Dönüyoruz, dolaşıyoruz, bir şekilde yine kulağımıza çalınıyor: “Biz biraz duygusal milletiz, romantik milletiz.” Kaç duygumuz var bilmiyorum ama bilim de pek yardımcı olmuyor, sürekli farklı iddialarda bulunuyor. Bir renk skalasının içine sıkışmış altı veya sekiz temel duygudan söz eden var, insan deneyiminden hareketle 27 farklı duygu kategorisinden bahseden var.
Tam olarak kaç duygu var emin değilim ama yaşadığımız ülkenin sınırlarında, aynı dili konuştuğumuz insanlarla ortak bir duygusuzluk halinde boğuşuyoruz. Duygularımız nereye kayboldu, onları nereye sakladık, hani biz romantiktik biraz? İnsan güvende hissetmediğinde daha fazla duyguyla baş başa kalır mı, yoksa sıradan hayatların sürekli kesintiye uğraması nedeniyle duyguları .zip dosyasına dönüştürene kadar bastırdıkça bastırır mı?
Sara Ahmed, Duyguların Kültürel Politikası’nda duyguyu şöyle tanımlıyor: “Emotion (duygu) kelimesinin Latincede ‘hareket etmek, dışarı çıkmak’ anlamındaki emovere kelimesinden türediğini unutmamalıyız. Hareket ile bağlılık arasındaki ilişki yol göstericidir. Bizi harekete geçiren hissetmeye sevk eden şey, aynı zamanda bizi bir yerde tutan ya da barınacak bir yer sağlayandır.”
Oysa biz sanki hiçbir duygu kırıntısına dönüp bakmıyor, hiçbiriyle doyamıyor, aç biilaç geziyor gibiyiz. Banka hesaplarımızda da durum pek farklı değil. Yaşadığımız yerde zaman durmuş, bir şeyler hissetmek tamamen yasaklanmış gibi nefes alıp veriyoruz. Herkes aynı şeyleri tekrarlıyor, metroya biniyoruz herkes donuk suratlı, herkes etrafında olanlara karşı kayıtsız. Duygularımızın nerede olduğunu sorguluyor, sonra yorulup en güvenli yere tekrar dönüyoruz: kayıtsızlık fanusu.
Hiçbir şey hissetmemek veya bir şey hissetmek için çırpınan, ölümcül çözümler bulan insanlar yığını haline geldiğimizi fark ettiğim andan beri “büyük” bir duygu hissetmeye başladım içimde. Adına “beklenti” diyorlar. Yaşadığımız durumun vahametini anlayabilmek için aynaya bakabilmek, kendimizi görebilmek… Bana unuttuğum bazı duyguları hatırlatmasını bekliyorum insanlardan. Evet, metroda birlikte yolculuk yaptıklarımdan. Metrobüs de olur tabii.
Uzun zamandır, kaç sene oldu sayamadım, iç dünyamızdan dışarı taşacak bir duygu varsa onun doğrusunun ne olduğunu arıyoruz, tarıyoruz, bulamıyoruz. Üzülsek mi, öfke mi duysak, mutlu mu olsak (yoksa suç mu?), korkuyor muyuz (emin değilim) hangi duyguyu nereye koysak, ne zaman hangisini hissetsek? Hangilerini hissedenler hatalıdır, eh belki biraz aptaldır, diğerleri çok mu akıllıdır? Biri bize bir duygu söylesin de hemen ardından gidebilelim istiyoruz.
Paradoksal olarak da papağan gibi sürekli duygularımızdan bahsediyoruz. Ben de öyle yapıyorum. “Üzgünüm” diyoruz, “içim yanıyor” diyoruz, “bu acının tarifi yok”, öfkemizi diri tuttuğumuzu iddia ediyoruz, “affetmeyeceğiz, unutmayacağız, bu kadar kötülük fazla” diyoruz. Duyguları hissetmekten ziyade öylece adıyla çağırmanın getirdiği konfordan kaçamıyoruz.
Nasıl olsa bir duyguyu eksik, fazla, yanlış bulmak imkansız. Ne bir ölçüsü ne de bir tartısı var. Nasıl olsa duyguları yazıya, caption’a, yoruma dökünce adeta üzerine bir dokunulmazlık zırhı giyiyorlar. Duygular bu kadar dilimize vurduysa suratlarımızda neden tek bir duygunun bile izi, gölgesi, esintisi yokmuş gibi görünüyor? Duyguları o kadar çok konuşuyoruz ki herhalde onları hiç hissetmemeye başladık.
Bazen de “ne olacaksa olsun” diyoruz ve kendimize korkunç bir duygu seçiyoruz: acıma. Sırf bir duygu taneciği, kırıntısı, zerresi hissetmemek için metalaştırılmış bir mağduriyetin özneleri olmayı kendimize yakıştırıyoruz. Aynaya baktığımızda (toplu taşıma demeden duramıyorum) mağdur, acınası, zavallı insanlar görüyoruz. Kendimize dair bir anlatı, telefonumuzdaki herhangi bir selfie’ye dönüşmüş bir zavallılık. Dünyadaki en duygu olmayan meta duyguyu kalbimizin ve aklımızın orta yerine alıyoruz: mağduruz. Peki, sefil miyiz gerçekten?
Bireyselleşme eleştirilerinin sonu gelmezken, yapmadıklarımız ve yapamadıklarımız için her gün birbirimizi suçlarken gözden kaçırdığımız en önemli mesele ve klişe belirsizliğin kendisi oluyor. Kolektif duygusuzluğumuzun nedenlerinin başına bireysel hatalarımızı, zaaflarımızı, eksikliklerimizi koyuyoruz. Oysa bizi buraya taşıyan, soğuk betonun üstünde saatlerdir çişimizi tutarmış gibi hissettiren şey, kolektif belirsizliğin ta kendisi.
Zygmunt Bauman belirsizliği dayanışmanın katili bireyselleştirici güç olarak görür, bilmesek de olurdu, biteviye bu halde yaşamaya çalışıyoruz. Ne kadar istesek de kişisel olarak gelişemiyoruz, Avrupa’ya göçemiyoruz (göçenler bize bakıp “çok şükür” diyor, onların da acınası mahlukatları oluyoruz, neyse bu başka bir konu), finansal açıdan özgür olamıyoruz, yeterince beğenilmiyoruz, başarısızız, artık birer proje değiliz. Hayallerimizin peşinden koşamadığımız için bu kadar acınası varlıklar olduk tabii. Buna inanmaktan kolay ne var ki? Bu kadar çok şeyi tek başımıza yapamayacağımıza olan sonsuz inancın nereden geldiğini göremiyoruz.
Yalnızca bir duygunun içindeyim: beklenti. Şimdi onu iki yapmak istiyorum. Metrobüste herhangi bir surata baktığımda beklentim olsun istiyorum. O surattan ortak bir beklenti çıkarabilmek, ortak bir duygu yakalamak, o duyguyu hissedebilmek… Şimdilik sadece bu kadarı yeterli galiba. Bastırılmış, sıkıştırılmış, çene, omuz veya baş ağrılarına dönüşmüş tüm duygular beni bunları yazmaya götürdü. Başkalarından da başka duygular görmeyi beklemek dışında bir sözüm kalmadı. En azından hâlâ bekleyebilmek, hayatta hissettiriyor.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire’nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire’yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.