, ibreyi oynatacak tek şeyden —başkalarından— uzaklaşıyordu. Kaplumbağa öyküsünün laboratuvar çevirisi gibidir bu bulgu: kendine bakma pozisyonunun kendisi nefesimizi kesmektedir.

John Stuart Mill bunu yüz elli yıl önce kendi çöküşünün içinden yazmıştı: kendine mutlu olup olmadığını sor, mutluluğun o anda biter. Otobiyografisindeki bu gözlem çoğu zaman bir zarafet cümlesi gibi aktarılır, oysa bir mekanizma tarifidir. Mutluluk doğrudan hedeflendiğinde bozulan türden bir şeydir —yan üründür, çıktı değil. Yan ürünse, asıl soru şudur: neyin yan ürünü?

Cevabın ilk yarısını, aynı araştırma hattının az bilinen bir dalı veriyor. Brett Ford ve arkadaşlarının “Culture Shapes Whether the Pursuit of Happiness Predicts Higher or Lower Well-Being” (Journal of Experimental Psychology: General, 2015) başlıklı çalışması, Mauss’un Amerikan örneklemlerinde bulduğu paradoksun evrensel olmadığını gösterdi. Amerika Birleşik Devletleri’nde mutluluğun peşinden koşmak daha düşük iyilik haliyle ilişkiliyken, Rusya’da ve Doğu Asya’da tersine daha yüksek iyilik haliyle ilişkiliydi. Fark, koşmanın kendisinde değil koşulan şeyin tanımındaydı: mutluluğu toplumsal bağlanma üzerinden tanımlayan kültürlerde —mutlu olmak demek ailemle, arkadaşlarımla, komşularımla bir şey yapmak demekse— mutluluğun peşinden koşmak insanı başkalarına doğru koşturur ve işe yarar. Mutluluğu bireysel bir iç durum olarak tanımlayan kültürlerde ise aynı koşu insanı kendi içine doğru koşturur ve orada, kaplumbağanın divanında, tıkanır.

Zehirli olan, demek ki, mutluluk arzusu değil arzunun yalnız biçimidir. “Mutluluğun peşinde koşmak toplumsal bir iştir” cümlesi bir temenni değil, bu verinin en yalın özetidir. Peşinde koşulan şey bir iç ibre olduğu sürece koşu ters teper; peşinde koşulan şey bir karşılaşma düzeni olduğu anda koşu, koşanın istese de istemese de, başkalarına doğru bükülür. Amerikan paradoksu bir insan doğası yasası değil, belirli bir mutluluk tanımının —kafaya hapsedilmiş, ankete indirgenmiş, tek kişilik tanımın— iflas raporudur.

*****

O halde cümleyi sonuna kadar götürelim: mutluluk bir iç durum değildir, bireysel bir beceri de değildir. Mutluluk, karşılaşmaların örgütlenmesidir —yani bir habitat meselesidir.

Bu iddia kulağa yeni geliyorsa, unutkanlığımızdandır. Aristoteles, Nikomakhos’a Etik’in daha ilk kitabında eudaimonia’nın tek başına yaşayan birine verilemeyeceğini söyler: insan polis’in hayvanıdır, iyi yaşam dostları, aileyi, yurttaşlığı ve bir parça da talihi gerektirir; bir kırlangıç baharı getirmez, bir güzel gün de mutluluğu. Mutluluk onda bir his değil, bir etkinliktir ve etkinlik, tanımı gereği, bir sahne ister. Yirmi üç yüzyıl sonra Émile Durkheim, “Le Suicide” (1897) çalışmasında aynı yapısal bakışı en özel görünen edime uyguladı: intihar oranları, kişilerin iç dramlarından değil, toplumsal bütünleşmenin derecesinden okunabiliyordu. Tek tek bakıldığında her intihar biriciktir, toplu bakıldığında eğridir, habitatın imzasını taşır. En içsel sandığımız şeyler bile, meğer, dışarının istatistiğiymiş.

Çağdaş veriler bu eski sezgiye geri dönüyor. Julianne Holt-Lunstad, Timothy Smith ve Bradley Layton’ın “Social Relationships and Mortality Risk: A Meta-analytic Review” (PLoS Medicine, 2010) başlıklı meta-analizi, toplumsal bağların gücünün ölüm riskini sigara ve obezite gibi klasik etkenlerle karşılaştırılabilir ölçüde yordadığını gösterdi: yalnızlık, mecazi değil, aktüeryal anlamda öldürücüdür. Harvard’ın 1938’den beri süren Yetişkin Gelişimi Çalışması’nın bugünkü yöneticisi Robert Waldinger’in Marc Schulz’la yazdığı The Good Life: Lessons from the World’s Longest Scientific Study of Happiness (2023) kitabının seksen beş yıllık veriden damıttığı tek cümlelik sonuç da aynı yere basar: hayatlarımızın gidişatını en güçlü yordayan şey, ilişkilerimizin niteliğidir — kolesterolümüzden de, gelirimizden de, çocukluk zeka puanımızdan da güçlü biçimde.

Uyum araştırmalarının asimetrisi ise işin en az konuşulan yanıdır. Philip Brickman, Dan Coates ve Ronnie Janoff-Bulman’ın “Lottery Winners and Accident Victims: Is Happiness Relative?” (Journal of Personality and Social Psychology, 1978) başlıklı klasik çalışmasından beri biliyoruz: iç durumlar sabit noktaya geri çekilir; piyango da felaket de zamanla nötralize olur. Hedonik koşu bandı, iç durum olarak mutluluğun neden biriktirilemediğini açıklar. Ama koşu bandının çalışmadığı yerler vardır ve bu yerler manidar biçimde hep habitat değişkenleridir: Richard Lucas ve arkadaşlarının “Unemployment Alters the Set Point for Life Satisfaction” (Psychological Science, 2004) başlıklı boylamsal çalışması, işsizliğin izinin yıllar sonra, yeni bir iş bulunduktan sonra bile tam silinmediğini gösterdi. Yalnızlık da öyle: insan yalnızlığa alışmaz, yalnızlıkta aşınır. İçsel olan her şeye uyum sağlayan organizma, karşılaşma düzenindeki yıkımlara uyum sağlayamıyor. Duygular geçicidir, habitat kalıcıdır. Mutluluğu duygu katında aramak, bu yüzden, suyu buharında damıtmaya çalışmaktır.

Davranış biliminin en eski dersi de zaten buydu ve unutulması için epey emek harcandı: hisler, davranış-çevre ilişkilerinin yan ürünüdür; sonuç değiştirilmek isteniyorsa değiştirilecek olan ilişkilerin kendisidir, yani düzenektir. Ruhu onarmaya çalışan yaklaşımla düzeneği yeniden kuran yaklaşım arasındaki fark, kaplumbağaya hıncını yorumlatmakla onu sırtından çevirmek arasındaki farktır. Birincisi sonsuza dek sürebilir, ikincisi bir hamlede biter ve varlık nefes almaya başlar.

*****

Bunun pratikte anlamı, alışık olduğumuz öğüt türünün tersine çevrilmesidir. Mutluluk yazını bize hep iç egzersizler önerir: günlük tut, şükret, olumla, nefes al. Habitat bakışı ise düzenlemeler önerir ve düzenlemelerin çoğu utandırıcı ölçüde sıradandır. Haftanın sabit bir akşamı, sabit bir masada, aynı insanlarla yenen bir yemek. Üyesi olunan bir koro, bir amatör takım, bir okuma grubu —yani katılımı hissiyata değil takvime bağlanmış, benim o gün gelmek isteyip istemediğime bakmayan yapılar. Ray Oldenburg’un The Great Good Place (1989) kitabında “üçüncü mekan” adını verdiği yerler: ev ile iş arasında, kimsenin ev sahibi olmadığı, girişin ucuz, sohbetin ana etkinlik olduğu kahveler, berberler, meyhaneler, mahalle kütüphaneleri. Yürünebilir bir sokak. Kapısı çalınabilir bir komşu. Ölçek küçüldükçe iddia büyür: bunların hiçbiri bir iç durum üretmeyi vaat etmez, hepsi karşılaşma olasılığını yükseltir. Mutluluk, o olasılığın uzun vadeli bileşik getirisidir.

Bu bakışın kişiyi edilgenleştirdiği sanılır, tersi doğrudur. “Mutluluk bir beceridir” öğretisi, kişiye sonsuz bir iç mesai yükler ve başarısızlığın faturasını hep aynı adrese keser. “Mutluluk bir habitattır” önermesi ise mesaiyi dışarı taşır: yapılacak işler bellidir, elle tutulur, çoğu zaman başkalarıyla birlikte yapılır ve —en önemlisi— başarısızlığı kişinin karakterine değil, düzeneğin kusuruna yazılır. Masa kurulmuş da gelen olmamışsa, sorun sizin şükran pratiğinizde değildir; belki masanın günü yanlıştır, belki şehir o masaya yürüme mesafesinde kimse bırakmamıştır. Bu teşhis kimseyi suçlamaz ama bir şeyi görünür kılar: mutluluğun önündeki engellerin önemli bölümü, imar planlarında, mesai düzenlerinde, kira haritalarında durur —yani politiktir. Yaşama biçimimizde yanlış bir şey varsa, düzeltmesi de tek tek içimizde değil, aramızda yapılacaktır.

Büyük lafın küçük hikayesi budur. “Mutluluk” sözcüğü, üzerine kütüphaneler kurulan, anayasalara giren, endüstrisi milyar dolarları bulan devasa bir laftır. Hikayesi ise küçüktür ve hep aynıdır: birileri, bir yerde, düzenli olarak karşılaşır. Sözcüğün en çok konuşulduğu yerlerin, karşılaşmanın en az kaldığı yerler olması tesadüf değildir; laf, hikayenin bıraktığı boşluğu doldurmak için büyür. Mutluluğun bol bol ölçüldüğü, öğretildiği, koçluğunun yapıldığı bir toplum, büyük olasılıkla onu yaşamanın altyapısını çoktan söküp satmıştır.

*****

Öyküye dönelim ve bitirelim. Kaplumbağanın divanında yapılacak ilk iş çocukluğu yorumlamak değil, onu pozisyonunu değiştirmektir: önce pozisyon, sonra anlam. Organları yerine oturduğunda, nefesi açıldığında, belki hıncın da yorumlanacak pek bir yanı kalmayacaktır —hınç, çoğu zaman, nefessizliğin edebiyatıdır.

Ama öykünün bize bakan yüzü, çevrilince bile bitmez. Çünkü kaplumbağa doğrulup denize girdiğinde gerçekten iyileşmiş olur: onun habitatı yalnızlığı kaldırır, türü öyle kurulmuştur. Bizim için böyle bir deniz yok. Bizi sırtımızdan döndürmek yetmez, döndüğümüz yerde birilerinin duruyor olması gerekir. İç dünyasını ne kadar ustaca yönetirse yönetsin, karşılaşmaları örgütlenmemiş bir insan, kumsalda tek başına denize koşan bir insan yavrusu kadar savunmasızdır —ve insan yavrusu, hatırlanacağı üzere, kumsalda tek başına hayatta kalamayan bir hayvandır.

Belki de yaşama biçimimizdeki yanlış tam budur: kendimize kaplumbağa muamelesi yapıyoruz. Herkes kendi kumundan tek başına çıksın, kendi denizine tek başına koşsun, yolda başına gelenleri de sonra bir divanda tek başına anlatsın istiyoruz. Sonra dönüp soruyoruz: bunca imkana rağmen bu millet, bu çağ, bu insan neden mutsuz? Bu sorunun cevabını hiçbirimizin içinde bulamayız, çünkü soru baştan yanlış adrese yöneltilmiştir. Mutluluk büyük bir laftır, oysa gerçek hikayesi hep küçük ölçekte geçer.


*Bu yazının ilk versiyonu yazarın blogunda yayımlanmıştır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
daha fazla

İyimserlikten daha iyisi

Eleştirel düşünce günümüzde her zamankinden de kötü karşılanıyor.[i] Alttan alta huzursuzluk duymadan güzel bir nisan gününün bile tadının…
Sanatçı Hoda Afshar’ın “Speak the Wind” (2015-2020) serisinden bir kare. Bu seri, kültürel ve ekonomik alışverişin sonucunda özgün bir kültürün ortaya çıktığı Hürmüz Boğazı adalarında çekilmiştir.
daha fazla

Hesaplaşma vakti

1. Kuşatma altındaki bir ülkenin stratejik bir su yolunu kapatması, dünya ekonomisi tarihinde nadiren görülen azametli olaylardandır. Böyle…
Total
0
Share

vesaire sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin